29 Aralık 2015 Salı

Bağzı Hoşgörülü Kediler!

Artık 2 kediliyiz.
Geçen Çarşamba'dan beri hem de. Dumduş dün en sonunda dayanamayarak odadan çıktı, bütün evi gezdi. Düşündüğümden daha çabuk alıştı eve. Tikir'deyse bir hayli kıskançlık baş göstermiş durumda. Belki yakında daha samimi olurlar, kim bilir. Sürekli bir diğeri yanına çağırdığı için artık yorucu oluyor ama birbirleriyle anlaşmaya başlarlarsa o zaman inanıyorum ki her şey daha iyi ve kolay olacak. Sonuçta tikir oldukça yumuşak başlı bir kedi, bakışlarından bile belli oluyor. İnanmayanlar yavaşça aşağı doğru süzülüp bakabilirler.



Şaka bir yana gerçekten yumuşak başlı. Yalnızca kendisinin habire fotoğraflarını çekmemden sıkılıyor bazen. Poz vermekten çok hoşlanmıyor.

Günlerdir 2 ayrı kum kabını temizlemekten de ben pek hoşlanmadım ama gel de anlat!

21 Aralık 2015 Pazartesi

Talihsizlik Bırak Yakamı!

Haftasonu özel bir durum olmadıkça sokağa çıkmama kararı aldık sevgiliyle. Geçen haftalarda akşam Taksim'e gitmiştik uzun bir aradan sonra. Gitmekten zevk aldığımız yerlerin çoğu konsept değiştirmiş. Yıllar geçmedi gideli, yalnızca yaz ve sonbahar döneminde ara ara gitmiştik. Bazen de gündüzleri sergi gezmeye, konserlere filan gitmiştik, öylesine rüzgar nereye savurursa tutumunda değildik bir süredir. Koca Taksim'de neredeyse sokak sokak gezdik "Aaa şu yan sokakta bir yer vardı bir de oraya bakalım" diye diye. Sonuç olarak normal zamanda gitmekten çok da hazetmediğim bir yere girince "Oh be!" diyecek duruma gelmiştim.
Cumartesi günüyse iyi başladı, hayal kırıklığıyla sona erdi. Sabah kahvaltı-kahve faslından sonra banyonun ortalama Türk boyuna göre yukarda olan aynalarını (ayaklarım yere tamamen bastığında omzumun biraz aşağısından itibaren bir görüntü elde edebiliyordum) 10'ar cm aşağı çektirdik, mutfakta tezgah arası askı ve bıçak magnetini taktırdık. Her şey yolundaydı. Evden çıkıp 2 mont 1 ceketi kuru temizlemeye verdik, her şey hala yolunda fakat sonrasında her şey ters dönmeye başladı. Saat 4 gibi evlendirme dairesine gittik, nikah fotoğraflarını almaya. "İşleri bitince durmadılar, daha 2 dakika önce çıktılar" dediler. Normalde vızır vızır dolmuş geçen yerden tek bir dolmuş geçmedi, şimdi geçer şimdi geçer diye diye 20 dakika soğuk havada, sahil rüzgarını yiye yiye, üzerimde ince bir montla yürüyüp durağa vardık. Deli gibi trafikte 1.5 saat kadar gittik. İnerken beremi dolmuşta unuttum, herkes şemsiye kaybederken ben ömrümde 1 kez olsun şemsiye bile unutmadım ama turuncu, ponponlu berem artık yok. İndiğimizde acıkmıştık haliyle. Bir yere girdik, bizden sonra sipariş veren 5 kişinin yemekleri geldiğinde biz hala bekliyorduk. Yarım saatte yakındır beklediğimiz halde siparişimize daha başlamadıklarını öğrenince kalkıp fast foodçuya gittik yemeğimiz bir an önce gelsin diye. Normalde en son tercihimdir. Hangisi olursa olsun çöp yemiş gibi hissederim. Oradan kalkıp kahve içmeye gittik. Sevgili pek kahve sevmediğinden sadece ben içtim. Toplamda 5 kişinin olduğu kafede yanlış hesap kesip 2 kahvelik ücret yazmışlar, düzeltildi gerçi ama her şey üst üste gelince eklemeden geçemiyor insan. Oradan çıkıp bir bara gittik. Bir şey içesim yoktu yalnızca sıcak şarap istedim, önüme -kesinlikle abartmıyorum- normalin yarısı kadar şarap geldi. Hesap öderken bunu söyledik, sanki daha önce hiç sıcak şarap içmemişim gibi "Yok o öyle oluyor" dediler. Sevgili eve gitmek istemediği için şansımızı zorladık oradan başka bir yere geçtik. Kalkarken bir türlü hesap gelmeyince kalkıp kasaya doğru gittik. O sırada biri omzuma dokundu, yan masamızda oturanlardan biri elinde bir telefon "Telefonunuzu unuttunuz" dedi. Sevgili telefonunu masada bırakmış. Neyse ki daha fazla bir şey kaybetmedik. Dönerken Bostancı'da dolmuş durağında 3 tane dolmuşu rahat dolduracak kadar insan birikti 20 dakikada. Orası da tam sahilin dibi olduğu için çok esiyor. Hala omzum tutulmuş durumda. Sevgiliye "3 dolmuş daha burayı es geçip Taksim kuyruğuna girerse taksiyle gidelim" dedim. Yoksa inada bindirmenin kıyısında geziniyordum ama bu işin sonunda hasta olup 3 gün yüksek ateşle yorgan döşek yatmak olduğundan o topa girmedim. Tabi o dolmuşların hiç biri gelmedi. Sonunda takside sevgiliyle "İstediğin arkadaşınla istediğin kadar takıl haftasonları ama ben artık yokum" dedim. Sevgili de bütün bu talihsizlikler ve kuralsızlıklardan bıkmış olacak ki "Ben de özel bir şey olmadıkça haftasonları dışarı çıkmak istemiyorum artık" dedi. Bu anlattıklarım yalnızca aklımda kalanlar. Ufak tefek tonlarca şey daha oldu tabi. Hem psikolojik hem fiziksel yorgunluklardan yorgunluk beğendik. Öyle ki artık eve geldiğimizde bilgisayarı açmadan önce "Acaba açmasak mı? Ya bu da bozulursa?" diye konuştuk. 
Pazar sabahı da yine kahvaltı-kahve faslından sonra site toplantısına gittik. Kimi hedef tahtasına çocukları koydu, kimi kedileri. Birisi de yaklaşık 105 daireli sitenin 95 kapasiteli kapalı otoparkına 4 arabasını birden koyduğunu söyledi. Sanırım bunu yapan yönetim kurulundan biriymiş. Bu olay anlaılırken bütün herkesi gözden geçirip beden diliyle kimin olduğunu anlamaya çalıştım ve doğru sonuca varmışım. Anlamadığım şeyse adamın 4 tane arabayı ne yaptığı, neden en azından 2 tanesini açık otoparka koymadığı. 11'de başlayan toplantı 2:30'da ancak bitti. 4 arabalı son perdede bir kadınla kavga etti. Tam adamın ağzından apır sapır laflar dökülüyordu ki birileri kalkıp hızlıca kapıya doğru giderek toplantıyı bitirdi, zaten yoksa kavga büyüyecekti. Bir de yeni site yöneticisi seçilememişti geçen hafta, bu hafta da kimse gönüllü olmayınca bize kadar teklif geldi. Dev bir kahkaha atacaktım ama çok ayıp kaçacaktı tuttum kendimi.

