25 Kasım 2015 Çarşamba

Bugünün Güzelliği

Bugün şu aşağıda görmüş olduğunuz fotoğraftaki 2 ayaklı canavarımızı ağırladık evde. Sürekli olarak ya gözü ya eli 3 ayaklı canavarımızın üzerindeydi. Kapıda ilk karşılaştıkları an sevinçle birbirlerine bakakaldılar. 3 ayaklı canavar sabahın erken saatlerinden beri (7:30) peşimde dolaşıyordu. 2 ayaklıyı görünce gözleri parlamadı değil ama bir zaman sonra 2 ayaklının heyecan dolu sesleri ve hareketlerinden biraz ürkünce saklanmayı seçti, 2 ayaklı kendi halinde bizi yerken 3 ayaklının bir gözü hep 2 ayaklıdaydı "Gelse bir sevse güzelce" der gibi bakıyordu. 2 canavarımız da ürkek olunca, hevesleri artık sonraki bahara kaldı. 


100 yıl sonra bizlerden geriye ancak kemiklerimizin kalacağını düşününce önemli olan tek şey kalıyor geriye; güzel anılar biriktirmek, kısıtlı zamanımızı huzur içinde geçirmek. Dünyada olan biteni takip ederek pek gerçekleşemiyor bunlar ama kendimizce elimizden geleni yapıyoruz yine de. Kıskançlıklar, ego, hazımsızlık, geçmişe takılıp kalma gibi şeyler yalnızca hayatımıza toksik atık bırakıyor. Aynı anda bütün güzel şeylere sahip olmak mümkün değil. Bunu kabullenmeden yaşamak çok zor, Benim hayatımda bugünün güzelliği bu kareyle çok güzel özetlenmiş. İkisi de az biraz ürkek olsa da tatlı bir heyecan var yüzlerinde.

