29 Aralık 2015 Salı

Bağzı Hoşgörülü Kediler!

Artık 2 kediliyiz.
Geçen Çarşamba'dan beri hem de. Dumduş dün en sonunda dayanamayarak odadan çıktı, bütün evi gezdi. Düşündüğümden daha çabuk alıştı eve. Tikir'deyse bir hayli kıskançlık baş göstermiş durumda. Belki yakında daha samimi olurlar, kim bilir. Sürekli bir diğeri yanına çağırdığı için artık yorucu oluyor ama birbirleriyle anlaşmaya başlarlarsa o zaman inanıyorum ki her şey daha iyi ve kolay olacak. Sonuçta tikir oldukça yumuşak başlı bir kedi, bakışlarından bile belli oluyor. İnanmayanlar yavaşça aşağı doğru süzülüp bakabilirler.



Şaka bir yana gerçekten yumuşak başlı. Yalnızca kendisinin habire fotoğraflarını çekmemden sıkılıyor bazen. Poz vermekten çok hoşlanmıyor.

Günlerdir 2 ayrı kum kabını temizlemekten de ben pek hoşlanmadım ama gel de anlat!

21 Aralık 2015 Pazartesi

Talihsizlik Bırak Yakamı!

Haftasonu özel bir durum olmadıkça sokağa çıkmama kararı aldık sevgiliyle. Geçen haftalarda akşam Taksim'e gitmiştik uzun bir aradan sonra. Gitmekten zevk aldığımız yerlerin çoğu konsept değiştirmiş. Yıllar geçmedi gideli, yalnızca yaz ve sonbahar döneminde ara ara gitmiştik. Bazen de gündüzleri sergi gezmeye, konserlere filan gitmiştik, öylesine rüzgar nereye savurursa tutumunda değildik bir süredir. Koca Taksim'de neredeyse sokak sokak gezdik "Aaa şu yan sokakta bir yer vardı bir de oraya bakalım" diye diye. Sonuç olarak normal zamanda gitmekten çok da hazetmediğim bir yere girince "Oh be!" diyecek duruma gelmiştim.
Cumartesi günüyse iyi başladı, hayal kırıklığıyla sona erdi. Sabah kahvaltı-kahve faslından sonra banyonun ortalama Türk boyuna göre yukarda olan aynalarını (ayaklarım yere tamamen bastığında omzumun biraz aşağısından itibaren bir görüntü elde edebiliyordum) 10'ar cm aşağı çektirdik, mutfakta tezgah arası askı ve bıçak magnetini taktırdık. Her şey yolundaydı. Evden çıkıp 2 mont 1 ceketi kuru temizlemeye verdik, her şey hala yolunda fakat sonrasında her şey ters dönmeye başladı. Saat 4 gibi evlendirme dairesine gittik, nikah fotoğraflarını almaya. "İşleri bitince durmadılar, daha 2 dakika önce çıktılar" dediler. Normalde vızır vızır dolmuş geçen yerden tek bir dolmuş geçmedi, şimdi geçer şimdi geçer diye diye 20 dakika soğuk havada, sahil rüzgarını yiye yiye, üzerimde ince bir montla yürüyüp durağa vardık. Deli gibi trafikte 1.5 saat kadar gittik. İnerken beremi dolmuşta unuttum, herkes şemsiye kaybederken ben ömrümde 1 kez olsun şemsiye bile unutmadım ama turuncu, ponponlu berem artık yok. İndiğimizde acıkmıştık haliyle. Bir yere girdik, bizden sonra sipariş veren 5 kişinin yemekleri geldiğinde biz hala bekliyorduk. Yarım saatte yakındır beklediğimiz halde siparişimize daha başlamadıklarını öğrenince kalkıp fast foodçuya gittik yemeğimiz bir an önce gelsin diye. Normalde en son tercihimdir. Hangisi olursa olsun çöp yemiş gibi hissederim. Oradan kalkıp kahve içmeye gittik. Sevgili pek kahve sevmediğinden sadece ben içtim. Toplamda 5 kişinin olduğu kafede yanlış hesap kesip 2 kahvelik ücret yazmışlar, düzeltildi