9 Aralık 2015 Çarşamba

Kurabiye ve Diğer Şeyler

Bazen sıkılıyorum, hayat hep aynı gibi ama değil işte. 1 gün daha yaşlandım. Hakkını verdim mi? Yoruma açık.
Bugün şu ilginç anlardan birini yaşadım; geçmişte bir şey olur, hem de pek yakın olmayan bir geçmiş, sorsalar ya da konusu geçse hani zar zor, en fazla böük pörçük hatırlanan bir geçmiş. Üstünde düşünmüyorken, öylece çöpleri kapıya koyarken ya da çiçekleri sularken ya da mail filan gönderirken daha önce farkedilmeyen bir şeyin farkedildiği ve bütün taşların yerine oturduğu an. Aradan ooooonca zaman geçmişken neden şimdi, ne anlamı vardı ki, olan olmuş, biten bitmiş, köprünün altından geçecek su HES'e kurban gitmiş, neden şimdi? O kadar dönülmez akşamın ufku ki takıldığın tek şey neden şimdi farkedildiği oluyor. Halbuki gündelik başıboş bir ayrıntı. Bazen zihin çok fena ters köşe yapıyor, değme Steven Moffat'lara taş çıkartıyor.
Sanırım biraz karanlık bir yazı gibi oldu ama farkettiğim ayrıntı, o zaman için de şu an için de güzel bir ayrıntıydı.
Kokinalar ortalığa saçılmaya başlamışken zaten olmasın kötü şeyler. Gerçi benim de maşallah dediğim 3 gün yaşamıyor ama işte hayırlısı...

Konudan konuya atlıyorum ne güzel ama deşifre edeceğim bir şey var, kurabiye yemeyi pek sevmesem de yapmayı çok severim, çoğunlukla evde ev yapımı kurabiye olur ve ne zaman kurabiye yapsam, sevgili "Aaaa armutlu mu?" der. Özellikle armutlu istediğinden değil ama bir şekilde kafasında kurabiyeyle armutu aynı potada eritmiş demek ki. Sürekli böyle dediği için ben de bir önceki kurabiye yaptığımda yeni bir tarif denedim. Orijinalinde muz püresiyle yaptığım tarifi armut ve biraz pekmezle değiştirip tatlandırdım. Her akşam eve gelip mutfağa girdiğinde ilk olarak kurabiye kavanozuna doğru gitti. Bugün kurabiyelerden yalnızca 1 tane kalınca bu sefer başka bir kurabiye yaptım. Yaban mersinli, üzerinde file badem filan var ve ilk gelen tepki "Aaaa armutlu mu?". Yoooook artık dedim. Bu sefer de "Pekmez de koyacak mısın?" dedi. Pekmez buna yakışmaz dedim ama ikna olmadı. Pekmez koyabilmek için tarifte birçok değişiklikler yapmam gerektiği için koymadım. Burası da sanki yemek bloguna döndü ama korkacak bir durum yok, yemek yapmaktan kesinlikle hoşlanmıyorum, ilgi alanım yalnızca kurabiye ve tartlar. Genelde tart yapmaya üşenirim, o yüzden geriye bir kurabiye kalıyor. Burası sevgiliyle ilgili deşifreydi.
Benimle ilgili olan kısmı  aslında kurabiye yapmayı bilmiyorum. Ortaya çok güzel sonuçlar çıkıyor çoğunlukla. Asıl mesele tamamen içimden geldiği gibi yapıp sonucunda un kurabiyesine benzer bir şey mi yoksa yassı-kıtır kıtır olanlara benzer bir şey mi ya da daha başka türde bir kurabiye mi çıkacak hiç bilemiyorum. Fırına verdikten 2-3 dakika sonra anlıyorum nasıl bir kurabiye çıkacağını. Aynı tarifi yaptığımı sansam da farklı sonuçlar elde edebiliyorum. Sanırım bir şeyler eklerken bir kenara not edip yanına fotoğrafını çekip iliştirsem daha bilinçli bir şekilde yapacağım kurabiyeleri.
Son olarak geldik Tikir'e... Neresinden başlayayım ki? Gece olunca hep yatağa sonradan gidenle birlikte geliyor. Asla yatağa yatan 2. kişi olmuyor, garip bir takıntısı var.
Yemek yemeye-su içmeye geldiğinde koşa koşa gelip miskince yemek yiyip-su içip koşa koşa geri dönüyor. Verdiğim mamayı bitirene kadar bunu kısa kısa aralıklarla yapıyor. Koşa koşa geri döndüğü şeyse oyun oluyor. Oyunu bir anda bırakıp yeniden koşa koşa mamanın başına dönüyor.
Bebek gibi kundaklanmayı sevse de biraz klostrofobik. Odada, yorganın altında vs kapalı kalmaktan hoşlanmıyor. Ördek gibi vaklayarak miyavlıyor. Aksiyon filmlerini izlemeyi seviyor, ya da filmlerin aksiyon sahneleri varsa orada pür dikkat ekrana bakıyor  ve filmi izlerken tam anlamıyla gözünü kırpmadan izliyor. Oyuncak faresini attığımda bekliyor, "Koş!" ya da "Yakala!" dememle koşmaya başlıyor. Önceden faresini geri getiriyordu ama bıraktı bu huyunu.