Dünkü talihsizliklerden sonra korka korka markete gittik, alışveriş yapıp eve döndük. Sonra hazırlanıp önceki hafta söylediğim arp konserine gittik yine korka korka. Neyse ki talihsizliğimiz devam etmedi. Konser çok güzel geçti, çıktığımda sakinlikten uyumak üzereydim. En azından haftayı güzel bitirdik.
Konseri dinlerken buralara gittim

Önceki haftalarda bitirmeye karar verdiğim küçük oda yeni kediye hazır. Bu haftaiçi uygun bir günde gidip getireceğim sonunda.

15 Aralık 2015 Salı

Pazartesi Sendromu - 2

Sanırım bu "Pazartesi Sendromu" yazısı bir süre daha devam edecek. Kısaca anlatmak gerekirse sendromu yalnızca "Sıkıntı"ya çevirmek için güzel planlar yapıp bunları uygulayabilmek için adımlar atmaya kendini yönlendirmek olarak düşünebiliriz.
Geçen haftadan beri küçük odada yol katetmiş olsam da hala bir süre bir kedinin yaşayabileceği ortamı sağlayamadım. Çünkü içeriye kum kabı, yemek filan da koyacağım için birbirinden uzak boş alanlar yaratabilmem lazım. Evde bir kitaplığımız olmadığı için kitaplarım hala kolilerdeydi, yatağın altındaki bazaya yerleştirdim şimdilik. Belki uygularım diye artık kullanılamayacak durumdaki kazaklarımı kışlık minder kılıfına çeviririm diye bir poşete ayırdım.
Annem sağolsun tonla yeni tencere takımlarımız vardı, hangilerini sık kullanırım ilk başta bilemediğimden bir süre o kalabalıkla yaşamıştık, geçtiğimiz hafta kullanmadıklarımı artık kaldırdım ve bilin bakalım nereye kaldırdım? Evet küçük odaya. Odadan bir şeyleri çıkarıp elerken başka bir şeyler eklemem ne derece normal bilmiyorum. Sanırım artan tencereleri anneme geri göndereceğim. (Bkz: Bir depo olarak anne-baba evi).