23 Kasım 2015 Pazartesi

Sahiplenme Duygusu

İyi bir şey mi kötü bir şey mi tam olarak bilemiyorum, yakın bir zamanda ciddi anlamda "sahiplenme duygusu zayıflığı" olduğunu farkettim kendimde. Şimdi böyle tırnak içinde yazınca bunun gerçekten varolan bir terim olduğunu sanmayın, altını çizdim varsayılsın.
Nedenini çözmek için çocukluğuma inmek gerekir mi bilmiyorum. Böyle deyince de sanki bir sorunmuş gibi algıladığım da sanılmasın. Yalnızca neden, nasıl olduğunu bilemiyorum. Ne sevdiğim biri hayatımdan çıkmak istediğinde o kişiye sıkı sıkı sarılıyorum, ne sevdiğim ama kaybettiğim bir eşyamı tekrar bulduğumda dünyalar benim oluyor. 3 yıldır ilk defa yerleşik bir düzenim oluyor. Evi sahiplenme konusunda çok bir performans gösterdiğimi sanmıyorum. Kendi düzenimizi kuruyoruz işte yavaş yavaş. Günümüz şartları göz önüne alındığında, alışık olduğum bir semtte, bu semtin ortalama üstü bir evinde yaşıyorum ama ha bu evmiş ha başkasıymış çok da farketmiyor. Yaşam standardım elbette ki değişir ama daha ortalama bir evde yaşasaydım bu bir dert olmazdı içimde. En fazla Yurtiçi Kargo evde olduğum halde "Geldik ama yoktunuz" notu bırakırdı kapıma, kargoyu evde kimse yokken kapıdaki güvenlik benim yerime teslim almazdı. Mesela biri kedilerime kötü bir şey yapsa, aklımı kaybedecek gibi olurum ama bu bütün canlılar için geçerli benim gözümde. Fazlaca bağımsız bir yapıya sahibim, herkesin de bu hakka sahip olması gerektiğini düşünüyorum. Hariçten gazel okumak değil bu benimki.
Bütün bunları burada paylaşmak ne derece doğru bilmiyorum ama az da olsa bir anonimlik söz konusu, bunun arkasına sığınayım az biraz, hem benim de içinde olduğum bir payda bu sonuçta, salt bir başkasının hikayesini paylaşmayacağım. Tarihlerle aram pek iyi değildir, böyle başlayayım, en fazla aradan kaç yıl geçtiğini yazabilirim. Ortalama insan ömrüne göre çok da uzak olmayan bir geçmişte kör topal devam eden 3 yıllık bir ilişkiyi sonlandırmamdan oldukça kısa bir süre sonra çok yakın bir arkadaşım aradı "Görüşmemiz lazım" diye. Taksim'de buluştuk, çay-kahve derken girdi konuya; "Ben aşık oldum" derken gözlerinin parlaması hala aklımda, 14 senedir ilk defa böyle bir cümle duydum ondan. Şaşırdım tabi, "Kime?" diye sorduğumda tahmin etmemi istedi. Hoca-öğrenci ilişkisini geçeli epey olmuş okulundaki hocası da dahil o sıralar takıldığı birkaç isim saydım ama karavana. Pes edip sorduğumda eski sevgilimin adını söyledi. İlk anda aklıma bile gelmedi "Hangi ...?" diye sorarken anladım. Ne diyeceğimi merak ediyordu ama o an aklımdan tek geçen kızdığında, bilmeyerek de olsa kırdığımı adı gibi bildiği halde en zayıf olduğumu bildiği noktadan parçalayana kadar bel altı vuran bir adamın arkadaşımı ne kadar çok üzebileceğiydi. Tabi her şey bizim ilişkimizdeki gibi olmak zorunda değildi-dilerim öyle de olmamıştır-, yalnızca "Seni üzmesin yeter" diyebildim. Görüşmenin sonrası fecaatti. 3 yılda geliştirdiğimiz bir dil vardı sonuçta ve bu dili 1 aylık ilişkiye yüklediğini gördüm, tek bir söz bile edemedim tabi, "Bu laf, aranızda bir laf eyvallah ama biz bunu şu anlamda kullanıyorduk" diyemedim, tabi daha birçokları. 14 yıllık arkadaşımla yüz yüze son görüşmemiz oldu bu, sonrasında telefon konuşmalarımızdaki sıkıntılı ses tonundan daha fazla görüşmek istemediğini anladım. Arkadaşımla sahip olduğumuz tonlarca ortak arkadaşımız aynı soruyu sorup duruyordu "Kızmadın mı? Nasıl sinirlenmezsin? Ben öğrendiğimde çok sinirlendim" diye ama o göz parıldamasını gören bendim, bundan başka -yeni yeni farkediyorum ki- sahiplenmeyle ilgili de sorunlarım vardı. Kaybetmekten korktuğum için de değil sahiplenmeme nedenim, ben de sizler kadar çok şey kaybettim; dostluklar, çok sevilen yakın aile fertleri, duyulan güven, sahiplenilen hayvan, cüzdan, iş, ders notu, anahtar, çok uzaklara taşınan dostlar, ucundan dönen şanslar... Yalnızca zaten aslında benim olmayanın benimmiş ilüzyonuna inanmadım, kendi yolunda gidenin arkasından el sallayıp uğurladım. 

Bir yerlerde bir aydınlanma yaşadım sahiplenme konusunda bir sorunum olmasıyla ilgili. Sonra taşlar yerine oturdu ve başkalarına anlamsız gelen birçok kararımın, yaptığım eylemin, söylediğim sözün, savunduğum fikrin nedeninin bu olduğunu farkettim. Tek söyleyebileceğim hayatın, bazı anlamsız yükleri taşımak için çok kısa olduğu. Son 2 yılda bile onlarca toplu ölüme şahit olduk, olmadıklarımız da var. Yarın piyangonun kime çıkacağı belli olmaz.

Bu arada geçen gün bahsettiğim en üst kattaki dairenin internetteki ilanı kalkmış ama balkondaki satılık afişi duruyor hala. Belki de artık sadece kiralıktır, o kadarını göremedim. Canım sıkıldıkça internetten satılık evlere filan bakıyorum, bir nevi milletin evini didiklemeye döndü sanırım, evlerin bazıları çok korkunçlukluyken bazıları o kadar "home sweet home" tadında ki acaba hangi şartlarda onca yerleşip benimsedikleri evlerini satıyorlar diye düşünmekten kendimi alamıyorum. 


18 Kasım 2015 Çarşamba

Uyku Bandı-Kahve-Kırmızı Yapraklar

Merhaba.
Son 1 haftadır kullanıp çevremdeki herkese anlattığım şeyi sizlerden esirgemeyeyim.
Her zaman uyku problemi olan biri oldum. Özellikle son birkaç yıldır dayak yemiş gibi denir ya aynı o şekilde uyanıyordum. Geçen hafta sevgili çok uykum varken telefonundan bir şeylere bakınca ışık gelmesin diye yıllar önce teyzemin aldığı ama hiç kullanmadığım göz bandı geldi aklıma. Sabah enerji patlamasıyla uyanınca "Acaba keramet uyku bandında mı?" diyerekten tekrar kullandım ve tekrar ve tekrar... En son ne zaman 1 hafta aralıksız her gece böyle uyudum ve uyandım bilmiyorum. İşin güzel kısmı arkasındaki kafaya geçirilen lastik hafif gevşek olduğundan sabah oluncaya kadar kafamdan çıkıyor ve sabah aydınlığa uyanıyorum. Böylece gece bütün enerjimi toplayıp uyanınca da normalde bir türlü kendimi toparlayıp yapamadığım tonlarca iş hallediyorum tabi.
Enerji bulup yapamadığım tonlarca iş de ev yerleştirmek, öyle afili işler falan değil. Yaklaşık 2 yıldır çok evde durmadığımdan birkaç parça kıyafeti yıkayıp yıkayıp giyiyordum. Hatta öyle ki yazlık mı yazlık bir elbisenin altına kalın çorap, üstüne hırka ya da kazakla kışın da giyiyordum. Kendisi tam bir 'Küçük siyah elbise' anlayacağınız. Durum böyleyken uzun yıllardır öyle pek bir kışlıkları-yazlıkları kaldırma ritüeli yaşamadığımdan şimdi bütün hepsi birden başıma patladı. Uzun süre paketli kaldıkları için hepsinin ayıklaması-yıkanması lazım, havalar serin olunca yıkananlar kurumadığı için de bu iş lastik gibi uzadıkça uzayıp sinirlerimi yay gibi geriyor. Oysa hayallerim vardı.
Şimdilik kendimi sokaklardaki kırmızı yapraklarla avutuyorum, bu evde en çok kullanılan şey olan kahve makinesiyle avunuyorum, kediyle oynuyorum, kurabiye yapıyorum, her gün çöpleri çıkarmayı unutup 2 günde nasıl bu kadar çöp üretebildiğimizi anlamaya çalışıyorum, sabah gözümü ilk açtığımda camdan mavi gökyüzünde küçük beyaz bulutlar görünce seviniyorum, bir kahve daha yapıyorum, yapmam gerekenler bitip yapmak istediklerime sıra geleceği günler için hayaller kuruyorum, ekşideki emlak balonu başlığına bakıyorum, sonra aklıma bizim en üst kattaki 850.000'e satılığa çıkarılan ev geliyor, satılmış mı internetten kontrol ediyorum. Böyle böyle geçiyor günler, uyku bandı, kahve ve kırmızı yapraklar da olmasa geçmeyecek.


9 Kasım 2015 Pazartesi

Sakinliğe Geri Dönüş

Merhaba herkese.
Eve dönmüş olmanın ve önümüzdeki uzun bir süre de bir yere gitmeyecek olmanın mutluluğuyla yazıyorum. 2 hafta kadar önce nikahı, geçen hafta düğünü atlattık, sanırım bu saçma salak ülke gündemi ve gereksiz seremoni silsilesinin yarattığı stresi en iyi atlatabileceğimiz yere gitmişiz balayı için. Caretta caretta'ları, bol bol mavi ve yeşil, tarihi yerler gördük. Balayı için Kaş'a gideceğimizi söylediğimiz çoğu insan "Ne yapacaksınız orada? Hem sezon da bitmek üzeredir, deniz soğuktur" vs gibi tonlarca şey sıraladı. Şu kadarını söyleyebilirim ki hayatımızdaki en doğru kararlardan birini vermişiz. Kaldığımız otele, dönmemize 3 gün kala 15-20 kişilik bir Alman kafile geldi ve biz "Ne kadar da kalabalık oldu otel" diye düşünmeye başladık. Yalnızca 2 gün kaldılar, sanırım oradan başka yerlere geçeceklerdi. Tatil için gitmesi zevkli bir yer ama yaşamayı düşünebileceğimi sanmıyorum. Temelde küçük bir yer olmasından dolayı değil tabi ki ama kışları İstabul'da yazları Kaş'ta çalışan bir arkadaşımız biz gittiğimizde oradaydı ve orada, o cennet gibi yerde insanımızın doğal karakteristiğinin nasıl da bu cennet yerde güzelce yaşamanın önüne geçtiğini anlattı biraz. Sanıyorsun ki ne yana baksan ya masmavi denizi, ya yemyeşil doğayı görmek insanlara biraz olsun yalnızca kendi hayatını yaşamayı aşılar. Tatil için gidenler açısından olmasa da orada yaşayanlar için durum pek de öyle değilmiş.

Cuma gecesi döndük İstanbul'a, Cumartesi yalnızca alışveriş için markete gittik. Pazar günü erkenden kalkıp kahvaltı yaptık, hadi sahile gidelim yürüyüş yapmaya dedik. Amacımız 1 saat kadar yürüyüş yapıp dönmekti. Bolca kedi maması, biraz da köpek maması aldım yanıma. Yolu yarılamadan hepsi bitti tabi. Daha önce çok acıktığından kedi maması yiyen köpek gördüm de köpek maması yiyen kedi görmemiştim. Elimde yalnızca köpek maması ve bana doğru gelen 5-6 kedi olunca köpek mamalarını vereyim bari dedim. Sonra bir yerlerde oturup çay içip azıcık da Marmara denizini izleyelim dedik ama pişman olduk. Sahilde bir kafenin önüne Büyükşehir belediyesi bir müzisyen ekibi kondurmuş, arkalarındaki ada manzarasından memnun kalmamış olacaklar ki Kız kulesi manzaralı bir pano yerleştirmişler müzisyenlerin arkasına. Kafenin arka taraflarına sesleri gelmez dedik ama self servis olan kafede 15 kişilik kuyruğu görünce vazgeçtik. geri dönmeye yeltendik. Eve doğru 10 dakika kadar yürüdükten sonra boş dolmuş geçince Bostancı'da kahve içmeye evrildi planımız. Biz kahveyi içip biraz oturup geri dönene kadar saat 3 oldu ve oturduğumuz yerden çıkınca dışarıdaki deli gibi kalabalık biraz başımı döndürdü. Çok alışmışım az insana, sıra beklememeye.

Tatilde bir de Steinbeck'in Kısa Süren Saltanat'ını okudum. Ağzına vura vura taşlamış diyebilirim. Demokrasi bir şekilde ilerlemiyor ve ağız birliğiyle krallığa geçilmek isteniyor, tabi kıyafetten saraya her şey tiyatro dekorundan farksız oluyor. Arka planda basit yaşayan insanların ihtişam görmek istemesinden, eşek yüküyle vergi ödeyenlerin bu düzeni devam ettirme telaşını anlatıyor. Hikayesini okuduğumuz kral ise aslında kral olmak bile istemiyor ama ülkesinin iyiliği için kendini kral olarak buluyor.Kıkır kıkır gülme modunda değilse, insanın sinirlerini bozabilecek bir eser, ben uyarımı yapayım da okumak isteyen olursa ona göre gardını alsın.