Oooh iyi deşifre yaptı bugün.

Tikir Tikir Tikiren Kedim Tikir
                                 
Bu haftasonu site toplantısı var. Malum yeni yıl geliyor, aidatlara yapılacak zamlar baş aktör olacak tabi. Daha ne kadar sıkıcı şeylerden bahsedebilirim bilmiyorum. Ama işte hayatın kendisi bu, bazen arka arkaya sıkıcılaşabiliyor, çeşitli yükümlülükler arka arkaya sıralanıyor ve o süreci atlattıktan sonra aptal aptal etrafa bakınıp "Ne oldu ki şimdi?" derken bulabiliyor insan kendini. Henüz "Ne oldu ki şimdi?" kısmına gelemedim. Bir nevi fırtınanın gözündeyim diyebilirim.
Amaaaaaa hayatın sıkıcılığını bozmak için ufak tefek şeyleri de gözardı etmeyince kendimi çelme takmış gibi hissediyorum. Bu ayın başında Paşabahçe bir sergi açtı. Detaylar detaylar detaylar... Son 3 gün. Yakınlarda olan varsa gitsin görsün. Son gün Cuma. Ben de son gün gideceğim.
Yeri gelmişken sizlere küçük birkaç bilgi vereyim mi camla ilgili? Yazının geri kalanını okumak sizlere kalmış, ilginç tarihi bilgiler var. Kime göre neye göre diyebilirsiniz. Hakkınız var.
Kolay bir bilgiyle başlayalım; Cam gayet katı görünse de akışkandır. Yalnızca viskozitesi (akışmazlığı) çok yüksektir. Ortalama insan ömrü bunu gözlemlemek için yeterli değildir, o kadar.
Bayatlayan bir şeydir. Bulunduğu çevresel faktörler bunu etkileyebilir. Elinize cam kesmek için kullanılan elmaslardan alıp kesmeye kalkmadıkça pek anlaşılmaz bayatlayıp bayatlamadığı.
Çooook eski zamanlarda savaşlarda el bombasına benzer bir düzenek, özel olarak üretilen camların içine konmuştur.
Bizans döneminde İstanbul'da çok büyük cam ustaları yaşıyordu. Fatih Sultan Mehmet İstanbul'u fethettiğinde bütün yerli halk gibi belirli koşullar sağlandığı sürece can ve mal güvenlikleri olduğunu söylemiştir fakat tahmin edildiği üzere gidebilenlerin hepsi gitmiştir.
Çeşm-i Bülbül dediğimiz teknik aslında belki de kökeni Bizans'a dayanan Venedik'li cam ustalarından 18. yy'da Mehmet Dede adlı bir dervişin Venedik'e gidip öğrendiği, sonraları İstanbul'a dönüp geliştirilen bir tekniktir. Öz be öz kendi tekniğimiz değil yani.
Gelelim günümüze; Şu meşhuuuuuuuur borcam aslında "Selpak" - "Kağıt mendil" arasından kağıt mendil olandır. Adını camın içine katılan borasilikattan alır. Yüksek ısıya dayanıklıdır. Artan yemekleri buzdolabında plastik kaplarda ya da direkt çelik tencere vs yerine bunların içinde saklamak çok daha sağlıklıdır.

Biraz uzun bir yazı oldu farkındayım ama işte ruh halim gibi daldan dala konan bir yazı.


Hiç yorum yok: