21 Ekim 2015 Çarşamba

Sade Olmak

Cidden çok merak ediyorum sade, sapsade yaşamak neden mümkün olmuyor? Hayatımızın her alanı gösterişli mi olmak zorunda? Dahası her şeyi sade, sapsade yapmak isteyen bir insana gereksiz karışılması neden? Neredeyse 30 yaşındayım, her kararımın sorgulanması, gösterişten, alengirli şeylerden yana olmamamın sürekli bir yoruma açıkmış gibi davranılmasına anlam veremiyorum ve ciddi anlamda sinirlendiriyor artık. Çevreye göre biraz gelenek dışı, bunları yalnızca sırtında yük gören bir insanın işi çok zor. Suriye'den millet kaçabildiği kadar kaçıyor, koca dünyaya sığınamıyorlar, ölüyorlar, kalıyorlar, ülkenin yarısından fazlasının ciddi psikolojik sorunları var ve tedaviye ulaşacak güçleri yok, dünyada genel olarak artan işsizlik var, sokaktan eve, hapisten okula çocuklar taciz-tecavüz-dayak-baskıyla büyüyor, hayvanlar sokaklarda yine çocuklarla aynı sorunları yaşıyor, kışın soğuktan, yazın susuzluktan ölüp gidiyorlar. Gerçekten artık özel dertlerimizi, steril hayatlarımızı bir kenara bırakmasak mı? Kitaplara, bilgiye, sevgiye, paylaşmaya sığınmasak mı? Evdeki fazlalıklarımızı mesela, ihtiyaç sahiplerine vermesek mi? Böyle bir niyetiniz varsa verilmeye-atılmaya kıyılamayan ama yer kaplayan kıyafetler için çok güzel bir yöntem okumuştum bir yerlerde, belki işinize yarar, kıyafetlerinizi askılara normalde astığınızdan farklı asıyorsunuz (askının çengel kısmını önden asıyorsanız arkadan ya da sağa doğru asıyorsanız sola doğru asıyorsunuz) giyip yıkayıp tekrar astıklarınızı bu sefer kendi normalinize göre asıyorsunuz ve mevsim sonunda hangi kıyafetleri aslında hiç giymediğinizi görmüş olup o kıyafeti giymek için "Belki bir gün"ün hiç gelmediğini farkediyorsunuz. Bu yöntemle giymediğim bazı kıyafetleri yeni sahiplerine ulaştırmıştım. İlk başta evet biraz içim gitmişti ama az kıyafetle "Giyecek bir şey bulamıyorum" derdi de azalmıştı ilginç bir şekilde.
Belki daha önce bahsetmişimdir, bilmiyorum, bir arkadaşım İsveç'e yerleşti geçen kış. Stockholm'de baya baya merkez bir yerde ev tuttu. 2 tane kedisi var, birisi "elimde büyüdü" diyebileceğim bir kedi. Çok insan seçer ve bir gün arkadaşım şehir dışındayken kediye yemek-su verip kumunu temizlemeye gelen birine, yatak odasındaki misafir kedinin (o zamanlar misafirdi, kalıcı oldu) yemeğini suyunu vermeye kalktığında saldırmışlığı var. Ön bilgilendirmeyi yaptıktan sonra; kedilerin İsveç'e gidebilmesi için gerekli belgeler zamanında tamamlanamadığı için kediler 2-3 ay kadar burada kaldıklarında ben bakmıştım. Arkadaşım da buradaki evi büyük olduğundan oradaki 45 metrekare evde (Stockholm'de o çevrede bir hayli büyük bir evmiş sonradan öğrendiğimiz kadarıyla) mutlu olamayacaklarından endişeliydi ama korkulan olmadı. 1 insan ve 2 kedi o kadarcık bir evde mutlu mesut yaşıyorlar. Oturduğu binanın bahçelik alanı varmış, cevval olanı sık sık dışarı çıkıp geri geliyormuş. Hatta 2-3 gün bahçeye çıkarılmazsa arkadaşım yattığında yanına gitmeyerek cezalandırıyormuş. İstanbul'da bu olanağı yoktu. Olsa bile bir arabanın altında kalma ihtimali çok yüksekti. Burada 2 oda 1 salon ayrıca 1 ardiyesi olan evine sığamayan arkadaşım orada, o küçücük evde 2 kedisiyle sade bir hayat yaşayıp gidiyor. İmkansız değil anlayacağınız. Dahası belki ondan biraz daha büyük bir evde millet çocuk büyütüyormuş. Tamam Batı'nın küçük evlerini almasak da sadeliğini alsak olmaz mı? Millet, arka bahçesine masasını kurup açık büfe 3-5 şey koyup en yakınlarından en fazla 30-35 davetli çağırıp evleniyor. Biz neden yüzlerce kişiyle öpüşüp kim ne takmış takip etmek zorundayız? Neden bir daha 2-3 kez göreceğimiz insanlarla karşılıklı göbek atmak zorundayız? Aklım bunların hiçbirini almıyor, bir mantığa oturtamıyorum.
Çeyiz serme işi var mesela, anneanneme göre elzem. Millet neden benim kavanozlarımdan donlarıma her şeyimi görsün? Muhafazakarlığımız nerede? 30 yıl önce köyde yaşasam eyvallah, köyden şehir merkezine gidip bir şeyler alma imkanı olan, gördüğü eksiği "çam sakızı çoban armağanı" deyip, muhtemelen bir gazeteye sarıp verirdi ama şimdi internet var, gelip evde bulamasa da kargo şirketleri var. Böyle bir yardımlaşma kültürünün gösterişe evrilmesi neden? Sade yaşamayı nerede nasıl kaybettik bilen var mı?

