28 Ocak 2016 Perşembe

Haftasonu Etkinlikleri

Merhaba.
Çoğumuz gibi moralim bozulduğunda içime kapanıyorum, buraya bir şeyler yazmak yerine; bu iki konu hakkında da yazasım gelmedi, çünkü sonucu yakamı bağrımı yırtıp çığlık atma isteğiyle bitti hep. Öyle ya da böyle hayat devam ediyor. "Bir şeyler yapmalı" diyor insan, işte size öneriler;
İlki geçtiğimiz günlerde şehrin tam orta yerinde tecavüze uğrayan genç için yürüyüş. Cumartesi saat 13:00' te Suadiye ışıklarda başlayacak.
Cumartesi sabah için doktor randevum var, fizik tedavide. Sonrasına yatıp dinlen demezse katılmayı düşünüyorum.
Diğeriyse anneannemin, teyzemin ve annemlerin de komşusu, kuzenimle aynı okuldan mezun olan, bu ayın başında Bağdat Caddesi'nde trafik kazasına kurban giden Feride Büşra Taşlı için Pazar günü yine Suadiye' de yürüyüş var. Ayrıntılar burada.
Dertleri bitmeyen ülkenin yürüyüşleri de bitmez. İşte size koca bir haftasonu için 2 güzel etkinlik.