gerçi ama her şey üst üste gelince eklemeden geçemiyor insan. Oradan çıkıp bir bara gittik. Bir şey içesim yoktu yalnızca sıcak şarap istedim, önüme -kesinlikle abartmıyorum- normalin yarısı kadar şarap geldi. Hesap öderken bunu söyledik, sanki daha önce hiç sıcak şarap içmemişim gibi "Yok o öyle oluyor" dediler. Sevgili eve gitmek istemediği için şansımızı zorladık oradan başka bir yere geçtik. Kalkarken bir türlü hesap gelmeyince kalkıp kasaya doğru gittik. O sırada biri omzuma dokundu, yan masamızda oturanlardan biri elinde bir telefon "Telefonunuzu unuttunuz" dedi. Sevgili telefonunu masada bırakmış. Neyse ki daha fazla bir şey kaybetmedik. Dönerken Bostancı'da dolmuş durağında 3 tane dolmuşu rahat dolduracak kadar insan birikti 20 dakikada. Orası da tam sahilin dibi olduğu için çok esiyor. Hala omzum tutulmuş durumda. Sevgiliye "3 dolmuş daha burayı es geçip Taksim kuyruğuna girerse taksiyle gidelim" dedim. Yoksa inada bindirmenin kıyısında geziniyordum ama bu işin sonunda hasta olup 3 gün yüksek ateşle yorgan döşek yatmak olduğundan o topa girmedim. Tabi o dolmuşların hiç biri gelmedi. Sonunda takside sevgiliyle "İstediğin arkadaşınla istediğin kadar takıl haftasonları ama ben artık yokum" dedim. Sevgili de bütün bu talihsizlikler ve kuralsızlıklardan bıkmış olacak ki "Ben de özel bir şey olmadıkça haftasonları dışarı çıkmak istemiyorum artık" dedi. Bu anlattıklarım yalnızca aklımda kalanlar. Ufak tefek tonlarca şey daha oldu tabi. Hem psikolojik hem fiziksel yorgunluklardan yorgunluk beğendik. Öyle ki artık eve geldiğimizde bilgisayarı açmadan önce "Acaba açmasak mı? Ya bu da bozulursa?" diye konuştuk. 
Pazar sabahı da yine kahvaltı-kahve faslından sonra site toplantısına gittik. Kimi hedef tahtasına çocukları koydu, kimi kedileri. Birisi de yaklaşık 105 daireli sitenin 95 kapasiteli kapalı otoparkına 4 arabasını birden koyduğunu söyledi. Sanırım bunu yapan yönetim kurulundan biriymiş. Bu olay anlaılırken bütün herkesi gözden geçirip beden diliyle kimin olduğunu anlamaya çalıştım ve doğru sonuca varmışım. Anlamadığım şeyse adamın 4 tane arabayı ne yaptığı, neden en azından 2 tanesini açık otoparka koymadığı. 11'de başlayan toplantı 2:30'da ancak bitti. 4 arabalı son perdede bir kadınla kavga etti. Tam adamın ağzından apır sapır laflar dökülüyordu ki birileri kalkıp hızlıca kapıya doğru giderek toplantıyı bitirdi, zaten yoksa kavga büyüyecekti. Bir de yeni site yöneticisi seçilememişti geçen hafta, bu hafta da kimse gönüllü olmayınca bize kadar teklif geldi. Dev bir kahkaha atacaktım ama çok ayıp kaçacaktı tuttum kendimi.

Dünkü talihsizliklerden sonra korka korka markete gittik, alışveriş yapıp eve döndük. Sonra hazırlanıp önceki hafta söylediğim arp konserine gittik yine korka korka. Neyse ki talihsizliğimiz devam etmedi. Konser çok güzel geçti, çıktığımda sakinlikten uyumak üzereydim. En azından haftayı güzel bitirdik.
Konseri dinlerken buralara gittim

Önceki haftalarda bitirmeye karar verdiğim küçük oda yeni kediye hazır. Bu haftaiçi uygun bir günde gidip getireceğim sonunda.

15 Aralık 2015 Salı

Pazartesi Sendromu - 2

Sanırım bu "Pazartesi Sendromu" yazısı bir süre daha devam edecek. Kısaca anlatmak gerekirse sendromu yalnızca "Sıkıntı"ya çevirmek için güzel planlar yapıp bunları uygulayabilmek için adımlar atmaya kendini yönlendirmek olarak düşünebiliriz.
Geçen haftadan beri küçük odada yol katetmiş olsam da hala bir süre bir kedinin yaşayabileceği ortamı sağlayamadım. Çünkü içeriye kum kabı, yemek filan da koyacağım için birbirinden uzak boş alanlar yaratabilmem lazım. Evde bir kitaplığımız olmadığı için kitaplarım hala kolilerdeydi, yatağın altındaki bazaya yerleştirdim şimdilik. Belki uygularım diye artık kullanılamayacak durumdaki kazaklarımı kışlık minder kılıfına çeviririm diye bir poşete ayırdım.
Annem sağolsun tonla yeni tencere takımlarımız vardı, hangilerini sık kullanırım ilk başta bilemediğimden bir süre o kalabalıkla yaşamıştık, geçtiğimiz hafta kullanmadıklarımı artık kaldırdım ve bilin bakalım nereye kaldırdım? Evet küçük odaya. Odadan bir şeyleri çıkarıp elerken başka bir şeyler eklemem ne derece normal bilmiyorum. Sanırım artan tencereleri anneme geri göndereceğim. (Bkz: Bir depo olarak anne-baba evi).

Bu hafta eklenecek güzel planlara gelirseeek;
Basılı halde çok fazla fotoğraf saklamak pek bana göre değil, bu nedenle neredeyse basılı hiç fotoğrafımız yok, şu zamana kadarki fotoğraflarımızdan biraz ayıklama yapacağız ve onları bastıracağız, tabi yalnızca çerçeveye konacak kadar bir sayıdan bahsediyorum, evi tonla fotoğrafla doldurmak pek bana göre değil.

Kaynak
İkinci olarak oldukça eski ve çoook klasik bir modelde orta sehpamız var, bir şekilde bir yerlerden bu eve geldi. Neredeyse bütün odayı kaplayan koltuk takımlarımızı değiştireceğimiz zaman şu anki orta sehpa ikimizin de tarzında olmadığı için önünde-sonunda vedalaşacağız. Kalan zamanımızı güzel değerlendirmek adına orta sehpayı boyama kararı aldık. Kaybedecek bir şeyi olmayandan korkmak lazım denir. Muhtemelen şu yandakinin orta sehpası benzeri bir şey olur.



Evleneli neredeyse 2 ay oldu, bu haftasonu belediyeye gidip nikah fotoğraflarımızı alacağız, haftalardır erteliyorduk, artık zamanı geldiğine inanıyoruz.

Eskiden bir dönem teyzemle yaşadım, Beşiktaş'ta "kutu gibi"ye yeni bir anlam katan bir evdi. Mutfağa aynı anda 2 kişi sıkışır, 3 kişi giremezdi, teyzemin çalışma masası aynı zamanda yemek masamızdı, mesela şu anda salondaki 3'lü koltuk mümkün değil o eve girmez, kapı açık kalır, bir ucu apartman kapısında bir ucu oda kapısında sıkışır kalırdı. Her neyse konu bu değil, küçük bir buzdolabımız vardı, çok eski ve üzeri çizik doluydu. Bazı dönemler buzluğundaki buzları kırmak zorunda kalırdık. O buzdolabını bir gün tek tarafı yapışkanı kırmızı bir kağıtla kaplamıştık. O evdeki en sevdiğim eşyalardan biri haline gelmişti. Şimdiki buzdolabımızı da öyle kaplama kararı aldık. O yapışkanlı kağıtlardan güzel bir renk bulur bulmaz kaplayacağız.

Bu arada yazı pek Pazartesi gününe sığmadı. Öğlen 11'de başladığım yazıyı gece 12:30'da bitiriyorum. Sendromundan bahsederken gün bitti bile. Sanırım bu yüzden sendromlu. İlla ki bitirilmesi gereken işler, araya sıkışanlar, bitmek bilmeyen işlerle geçiyor.

