27 Mayıs 2015 Çarşamba

Gelsin Kargalar Gitsin Kediler

Merhaba herkese.

İstanbul'da bir türlü havalar ısınamadı sonra aslında mevsim normallerine döndü "ama bizim normallerimiz şaştığından olsa gerek bu sefer havalar çok sıcak geldi" demeye kalmadan bugün yine yağmur yolu göründü. Sabah uyanır uyanmaz yağmur yağmış mı diye baktım ama henüz yağmamıştı. Sonra yine kafamı yastığa koydum, kedi ağlaya ağlaya yanıma gelince bu sefer de onu uyutmaya çalıştım biraz daha uyumak için ama nafile.
Geçen gün lazer aldık kediye o gün bugündür deli deli oluyor. Bir anda coşup etrafta bizim göremediğimiz şeylere pusu kurup koşuşturuyor. Girmem gereken bazı sınavlar var ve çalışmam gerekiyor ve bana iş yapmak, uzun zamandır yapmam gerekenleri yapmak için insan üstü bir gayret geldi. Sınav zamanı zaten tertemiz olur ya ev, o hesap.

Geçen gün sevgiliyle dövme yaptırdık. Alkollü olması sevgilide ne derece etkendi bilemiyorum ama bir an gaza geldi. Daha öncesinde de konuşmuştuk hatta ne yaptıracağımızı bile biliyorduk. Sevgili matematik insanı bense güzel sanatlara yıllarımı vermiş bir insan olarak ikimizin de ortak noktası olan Fibonacci dizisinin temsili olan sarmalı yaptırdık. Güzel sanatlarda altın oran olarak geçer. Bu aslında benim ikinci dövmem. Teyzem piercing takıyor, ilk dövmemi de birlikte çalıştığı dövmecide yaptırmıştım 2007'de. Bir kez dövme yaptırdıktan sonra devamının geleceği söylenir ya, benimki 8 sene sonra da olsa gerçekleşti. Bu aşağıdaki de Fibonacci sarmalının görsel tanımı.

Fibonacci sarmalı

Son yazımda bahsetmeyi unuttuğum bir şeyi de anlatıp gideceğim. Uzun zamandır balkona kuş çekme organizasyonları düzenliyorum. Çeşit çeşit kuş yemleri vs koydum. Sahile yakın olduğumuzdan tonla martı var, kargalar zaten her yerde, civarda birkaç kumru gördüm ve karşıda eski olduğu için peyzajı tamamlanmış, bol ağaçlıklı bir site var, orada da serçe ve benzeri bir sürü kuş gördüm ve sesleri de geliyor zaten. Gel gör ki uzun zaman bu uçan hayvanatlar bir türlü gelmek bilmediler derken bir karga abone oldu buraya. Her gün gelip bakıyor ne koymuşum diye, derken 2 oldular. Bu ilk gelen karga da biraz cevval bir şey, bir gün balkonun kenarına küçük bir peynir kabında bir şeyler koymuştum, geldi yanına kabı olduğu gibi  kapıp götürdü! Aradan birkaç gün geçti ve bu arkadaş balkon demirine kondu, 2 saniye bakıştıktan sonra ağzından birkaç parça kedi mamasını çıkarıp gitti! Ben tabi sevinçle hayvan sevdiğini bildiklerime ve balkondaki bu organizasyondan haberi olan herkese haber verdim! Bu hayvanlar bu kadar güzel olmak zorunda mı acaba?


25 Mayıs 2015 Pazartesi

Kedili Kedili

Merhaba!

Geçen aylarda artık kedisizliğe dayanamayıp annemdeki 2 kedimden birini buraya getirmeye karar vermiştim ama benimkiler kutuya girmemek konusunda çok dişli (gerçek ve mecazi anlamda) çıkınca ben de kutuya kendiliğinden iki kez giren bir kediyi getirdim. Kedinin hikayesi şöyle; annem iş yerinin yakınında bir yere giderken bir tane kamyonun tekerleğinin hemen yanındaki çamur birikintisinin içine saplanmış küçük bir yavru buluyor. Annem bu tabi, dayanamayıp alıp getiriyor eve. Kedi biraz büyüyünce ateşleniyor ve veterinere yollanıyor. Kedi çok zayıf düşmüş durumda. İğneleri filan yapılıyor, eve gelirken kutunun içinde sanırım bir tür atak geçiriyor ve boynu yamuk ve sağır bir şekilde çıkıyor kutunun içinden. Ben kedilerimden birini almaya gittiğimde veterinerden döneli 2 gün olmamıştı. Kedicik kendi kendine kutuya iki kez girince "Demek ki onun kısmetiymiş" diye alıp getiriyorum. İyi yemekler, iyi mamalarla kısa zamanda toparlıyor. Gerçi duvarlardan, yerlerden hala sümük temizliyoruz ama olsun. Kedinin boyun yamukluğunun asıl nedeni aslında şu anda adını hatırlamadığım bir hastalık. Düzelmiyor (en azından kedilerde) ve denge sorunu var. Biraz yüksekten bırakılınca aşağı düşüyor. İlk geldiği zamanlara göre şu anda çok daha iyi durumda. İlk zamanlar koltuğa bile çıkamıyorken şu anda radyatöre atlayıp dışarıyı izleyip, düşmeden, 4 ayağının üzerinde yere geri atlayabiliyor. Denge sorunu olduğu için tırnaklarını kesmek istemiyorum ama sürekli kucağımıza atlamaya çalışıyor ve oyun oynarken tırnakları artık acı verecek şekilde derinlere batıp çiziyor. Sevgiliyle acı içinde yaşıyoruz. Sanırım biraz da olsa tırnaklarını kesmenin zamanı geldi.