22 Ocak 2016 Cuma

Konmari

Yaklaşık 2 hafta kadar önce aşağıdaki yazıyı yazmıştım. Gece sakinliğinde yazdığımdan gündüz gözüyle de bir okuyup düzeltip öyle yayınlamaya karar vermiştim, sabahına Sultanahmet saldırısı oldu ve ne yalan söyleyeyim hiç aklıma bile gelmedi bu yazdığım yazı. Bir süre buralara da uğramak istemedim. Uğrasaydım ciddi bir mutsuzluk yayacaktım. Şu an çok mu iyisin diye sorarsanız hayır değilim ama insan bir şekilde, zaman geçtikçe başa çıkmanın yolunu buluyor. Neyse fazla uzatmak istemiyorum bu konuyu, en azından şimdilik.


~~~~~~

Tanıdığım herkesin evinde olduğundan genellemekten çekinmeyerek söylüyorum ki çoğumuzun evinde en azından 1 adet ıvır zıvır çekmecesi vardır. Ben de geçen gün oraya el attım. Oradan ister istemez başka çekmecelere yöneldim. Vardığım sonuç; Çöpçüyüm. 1 market poşetini dolduracak kadar ıvır zıvır çöp çıktı. Kağıtlar, bir şekilde evde varlığını sürdürmüş kareli defterler -bunlara alerjim var-, 4 bir yana dağılmış türlü çeşit mumlar -düzenlediğim 5 çekmecenin 3'ünden mum çıktı-, beni evin derinliklerine bir yolculuğa çıkmaya ikna etti. Daha sonra mutfağa dadandım. Koca bir çekmece kaşıklık vardı, şimdilik emekliye ayırdım. En alttaki derin çekmeceye dikine yerleştirdim kaşık-çatalları. Artık koca bir çekmecelik yer kaplayamıyorlar, hükümranlık sona erdi. Kullanmadığım ya da yedeği olan şeyleri ayırmaya başladım. Sanırım artık yeni bir eve ihtiyaçları var.
İnternetlerde millet bu durumlarla nasıl başa çıkıyor diye araştırma yaparken Konmari yöntemine denk geldim. Eline aldığın eşyaya bakıp "Bu beni mutlu ediyor mu?" diye soruyorsun. Eşyaya sormuyorsun tabi, kendine soruyorsun cevap evetse kalıyor. Eşyanın işe yararlığı da önemli. Mesela zamanında beğenip sakladığım mini alkol şişelerinden eleye eleye 4 tane bırakmıştım. Onları atacakken vicdanım sevgiliye sormadan atmaya el vermedi. Sevgili genelde elden çıkarma konusunda benden daha iyidir. Eve geldiğinde "Bunları atayım mı kullanır mısın?" dedim. "Aaa bunlar güzel atma" dedi ama kararlıydım. "Bunlarla bir şey yapacaksan kalsın ama kullanmayacaksan gönderiyorum" dediğimde 2 tanesini bırakıp 2 tanesiyle vedalaşmaya karar verdik. Eşyaları ayıklarken en iyi yöntem sanırım
1-Kullanım sıklığı
2-Sevip sevmemek
3-Eğer az kullanılıp aynı zamanda seviliyorsa yeni kullanım alanları yaratılması sanırım en uygunu. Çok sevilip kullanmaya sıra gelmeyen kupanın diş fırçalık ya da kalemlik yapılması gibi işte.

Millet bu durumla nasıl başa çıkmış diye yaptığım internet araştırmaları sırasında insanoğlunun manyaklık sınırlarını zorlaması beni biraz korkuttu açıkçası.
Ne "declutter" yapmak uğruna salonda 1 koltukla 1 sehpa bırakılması normal geliyor ne de kendi başına odaya sahip olacak kadar kıyafet sahibi olunması.
Kişisel anlamda bakacak olursam kıyafetlerime göz gezdirdim ama sevgilinin toplam ayakkabı-pantalon vs sayısı benimkilerden fazla. Genel olarak uzun ya da kısa kollu tişörtün üstüne hırka-ceket giydiğimden pek fazla kazağım yok. Kıyafet konusunu zaten minimumun da altında tutmuşum. Geçen gün tamir aşamasını çoktan geçmiş 2 tane pantolonu uğurladıktan sonra 1 tane yenisini aldım ama zaten farkında bile olmadan uyguladığım bir yöntem olduğu için bir şey almak vicdanımı rahatsız etmedi.
Şimdi benim için en sıkıntılı konuya geleceğim "Takı". Normalde desenli şeyler almadığım için kıyafetleri takılarla daha kendime uygun hale getiriyorum. Sanırım 3 kişiye yetecek kadar var. Onlara da el attığımda sizlere buradan bildiririm ama önce cesaretimi toplamam lazım.


Dün Reddit'te birisinin ayrıntılı declutter organizasyonuna denk geldim. Merak ederseniz buradan bakabilirsiniz. Yaklaşık 9 haftadır süren bir organizasyon ve hafta hafta gelişmeleri bildirmiş. Bana "Bunu da atalım, bunu da, bunu da, evet evet onu da, dış kapıyı da yerinden söktük mü tamamdır" noktasına gelenlerden çok daha samimi ve asıl hedefe odaklı geldi. Koltuğunda ne bir yastık, yerde ne bir halı bırakanlarda çok daha gerçekçi ve sıcak bir sonuç elde etmiş. Yastıksız koltuk mu olur be?! Ben koltuğa oturdum mu ilk önce yastıkları ayarlıyorum. Koltuk sorunu yaşadığımızdan da evde şimdilik hiç halı yok. Yazlıktan hallice geliyor bana. Evi bile-isteye o hale sokanları ne yalan söyleyeyim samimiyetsiz buluyorum. Sanki 3 sene geçmeden çok daha fazlasını alıp yeniden biriktirmeye başlayacaklarmış gibi bir halleri var. Aşırı memnuniyetsiz, duygusuz bir durum. "Bütün duygularımdan arındım, yalnızca şimdilik geçen depresyonumu bıraktım. Bu da otel odasına çevirdiğim, rahatsız koltuklarına, bana özel hiçbir şey bırakmadığım odalarına, boş duvarlarına baktıkça daha beter olacağım duygusuz, ruhsuz evim" kıvamında yaşamanın bir anlamı yok.