Havalar nasıl olursa olsun sizin Pazartesi'niz sendromsuz olsun.


9 Aralık 2015 Çarşamba

Kurabiye ve Diğer Şeyler

Bazen sıkılıyorum, hayat hep aynı gibi ama değil işte. 1 gün daha yaşlandım. Hakkını verdim mi? Yoruma açık.
Bugün şu ilginç anlardan birini yaşadım; geçmişte bir şey olur, hem de pek yakın olmayan bir geçmiş, sorsalar ya da konusu geçse hani zar zor, en fazla böük pörçük hatırlanan bir geçmiş. Üstünde düşünmüyorken, öylece çöpleri kapıya koyarken ya da çiçekleri sularken ya da mail filan gönderirken daha önce farkedilmeyen bir şeyin farkedildiği ve bütün taşların yerine oturduğu an. Aradan ooooonca zaman geçmişken neden şimdi, ne anlamı vardı ki, olan olmuş, biten bitmiş, köprünün altından geçecek su HES'e kurban gitmiş, neden şimdi? O kadar dönülmez akşamın ufku ki takıldığın tek şey neden şimdi farkedildiği oluyor. Halbuki gündelik başıboş bir ayrıntı. Bazen zihin çok fena ters köşe yapıyor, değme Steven Moffat'lara taş çıkartıyor.
Sanırım biraz karanlık bir yazı gibi oldu ama farkettiğim ayrıntı, o zaman için de şu an için de güzel bir ayrıntıydı.
Kokinalar ortalığa saçılmaya başlamışken zaten olmasın kötü şeyler. Gerçi benim de maşallah dediğim 3 gün yaşamıyor ama işte hayırlısı...

Konudan konuya atlıyorum ne güzel ama deşifre edeceğim bir şey var, kurabiye yemeyi pek sevmesem de yapmayı çok severim, çoğunlukla evde ev yapımı kurabiye olur ve ne zaman kurabiye yapsam, sevgili "Aaaa armutlu mu?" der. Özellikle armutlu istediğinden değil ama bir şekilde kafasında kurabiyeyle armutu aynı potada eritmiş demek ki. Sürekli böyle dediği için ben de bir önceki kurabiye yaptığımda yeni bir tarif denedim. Orijinalinde muz püresiyle yaptığım tarifi armut ve biraz pekmezle değiştirip tatlandırdım. Her akşam eve gelip mutfağa girdiğinde ilk olarak kurabiye kavanozuna doğru gitti. Bugün kurabiyelerden yalnızca 1 tane kalınca bu sefer başka bir kurabiye yaptım. Yaban mersinli, üzerinde file badem filan var ve ilk gelen tepki "Aaaa armutlu mu?". Yoooook artık dedim. Bu sefer de "Pekmez de koyacak mısın?" dedi. Pekmez buna yakışmaz dedim ama ikna olmadı. Pekmez koyabilmek için tarifte birçok değişiklikler yapmam gerektiği için koymadım. Burası da sanki yemek bloguna döndü ama korkacak bir durum yok, yemek yapmaktan kesinlikle hoşlanmıyorum, ilgi alanım yalnızca kurabiye ve tartlar. Genelde tart yapmaya üşenirim, o yüzden geriye bir kurabiye kalıyor. Burası sevgiliyle ilgili deşifreydi.
Benimle ilgili olan kısmı  aslında kurabiye yapmayı bilmiyorum. Ortaya çok güzel sonuçlar çıkıyor çoğunlukla. Asıl mesele tamamen içimden geldiği gibi yapıp sonucunda un kurabiyesine benzer bir şey mi yoksa yassı-kıtır kıtır olanlara benzer bir şey mi ya da daha başka türde bir kurabiye mi çıkacak hiç bilemiyorum. Fırına verdikten 2-3 dakika sonra anlıyorum nasıl bir kurabiye çıkacağını. Aynı tarifi yaptığımı sansam da farklı sonuçlar elde edebiliyorum. Sanırım bir şeyler eklerken bir kenara not edip yanına fotoğrafını çekip iliştirsem daha bilinçli bir şekilde yapacağım kurabiyeleri.
Son olarak geldik Tikir'e... Neresinden başlayayım ki? Gece olunca hep yatağa sonradan gidenle birlikte geliyor. Asla yatağa yatan 2. kişi olmuyor, garip bir takıntısı var.
Yemek yemeye-su içmeye geldiğinde koşa koşa gelip miskince yemek yiyip-su içip koşa koşa geri dönüyor. Verdiğim mamayı bitirene kadar bunu kısa kısa aralıklarla yapıyor. Koşa koşa geri döndüğü şeyse oyun oluyor. Oyunu bir anda bırakıp yeniden koşa koşa mamanın başına dönüyor.
Bebek gibi kundaklanmayı sevse de biraz klostrofobik. Odada, yorganın altında vs kapalı kalmaktan hoşlanmıyor. Ördek gibi vaklayarak miyavlıyor. Aksiyon filmlerini izlemeyi seviyor, ya da filmlerin aksiyon sahneleri varsa orada pür dikkat ekrana bakıyor  ve filmi izlerken tam anlamıyla gözünü kırpmadan izliyor. Oyuncak faresini attığımda bekliyor, "Koş!" ya da "Yakala!" dememle koşmaya başlıyor. Önceden faresini geri getiriyordu ama bıraktı bu huyunu.