Çok sevgi dolu, hiç huysuzluğu olmayan bir kedi. Yalnızca bazen bulunduğu odada kimse kalmadığını farkedince yüksek sesle miyavlıyor, çocukları ve bebekleri çok seviyor. Genelde çok belirli yerlerde durduğundan kaybolduğunda yerini bulmak da zor olmuyor. Şimdi yalnızca sağır bir kediyle iletişim kurmanın en kolay yolu olan işaret dilini öğretmeye çalışıyoruz. Neyse ki internet denen bir şey var da işimiz çok zor değil.

 
 
 
 

22 Mayıs 2015 Cuma

DAYANIL-A-MAZ ŞEYLER

Herkesin şu hayatta dayan-a-madığı şeyler var değil mi? Kimininki daha fiziksel dünyada oluyor kimininki de daha görünürde olmayanlarda. Hepsi benim canlarım. Hepsinin kendince dünyayı güzelleştirmek amacı güttüğünü biliyorum. Kimininki kendisi için oluyor kimininki bir toplum kimininki bütün dünya için.
Çok ciddi bir giriş yaptım sanırım. Halbuki anlatacağım şey çok yüzeysel bir durum ama bir yemin ettim ki dönemiyorum.

Ben bu satırları yazarken sayın okuyucu, sizler uzaktasınız. Neyse ki öyle. Temizlemeye gelince kocaman gelen ev, içine çok sayıda insan girince küçücük oluveriyor. Kalabalık bir ailede büyüsem de (Teyzeler, halalar, kuzenler, büyükbabalar ve anneler...) gel gör ki kalabalıklar darlıyor beni. İstanbul'da yaşamıyor olsam tahammülüm daha kuvvetli olurdu sanırım. Şu anda evde bulunan, sayıyla 1 adet kedi bile, yine sayıyla 5 insan kalabalığı yapıyor. Ağzındaki oyuncak faresine "Atam tutam ben seni, şekere katam ben seni" muamelesi çekiyor. Ara ara benim önüme koyuyor "Hadi oynat beni, tek başıma yeterince atıp tutamıyorum" diye.

Neyse okuyucu, caaanım okuyucu, anlayacağın üzere son zamanlarda çok kalabalıklara gelemiyorum. Evlenme arefesindeki bir insan için son derece tehlikeli olan bu durum ümit ediyorum ki çok uzun süre devam etmez.

Dün, annem beni alışverişe sürükledi ve kelimenin tam anlamıyla ikimiz de birbirimizi pişman ettik. Alışverişe asıl çıkış amacımız geleneksellikten kaçamadığım bir nokta olan isteme, nişan vs için elbise bakmaktı. Bana kalsa evde zaten bu durumlar için elbisem vardı ama bu gibi durumlarda az da olsa gösterişten uzak kalamayan aile efradına kabul ettiremedim, gücüm yetmedi. Ne zaman alakasız da olsa bir kıyafete el atsam annemden gelen tepki "Aaa! Onu da dene bir, günlük giyersin" oldu. Ben el mahkum sürekli giyip-çıkarma kısır döngüsü içinde debelenirken annem de giyinme kabinlerindeki diğer insanlara dert yanıyordu "Ben bu kızı hiç alışverişe çıkartamıyorum, şimdi istemeye gelecekleri için kıyafet bakarken başka şeylere de baksın istiyorum" diye. Ben kabinden her çıkıp kendimi gösterdiğimde gelen tepkiler "Aaaa evlenmek için çok erken değil mi?" oldu. Birisi durumu abartıp lise mezuniyeti için mi bakıyorsun dedi. 28 yaşında olduğumu söylememi annem yanımda olmasa kendilerini kandırma girişimim olarak adlandıracaklardı. Çok uzattım değil mi? Farkındayım.
Bu giyip-çıkarma kısır döngüsündeyken tam karşımdaki kabinde bir kız şu uzun ve kuyruklu süslü püslü abiye kıyafetlerden deniyordu -konuşmalardan anladığım kadarıyla- nişan için bakıyormuş. Kız var gücüyle söz yapmış arkasından ayrı nişan yapacak, muhtemelen kına da yapacak ve en sonunda düğün yaparak temelde normal bir "yuva kurma" olayını ortalama 5 kademede halletmiş olacak. Ben sevgiliye "Boşver her şeyi, gel iki şahidimizi de alıp şuraya gidip evlenelim" diye kanına girme çalışmaları yaparken dünkü elbise denemeleri sırasında muhabbet ettiğimiz bir kadının müstakbel gelininin 2 ayrı yerde düğün yaptırma ve kınada herkese kırmızı giydirme çabalarını dinledim. Böyle insanlar sanırım gücü biraz eline alınca diktatörleşmeye meyillerini hemen gün yüzüne çıkartıyorlar.