Bu hafta eklenecek güzel planlara gelirseeek;
Basılı halde çok fazla fotoğraf saklamak pek bana göre değil, bu nedenle neredeyse basılı hiç fotoğrafımız yok, şu zamana kadarki fotoğraflarımızdan biraz ayıklama yapacağız ve onları bastıracağız, tabi yalnızca çerçeveye konacak kadar bir sayıdan bahsediyorum, evi tonla fotoğrafla doldurmak pek bana göre değil.

Kaynak
İkinci olarak oldukça eski ve çoook klasik bir modelde orta sehpamız var, bir şekilde bir yerlerden bu eve geldi. Neredeyse bütün odayı kaplayan koltuk takımlarımızı değiştireceğimiz zaman şu anki orta sehpa ikimizin de tarzında olmadığı için önünde-sonunda vedalaşacağız. Kalan zamanımızı güzel değerlendirmek adına orta sehpayı boyama kararı aldık. Kaybedecek bir şeyi olmayandan korkmak lazım denir. Muhtemelen şu yandakinin orta sehpası benzeri bir şey olur.



Evleneli neredeyse 2 ay oldu, bu haftasonu belediyeye gidip nikah fotoğraflarımızı alacağız, haftalardır erteliyorduk, artık zamanı geldiğine inanıyoruz.

Eskiden bir dönem teyzemle yaşadım, Beşiktaş'ta "kutu gibi"ye yeni bir anlam katan bir evdi. Mutfağa aynı anda 2 kişi sıkışır, 3 kişi giremezdi, teyzemin çalışma masası aynı zamanda yemek masamızdı, mesela şu anda salondaki 3'lü koltuk mümkün değil o eve girmez, kapı açık kalır, bir ucu apartman kapısında bir ucu oda kapısında sıkışır kalırdı. Her neyse konu bu değil, küçük bir buzdolabımız vardı, çok eski ve üzeri çizik doluydu. Bazı dönemler buzluğundaki buzları kırmak zorunda kalırdık. O buzdolabını bir gün tek tarafı yapışkanı kırmızı bir kağıtla kaplamıştık. O evdeki en sevdiğim eşyalardan biri haline gelmişti. Şimdiki buzdolabımızı da öyle kaplama kararı aldık. O yapışkanlı kağıtlardan güzel bir renk bulur bulmaz kaplayacağız.

Bu arada yazı pek Pazartesi gününe sığmadı. Öğlen 11'de başladığım yazıyı gece 12:30'da bitiriyorum. Sendromundan bahsederken gün bitti bile. Sanırım bu yüzden sendromlu. İlla ki bitirilmesi gereken işler, araya sıkışanlar, bitmek bilmeyen işlerle geçiyor.

Havalar nasıl olursa olsun sizin Pazartesi'niz sendromsuz olsun.


9 Aralık 2015 Çarşamba

Kurabiye ve Diğer Şeyler

Bazen sıkılıyorum, hayat hep aynı gibi ama değil işte. 1 gün daha yaşlandım. Hakkını verdim mi? Yoruma açık.
Bugün şu ilginç anlardan birini yaşadım; geçmişte bir şey olur, hem de pek yakın olmayan bir geçmiş, sorsalar ya da konusu geçse hani zar zor, en fazla böük pörçük hatırlanan bir geçmiş. Üstünde düşünmüyorken, öylece çöpleri kapıya koyarken ya da çiçekleri sularken ya da mail filan gönderirken daha önce farkedilmeyen bir şeyin farkedildiği ve bütün taşların yerine oturduğu an. Aradan ooooonca zaman geçmişken neden şimdi, ne anlamı vardı ki, olan olmuş, biten bitmiş, köprünün altından geçecek su HES'e kurban gitmiş, neden şimdi? O kadar dönülmez akşamın ufku ki takıldığın tek şey neden şimdi farkedildiği oluyor. Halbuki gündelik başıboş bir ayrıntı. Bazen zihin çok fena ters köşe yapıyor, değme Steven Moffat'lara taş çıkartıyor.
Sanırım biraz karanlık bir yazı gibi oldu ama farkettiğim ayrıntı, o zaman için de şu an için de güzel bir ayrıntıydı.
Kokinalar ortalığa saçılmaya başlamışken zaten olmasın kötü şeyler. Gerçi benim de maşallah dediğim 3 gün yaşamıyor ama işte hayırlısı...