Oooh iyi deşifre yaptı bugün.

Tikir Tikir Tikiren Kedim Tikir
                                 
Bu haftasonu site toplantısı var. Malum yeni yıl geliyor, aidatlara yapılacak zamlar baş aktör olacak tabi. Daha ne kadar sıkıcı şeylerden bahsedebilirim bilmiyorum. Ama işte hayatın kendisi bu, bazen arka arkaya sıkıcılaşabiliyor, çeşitli yükümlülükler arka arkaya sıralanıyor ve o süreci atlattıktan sonra aptal aptal etrafa bakınıp "Ne oldu ki şimdi?" derken bulabiliyor insan kendini. Henüz "Ne oldu ki şimdi?" kısmına gelemedim. Bir nevi fırtınanın gözündeyim diyebilirim.
Amaaaaaa hayatın sıkıcılığını bozmak için ufak tefek şeyleri de gözardı etmeyince kendimi çelme takmış gibi hissediyorum. Bu ayın başında Paşabahçe bir sergi açtı. Detaylar detaylar detaylar... Son 3 gün. Yakınlarda olan varsa gitsin görsün. Son gün Cuma. Ben de son gün gideceğim.
Yeri gelmişken sizlere küçük birkaç bilgi vereyim mi camla ilgili? Yazının geri kalanını okumak sizlere kalmış, ilginç tarihi bilgiler var. Kime göre neye göre diyebilirsiniz. Hakkınız var.
Kolay bir bilgiyle başlayalım; Cam gayet katı görünse de akışkandır. Yalnızca viskozitesi (akışmazlığı) çok yüksektir. Ortalama insan ömrü bunu gözlemlemek için yeterli değildir, o kadar.
Bayatlayan bir şeydir. Bulunduğu çevresel faktörler bunu etkileyebilir. Elinize cam kesmek için kullanılan elmaslardan alıp kesmeye kalkmadıkça pek anlaşılmaz bayatlayıp bayatlamadığı.
Çooook eski zamanlarda savaşlarda el bombasına benzer bir düzenek, özel olarak üretilen camların içine konmuştur.
Bizans döneminde İstanbul'da çok büyük cam ustaları yaşıyordu. Fatih Sultan Mehmet İstanbul'u fethettiğinde bütün yerli halk gibi belirli koşullar sağlandığı sürece can ve mal güvenlikleri olduğunu söylemiştir fakat tahmin edildiği üzere gidebilenlerin hepsi gitmiştir.
Çeşm-i Bülbül dediğimiz teknik aslında belki de kökeni Bizans'a dayanan Venedik'li cam ustalarından 18. yy'da Mehmet Dede adlı bir dervişin Venedik'e gidip öğrendiği, sonraları İstanbul'a dönüp geliştirilen bir tekniktir. Öz be öz kendi tekniğimiz değil yani.
Gelelim günümüze; Şu meşhuuuuuuuur borcam aslında "Selpak" - "Kağıt mendil" arasından kağıt mendil olandır. Adını camın içine katılan borasilikattan alır. Yüksek ısıya dayanıklıdır. Artan yemekleri buzdolabında plastik kaplarda ya da direkt çelik tencere vs yerine bunların içinde saklamak çok daha sağlıklıdır.