Bir de şu ev kurma hikayesi var ki... Az olsun her şey dedikçe gereklilikler artıyor. Her seferinde sıfırdan ev kurma zorunluluğunda olanlara hayretler içinde bakıyorum. Geçen gün sevgilinin liseden arkadaşıyla eşi ve çocuğu yatıya geldiler. Bebekleri henüz 14 aylıktı ve başka bir yerde kalan her çocuk gibi gece 2 kez kustu ve evdeki sınırlı sayıda çarşafın-nevresimin ve havlunun asla yetmeyeceğini anladım. Ertesi gün 3 posta çamaşır yıkamak durumunda kaldım. Bunun üzerine evlenene kadar kullanmalık 2 nevresim ve çarşaf daha aldık. Her şeyden 2'şer tane sahip olmak geleneksel Türk aile yapısına pek uygun değil canım okuyucu. Ben bunu evlenmeden anladım. Sevgilinin ailesi İstanbul dışında yaşıyor ve buraya geldiklerinde bir süre kalacaklar doğal olarak. Eh o zaman da komşudan çarşaf-nevresim alamayacağıma göre biri kirli sepetinde yıkamaya hazır, biri kullanmalık 2 yatak takımı ancak rezillik çekmekle eş değer oluyor. Yine de minimumda tutmaya çalışıyorum ama dananın kuyruğu nerede kopacak merak ediyorum.

Sevgiliyle çeşitli tatil planlarına giriştik. İlk başta, en son 96'da gittiğim Bozcaada'ya gidelim dedim Mayıs bitmeden ama kısmet olmadı. Şimdi de havalar biraz ısındıktan sonra Van'a gidelim dedik. Sanırım Haziran'ın sonu gibi gideriz.



Evlilik için henüz tarih belirlemesek de her mevsim için ayrı ayrı balayı rotası belirlemeye çalışıyorum. Düğün dernek olayları ne kadar umrumda değilse tatil de o kadar umrumda. Gezip gördüğümüz yerler, ucundan dokunduğumuz yerler çok şey katıyor bize ve bizler o katkıları farkında olmasak bile nereye gitsek içimizde taşıyoruz, tepkilerimize ekliyoruz, başkalarına veriyoruz, günlük hayatımızdaki küçük kararlarımıza bile yansıtıyoruz. Bazen küçük küçük bazen radikal bir şekilde yapıyoruz ama hiçbir zaman geride bırakmıyoruz. Bu deneyimler işte tam da bu yüzden ailelerin birleşmesini vs kutlamaktan daha önemli geliyor bana. Sonradan hayatınıza katılan ama aileniz gibi olmuş kimse mi yok hayatınızda? Hepsini ayrı ayrı kutluyor musunuz ki herkesi toplayıp? "Kim ne giymiş, kim kaç kilo almış, kim ne takmış?"ın etrafında dönen bir kutlamaya tonla para saçmak darlıyor beni. Günlük el yıkama alışkanlıklarını bilmediğim, bir daha en erken 2 sene sonra -belki- göreceğim insanların elini öpme zorunluluğunun düşüncesi bile tansiyonumla dalga geçiyor.

Evet, bu aralar küçük şeyler bile fazla üstüme geliyor. Bütün dünyanın benim pire kadar bile olmayan dünyamdan büyük olduğunu görmeye ihtiyacım var. Kafeye gidip 2 çay içmek, bütün geceyi barlarda geçirip sabaha karşı eve dönmek, bir sanat eserinin yaratılış sürecinde -gerçekte- neler döndüğü bilgisine ulaşamamak, aldığım bir nevresimin üzerindeki  deseni çizen kişinin aslında en başta ne çizmek istediğini ama ticari kaygılardan dolayı yapmak istediği şeyi yapamamanın verdiği sıkıntıyı tam olarak bilememek yetmiyor bana.

Öyle ya da böyle gününün en az 3 saatini tıklım tıkış otobüslerde tıklım tıkış trafikte geçiren insanların ne zaman "Yeter be!" diyecek noktaya geleceğini bilmek istiyorum. İnsanlığın ilk savaşında dananın kuyruğu nerede koptu bilmek istiyorum. Aslında en çok, şu dünyada gemileri yakmaya gerek kalmadan  da hayatta kalınabilecek bir zaman olacak mı onu bilmek istiyorum.