20 Ekim 2015 Salı

Her Gün Vuruyom Kutu Kutu Passiflora'ya

Yok, o kadar da değil. En son hiç istemediğim nişan yapma olayından bir süre sonra başıma düğün belası sarılınca ve bundan kaçamayınca sevgiliye sitemli gözlerle bakıp bakıp "Bunların hiçbirini istemiyordum ben" diye buğulu buğulu bakmam ve bu halin günlerce geçmemesi üzerine almıştım. Kavga edecek bir şey bulamazsam kendimle kavga ediyordum. Öyle bir nefret hali... Sonra birden (Birden dediğime bakma, 1 hafta boyunca sinirlenip kavga etmediğim şey kalmadı) aklıma Passiflora almak geldi. Sanırım bünyem de alışkın olmadığından (Daha önce ne muadillerini ne kendisini hiç kullanmamıştım) 1 saat geçmeden her konusu açıldığında sinirlerimi zıplatan düğün olayı "Düğüne kadar bıyıklarımı uzatıp sabahında pembeye boyayacağım! Mehehehehhee!" yavşaklığına vardı. Bu cümleyi kurduğumu da ertesi gün hatırlamam ayrı bir yazının konusu sanırım. Kafama da dikmemiştim halbuki, 2 küçük tatlı kaşığı almıştım. O kafa rahatlamasından 1 hafta kadar sonra baktım depreşiyor 1 tatlı kaşığı daha aldım, sinirden uyuyamamadığım bir gece. Dizide filmde bile yastık görse uyuyan birinin sinirden uyuyamaması büyük bir olaydır, lütfen hafife alınmasın.

Aradan aylar geçti ve geldik bugünlere. Cumartesi gününü annemin abartma huyunun etkisini sonuna kadar yaşadım, çeyizler vs geldi, yalnızca 1 su bardağından 18 tanesini ne yapacağım(Başka su bardağı takımları da var üstelik), geri kalan su bardakları takımını nereye sokuşturacağım hiçbir fikrim yok mesela. Ki burada yalnızca 1 bardak çeşidinden bahsediyorum.
Ya da annemin yılın her haftasına 1 nevresim ve saz arkadaşları derneğinin bulucusu-kurucusu olduğunu öğrenmem pek hoş olmadı. Yardıma teyzeler filan da geldi ama kalabalık aile psikolojisi, kimse kimseyi asla dinlemez. "Bu kadar tabağı, tencereyi koyacak yer yok, hepsini açmayın, çamaşır makinesi eski, bir günde 3 kez çalıştırınca 3. de durduğu yerde yere vurarak yeri delip alt kata kaçmaya çalışıyor" laflarımın hiçbiri dinlenmedi. Acı gerçekle karşılaştıklarında hayal meyal söylediklerimi hatırladılar ama nafile.
Bulaşık makinesi de dolaplar gibi silme çanak çömlek ve bardak dolu şu anda. Anneme dinletemediğimden çok büyük bir kısmı benim zevkimin çooook dışında.
Dişim de ağrıyordu 3 gündür, uğraşmadım ben de.

Dün doğum günümdü ama aile efradına göre doğum günüm için sevgilinin 1 hafta önceden rezervasyonunu yaptırdığı yere beni yemeğe götürmesinden daha önemliydi eşyaları yerleştirmem, eşya önemli çünkü; çeyiz ise eşyaların en kudretlisi.
Sevgiliye diş geçirmeye kalkmadıklarından söyleyecekleri laf dillerinin ucuna gelip de yuttuklarındaki hallerini videoya çeksem Chaplin filmlerine taş çıkartırdı.