Biraz uzun bir yazı oldu farkındayım ama işte ruh halim gibi daldan dala konan bir yazı.


7 Aralık 2015 Pazartesi

Pazartesi Sendromu

Merhabalar!
Pazartesi!
Sendrom!
Boşver!
Kahve!
Yap!
İç!





Pazartesi sendromunu atlatmak o kadar kolay mı emin değilim aslında; hele ki tam 1 hafta sonra yeniden geleceğini biliyorken. Belki de bunu azaltmanın yolu haftalık bir "mutluluk" ya da "eğlence" planı yapmaktan geçiyordur. Kesin bir reçetesi olsaydı ya da genel-geçer, eminim ki o zaman sendrom olmaktan çıkar "Pazartesi sıkıntısı" adını alırdı. Bundan kurtulmak için ben de yapması mutluluk verecek bir plan hazırlama işine giriştim. İlk olarak şu bir türlü düzenlenemeyen kullanılmayan odadan işe başlayacağım. Orada tonla ayıklanacak kıyafet, anneme geri gönderilecek kullanılmayacak ev eşyası vs var. Annem ne yapar onları bilemiyorum ama artık benden sonra nuh tufan modunu açtım. 2 koca ikea poşetini kullanılmayacak kıyafetlerle doldurdum bile. Şu zamana kadar kullandığım "Belki..." cümlelerini bir kenara koyup yabancı bir gözle baktım her birine ve en fazla 5-6 parça ayırdım. Eskiyenleri atmamak anneannemden geçmiş sanırım. Bir insanın 3 oda dolusu eşyası ve ortalama bir oda büyüklüğünde ağzına adar dolu bir deposu olur mu? Oluyormuş. O hale gelmek istemediğimden ipleri elime aldım.

İkinci olarak 2 hafta sonraya güzel bir Arp konseri için organize ettim arkadaşlarımı. 
Yeni yıla yaklaşırken şenlikli başlayan bir yılı şenlikli bitirmek lazım dedim. Yılbaşı içinse henüz bir plan yapmadım. Dışarıda geçirmek istemediğim için zaten ya geçen seneki gibi arkadaşları eve doldururum ya da biz gideriz.
Zaten yeni yıl namına geçen sene yaptığım, bu sene de ufak eklemeler yapıp astığım kapı süsünden başka bir  şey yok. İstanbul'da havalar hala tam olarak kış yüzünü göstermediği için sanki hala sonbahardaymışız hissindeyim, ona verdim bu ruh halimi.

Ne güzel dağıttım konuyu değil mi?
Bir başka haftalık mutluluğa ulaştırıcı plana gelirsek; hala kedilerimden biri annemlerde, yan odayı düzene sokmamla diğer kedimi de getireceğim. Eve alışması için ilk birkaç gün yan odada tutacağım onu ki hem evde bizim seslerimize en azından bir kapının arkasında olduğunu bilmenin güveniyle alışsın, hem de bu süreçte evdeki tek kedi olmayacağını baştan bilsin. Daha önceki deneyimlerime bakarak söyleyebilirim ki Tikir'in bu konuyla ilgili çok bir sıkıntısı olmaz, kolay adapte olur fakat Dumduş'u önce getirseydim arkasından Tikir geldiğinde evde büyük bir savaş yaşanırdı. 

Son olarak da odayı boşaltıp içine Dumduş'u yerleştirdikten sonra yeniden çizimlerime döneceğim. Bu sefer yalnızca kendime saklamamak gibi bir amacım var. 




3 Aralık 2015 Perşembe

Kışa Hazırlık

Bugün (aslında dün oluyor saat nedeniyle) uzun zamandır ilk defa resim malzemeleri satan bir yere girdim. Kırtasiye vs tarzından bahsetmiyorum. Neredeyse her şeye dokundum diyebilirim. Akrilikler, tuvaller, fırçalar... Çalışanları da o çevredeki diğer bir muadiline göre bir hayli güler yüzlüydü. Ben fırçalara bakarken bir çalışan geldi yanıma "Yalnız kalmışsınız, yardımcı olabileceğim bir şey var mı?" diye sorduğunda artık nasıl bir meditasyon halinde "Yok, teşekkür ederim, karıştırıyordum" dediysem kahkaha attıktan sonra "Peki, iyi eğlenceler o zaman" diyerek gitti.

Kaynak

Fırçalarım, çeşitli boyalarım hala annemlerde olduğundan hangi renklerde eksiğim olduğunu bilmediğim için yalnızca neredeyse hepsine dokunmakla yetindim. Taa liseye başladığım sene (2000 oluyor kendisi) aldığım ve senelerce deli gibi kullanmama rağmen sapasağlam duran Habico'nun 110 serisi fırçalarımdan başka zaman zaman ihtiyacım olup elimde olmayan numaralara bakayım dedim ama hiç Habico bulamadım. Sanırım artık Türkiye piyasasında pek yoklar. Onun yerine başka bir markadan aldım, Habico kadar düzgün kıllı ve dayanıklı görünmediler gözüme ama zamanla göreceğiz.



Oradan çıkıp çorap almaya gittim; artık saatinden mi şansımdan mı bilmiyorum ama birbirinden ilginç insanlar vardı. Bir çorabın bedenini ararken yanıma 2 tane bayan geldi, çoraplara bakıyorlardı. Birinin elindeki poşet arkadaki çocuk ev patiklerine takılıp yere düşürmüş. Öteki tarafımdaki bir kadın sırtımda çanta varken o dar reyondan geçip büyük bir gayretle kadının düşürdüğü patikleri alıp yerine takarken "Çocuklar giyiyor ya bunları, kirlenmesin" dedi. Acaba o patiklerin orada rafa dizilene kadar hangi şartlardan geçtiğini hiç düşünmemiş mi merak ettim. Umarım aldığı çorapları filan yıkamadan giymiyordur.
Aradığım çorabı bulduktan sonra kasaya doğru giderken 2 tane genç kızın yanından geçtim, kasaya ilerledim, onlar da kasanın yakınındaydılar. Yaşlarını bilmiyorum ama konuşmaları, kullandıkları kelimeler 20 bile olmadıkları hissini uyandırdı bende. Sürekli birbirinden farklı çoraplara sanki görünmez bir el saldırıp önlerinden kapacakmış gibi atılıyorlardı. O anı anlatabilmem çok zor, gözünüzde ne canlandı bilmiyorum, öyle pek bir empatim yok son günlerde. Görünmez olan elle durmadan savaş verirken biri diğerine çorapların dantel modelleri ve hangisinin neyle giyilip giyilemeyeceğini anlatıyordu. Diğeri de durmadan şaşırıyordu. "Çekimde şunu giymeyi düşünüyorum o yüzden en iyisi bu çorap galiba. Seksi de olabilirmiş, öyle dediler." gibi kelimeleri arka arkaya sıralarken opak koyu yeşil çorabımla göz göze geldik. "Umarım sıcak tutar"dan pek öteye gidemedi benim aklımda sıralanan kelimeler.

Dünya herkese göre farklı bir şeyin üzerinde duruyor. Ben siteye girerken, eğer oralardaysa miyavlaya miyavlaya yanıma gelip sürekli 2 ayağı üzerine kalkıp vücudunun yarısını bacaklarıma sürterek yürümeye devam eden beyaz üzerine siyah-gri iri iri benekleri olan sitenin kedisi bence dünyanın üzerinde durması için güzel bir nokta.