Mesela bir tanesi kendini Terminatör'e çevirmeye kalkmış. "Önce odayı gözlerinle tara, hiçbir şeye ama hiçbir şeye dokunma, çünkü dokununca ister istemez bir bağlılık kuruyorsun..." vs diye bir şeyler anlatmış. Çok depresif geldiği için okumaya devam edemedim. Zaten işin o kısmına da başka başka ruhsuz şeyler anlattıktan sonra gelmişti.
Bu yöntem kişisel olarak benim işime yaramaz -ama sizlere uygun gelebilir-, çünkü dokunduğum şeyler çoğu zaman beni ittiği için alışveriş sırasında sırf desenini, modelini beğendiğim için bir şey almıyorum. Dokunduğumda ve denediğimde de taşların yerine oturması lazım.

Pek bahsetmiyorum diye dünyadaki ve ülkemizdeki olaylardan bihaber değilim, hem de hiç değilim. Büyümek insanlara pek güzel şeyler katmıyor, çocukların da dünyasını karartmaktan başka bir bok yaptığımız yok, bari elimizin dokunduğu şeyler bizi yaşlandırmasın. 

5 Ocak 2016 Salı

Pazartesi Sendromu - 3

Yeni yılın ilk Pazartesi sendromu. Aman ne hoş!
Geleneksel olarak yılbaşına yaklaşırken hep diş ağrısı başlar bende. Ya yirmilik dişler ya yanlış tedaviler sonucu acı içinde girerim. Geçen sene evde kalabalık ağırlamaktan mı, uzun zamandır görülemeyen sevgiliyi görmenin heyecanından mı bilemiyorum ama diş ağrısı beni pas geçmişti.
Ah unutmadan aslında diş ağrıları yalnızca yılbaşından önce olmuyor, bayram varsa, gitmek zorunda olduğum yerler varsa o zaman da oluyor. Yani bir dişçiye ulaşmanın en zor olduğu zamanlar. Nikahtan 2-3 gün kadar önce de olmuştu aynısı. O zamanki yirmilik diş ağrısıydı.
Bu sene de geleneği bozmadık. Yılbaşından 2 gün önce arkadaşımla oturmuş İstanbul'da bulabileceğimiz en iyi pizzalardan birini yerken düşen dolgu ve dolgu yerine giren pizza kenarı sonrası acıdan gözüm seğirmeye başlamıştı. Şimdiyse dışarıdan pek belli olmasa da biraz şişmiş durumda. Dişçiyi arayıp randevu alacağım. Umuyorum ki bir boşluk yaratıp randevu verebilir yakın zamana. Bu da güzel günlere dair ilk plan olsun.

İkinci olarak eve koltuk filan alma işini 2015 sonrasına ertelemiştik. Zaten kafamıza göre bir koltuk bulmakta çok zorlanıyorduk. Eşya değiştirmekten çok hoşlanan biri değilim. Bir arkadaşımın ailesi 2-3 senede 1 bütün koltuklarını, yemek odası takımlarını filan değiştirir. Harcadıkları maddi ve manevi kaynaklar beni hala hayrete düşürüyor. Belki de bir türlü olduramıyorlardır içten içe. Ah daha fenası da var nasıl unuttum!? Sevgilinin ailesi sırf can sıkıntısından her sene ev değiştirmişler İstanbul'a taşındıklarında. Sonra bir ev satın alıp sıkılıp onu da satmışlar 1 sene bile dolmadan. Sonrası yine taşınma. Sevgiliye evlenmeden önce "Seneye evi boyatmamız lazım" dediğimde anlam verememişti. O kadar taşınmadan sonra, oturulan evin badana-boyadan geçmesi pek bir mantık bulamadı zihninde. Amma ve lakin bu evde yaşanmış 4 yılın izi duvarlarda duruyor ve ben anılara bağlı bir insan değilim.
Geçen gün hayalimdeki koltuğu bulmamla bir sevinç yaşadım ama ufak bir ayrıntıyı atlamışım. Bu koltuğu yabancı bir dekorasyon sitesinde gördüm ve burada bulabilir miyiz, bulabilirsek nerede, nasıl, ne kadara buluruz bir fikrim yok. Birebir aynısı olmak zorunda değil tabi. Şeklen benzesin ve rahat olsun kafi. Bu koltuğu gördükten sonra daha önceden gördüğüm ve aklımın bir köşesinde olan koltuklar da güzel görünmemeye başladı.

Efenim, koltuk şu;
Kaynak da bu
Sırt detayı, kolçakların devasa olmayışı -ki eğer tuxedo bir model istenmiyorsa ülkemizde ince kolçaklı, böyle pof pof minderli koltuk bulmak biraz zor- kapitonesizliği, rahat minderleriyle oldukça güzel görünüyor. Bu model sanırım Bridgewater olarak geçiyor. Her neyse, kendimi düzgün koltuklar satan bir yer bulmaya ikna ettim bu hafta. Hemen almak niyetinde değilim zaten, aklımın bir köşesinde olsun yeter. İstanbul gibi bir şehirde salonları küçücük yapıp her yerde devasa koltukların satılması da bambaşka bir konu ama girmeyeceğim... Dipsiz kuyular klostrofobik etki yapıyor bende.