O kadar zamandır birlikte olmamıza rağmen doğum günlerimizi hep ya ayrı şehirlerde ya da ayrı ülkelerde geçirmek zorunda kalmıştık. Birlikte kutlayabildiğimiz ilk doğumgünü bu üstelik. Ama önemli olan o değil, dediğim gibi eşyadan daha mühim pek bir şey yok şu dünyada, çeyiz ise en başta geliyor bu eşyalar arasında.

Bizim ailenin geleneğidir, ortamda kim yoksa anında dedikodusu yapılır, söyleyecekleri şeyleri az çok tahmin ediyordum ama akşam kuzenimin anlattıkları, sabah annemin beni aradığındaki zırvalamaları ardındaki olayı netleştirdi. Açtım ağzımı yumdum gözümü. "Düğüne kadar bana bulaşanın sünger kadar aklı yoktur" dedim kısaca. İşin kötüsü nikah bu haftasonu olsa da düğün sonraki hafta. Bana yine Passiflora günleri.

Annemin en yeni derdi ise gelin olarak hangi evden çıkacağım. Kendi kendime "Bırak dünyayı, ülkemizde insanlar ne dertlerle uğraşıyorken annemin en büyük derdi hali hazırda uzuuuuuuun zamandır yaşadığım evden çıkacak olmam, üstelik direkt kuaföre oradan nikaha gideceğim". Sanki gelenek görenek umrummuş gibi, sanki ben "Düğün isterim, gelenek görenek isterim" demişim de her şey kuralına göre olsun diye diretmişim ama şimdi kendi mantığıma göre saçmalıyormuşum gibi bir hisse kapılmışlar.
Nişandan 1 hafta önce "Yok ulan size nişan mişan!" diye sokak ortasında bağıracak noktaya gelen ama normalde konuşurken çok alçak sesle, sakin sakin konuşan ben değilmişim sanki.
"Nikahta gelinlik giymeyeyim bari, zaten düğünde giyeceğim, aynı eziyeti 2 kez yaşamak istemiyorum" demem "Aaaa ama olmaz hiç sevmediğin, mümkün mertebe yüzlerini görmekten kaçındığın akrabalar düğün burada olmadığından seni öyle göremeyecek"e gelen bir şeyler zırvaladılar. Nişan sonrası yaşadığım bazı şeylerden, bu musibet akraba kontenjanından gereksiz kımıl zararlısından biri nikahıma gelirse olay çıkartacağımı daha geçen gün yineledim. Sakin insanım ya, diş geçirirler, hem unuturum ben, tabi canım, "gelecekleri varsa görecekleri de var"ın vücut bulmuş haliyim. Günlerdir "Kan benim, damar benim" diyen çocuğun psikolojisinde yaşıyorum. O çocukla empati kuracağım hiç aklıma gelmezdi ama hayat her şeyi mümkün kılıyor demek ki.

Bugünlerde en fazla bu kadar sevimliyim.



 



15 Ekim 2015 Perşembe

İnadına

Kendime bunu neden yaptığımı bilmiyorum, aklımdan hiç çıkmıyor artık. Ankara'daki patlamanın sansürsüz videosunu izledim. Ömrümde ışid vb videolarını izlemiş insan değilim, onu bırak komik kaza videolarını bile yüreğim ağzımda izlerim. Sonuç olarak rüyamda, daha önce hiç gitmediğim Ankara'ya gidiyorum, türlü çeşit musibetlerle uğraşıyorum. Sanırım aynı kazada biri hayatını kaybederken hayatta kalan insan psikolojisine benzer bir nedenden ötürü izledim. Gerçekten emin olamıyorum. Bir insan nasıl kendini de öldürmek pahasına bu yola girer, bile isteye, anlamaya çalışıyorum. Salt cahillik ya da kötülük, kötü olana inanmışlık diyerek kestirip atmak istemiyorum. Kestirip atarsak biliyorum ki her şey daha da kötü olacak. Hayattan, insanlardan soğumamaya çalışıyorum. Böyle zamanlarda hep aklıma bir anda, hiç tanımadığım insanlardan gördüğüm iyilikler gelmeye başlıyor. Bu bana aklımın güzel bir oyunu olsa gerek. İnadına başkaları için iyi bir varlık olma arzusuna düşüyorum. Zaten insalık olarak başka türlü hayatta kalmamız mümkün değil gibi görünüyor.

8 Ekim 2015 Perşembe

Kedili Bitkili Ev

Ne zaman bir yere gidip 1-2 gün kalacak olsam hayvan beslenmeyen bir evse daha gitmeden stres basıyor beni. Sanki az biraz rahatsızlarmış gibi geliyor. Ne bileyim, yaşam alanına kendi kanından olmayanlara yer yokmuş da ben yalnızca misafir değil "aşırı misafir"mişim gibi hissediyorum. Kıyafetlerimdeki kedi tüylerine "onlar benim süsüm", "aaa kedim bana ben evdeyim erken gel diyor" filan diye bakıyorum. Huzur kedide mutluluk bitkide böcekte.

Daha huzurlu bir hayat için de sevgiliyle ekrana bakma etkinliğini azaltma kararı aldık. En ufak bir şey konuşmadan, ya da etkileşime geçmeden yapılan şeyler birlikte zaman geçirme hissi yaratmıyor bende. Şimdilik dizi filmden kıstığımız zamanlarda bu aşağıdaki ikiliyi ortaya çıkardık.




Eğer bu ikiliyi yaşatabilirsek işin boyutunu biraz büyütmeyi planlıyoruz. Nemi filan çeksin diye en alta taşlarla birlikte kömür filan konuyor ama elimizde kömür olmadığından pirinç koyduk. Küçük olan da ilk aldığımda böyle bir kaktüs değildi ama sanırım biraz fazla sulamışım bu şekilde kabak çiçeği gibi açıldı. Eğer ki bunu kotarırsak sonrasında kokedama için kolları sıvayacağız ve olur da onu da becerirsek çıtayı çok daha yükseklere taşıyıp dikey bahçe yapmayı planlıyoruz. Bu arada farkettiğim ufak bir bilgi vereyim, bu küçük olanı kendi saksısından çıkarırken köklerin en güçlü sarıldığı şey filtre kahve yaptığımızda kenara ayırıp toprakla karıştırırım dediğim artıklarıydı. Tam kökün oraya gelmiş ve çoğu o filtre kağıdında kalan kahve artıklarına sarılmış. Baharda evdeki bitkilerin topraklarını değiştireceğim zaman bir kahveciye gidip filtre kahve makinelerindeki artıkları isteyeceğim sanırım.


Kokedama da böyle bir şey

Bu kokedamaları magnetleyip buzdolabına koymuşlar, bazıları ip bağlayıp tavandan sarkıtıyor.

Evlenmeme 3 haftadan biraz az bir zaman kaldı, buketim yok, saçımı başımı nerede yaptıracağımı bilmiyorum ama çiçekle böcekle uğraşmak çok daha güzel geliyor. Sanırım en sonunda çiçekçiye gidip cipsolarla kasımpatıları toplayıp kendim yapacağım buketimi. Saç makyaj işi ise tam bir muamma. Ben sevgiliyi "Gel iki başımıza gidip evlenelim, ne gerek var tonlarca saçma şeyle uğraşıp milleti memnun etmeye çalışmaya" diye ikna etmeye çabalarken o beni düğün de yapmaya hala ikna edemese de razı etti. Neyse ki düğün İstanbul'da olmayacak. Bütün her şeyi kuaför bulma da dahil sevgilinin ailesine bıraktım. Artık beyazın beyazı tenime en bronz allıkları, en koyu fondötenleri, en mavi farları basarlarsa da günahları boynuna. Bütün bunlar tam da dediğim gibi olursa renk cümbüşü suratımı kocaman çerçeveletip hediye ederim, baktıkça vicdanları sızlar.

Bu arada annemlerdeki iki kedimden birini getirdim eve. Alışması biraz zaman aldı. 4.5 yaşında yer yurt değiştirince normal tabi ama genel olarak huzuru yerinde. Diğer kedimi de düğün dernek balayı hengamesini atlattıktan sonra getireceğim. Gelir gelmez evde uzun süre yalnız kalmasın istiyorum. Şimdi sizi biri sokakta gördüğüm olmak üzere kediye boğacağım.









Bu en alttaki kediyi Facebook'ta Üzüm Ve Diğer Şeyler adlı Üzüm ve Ryuk adlı iki kedi ve ev arkadaşları Yeşar'ın hayatından komik kesitleri anlattığı sayfadaki Ryuk'a çok benzettim. Israrla takip ediniz. İnsanın hayatına gerçek bir neşe katıyor.

Bu hayvanlar neden bu kadar güzel çözemeyen bloggerınız Süpersonik Çok Bombastik.