Konudan konuya atlıyorum ne güzel ama deşifre edeceğim bir şey var, kurabiye yemeyi pek sevmesem de yapmayı çok severim, çoğunlukla evde ev yapımı kurabiye olur ve ne zaman kurabiye yapsam, sevgili "Aaaa armutlu mu?" der. Özellikle armutlu istediğinden değil ama bir şekilde kafasında kurabiyeyle armutu aynı potada eritmiş demek ki. Sürekli böyle dediği için ben de bir önceki kurabiye yaptığımda yeni bir tarif denedim. Orijinalinde muz püresiyle yaptığım tarifi armut ve biraz pekmezle değiştirip tatlandırdım. Her akşam eve gelip mutfağa girdiğinde ilk olarak kurabiye kavanozuna doğru gitti. Bugün kurabiyelerden yalnızca 1 tane kalınca bu sefer başka bir kurabiye yaptım. Yaban mersinli, üzerinde file badem filan var ve ilk gelen tepki "Aaaa armutlu mu?". Yoooook artık dedim. Bu sefer de "Pekmez de koyacak mısın?" dedi. Pekmez buna yakışmaz dedim ama ikna olmadı. Pekmez koyabilmek için tarifte birçok değişiklikler yapmam gerektiği için koymadım. Burası da sanki yemek bloguna döndü ama korkacak bir durum yok, yemek yapmaktan kesinlikle hoşlanmıyorum, ilgi alanım yalnızca kurabiye ve tartlar. Genelde tart yapmaya üşenirim, o yüzden geriye bir kurabiye kalıyor. Burası sevgiliyle ilgili deşifreydi.
Benimle ilgili olan kısmı  aslında kurabiye yapmayı bilmiyorum. Ortaya çok güzel sonuçlar çıkıyor çoğunlukla. Asıl mesele tamamen içimden geldiği gibi yapıp sonucunda un kurabiyesine benzer bir şey mi yoksa yassı-kıtır kıtır olanlara benzer bir şey mi ya da daha başka türde bir kurabiye mi çıkacak hiç bilemiyorum. Fırına verdikten 2-3 dakika sonra anlıyorum nasıl bir kurabiye çıkacağını. Aynı tarifi yaptığımı sansam da farklı sonuçlar elde edebiliyorum. Sanırım bir şeyler eklerken bir kenara not edip yanına fotoğrafını çekip iliştirsem daha bilinçli bir şekilde yapacağım kurabiyeleri.
Son olarak geldik Tikir'e... Neresinden başlayayım ki? Gece olunca hep yatağa sonradan gidenle birlikte geliyor. Asla yatağa yatan 2. kişi olmuyor, garip bir takıntısı var.
Yemek yemeye-su içmeye geldiğinde koşa koşa gelip miskince yemek yiyip-su içip koşa koşa geri dönüyor. Verdiğim mamayı bitirene kadar bunu kısa kısa aralıklarla yapıyor. Koşa koşa geri döndüğü şeyse oyun oluyor. Oyunu bir anda bırakıp yeniden koşa koşa mamanın başına dönüyor.
Bebek gibi kundaklanmayı sevse de biraz klostrofobik. Odada, yorganın altında vs kapalı kalmaktan hoşlanmıyor. Ördek gibi vaklayarak miyavlıyor. Aksiyon filmlerini izlemeyi seviyor, ya da filmlerin aksiyon sahneleri varsa orada pür dikkat ekrana bakıyor  ve filmi izlerken tam anlamıyla gözünü kırpmadan izliyor. Oyuncak faresini attığımda bekliyor, "Koş!" ya da "Yakala!" dememle koşmaya başlıyor. Önceden faresini geri getiriyordu ama bıraktı bu huyunu.

Oooh iyi deşifre yaptı bugün.

Tikir Tikir Tikiren Kedim Tikir
                                 
Bu haftasonu site toplantısı var. Malum yeni yıl geliyor, aidatlara yapılacak zamlar baş aktör olacak tabi. Daha ne kadar sıkıcı şeylerden bahsedebilirim bilmiyorum. Ama işte hayatın kendisi bu, bazen arka arkaya sıkıcılaşabiliyor, çeşitli yükümlülükler arka arkaya sıralanıyor ve o süreci atlattıktan sonra aptal aptal etrafa bakınıp "Ne oldu ki şimdi?" derken bulabiliyor insan kendini. Henüz "Ne oldu ki şimdi?" kısmına gelemedim. Bir nevi fırtınanın gözündeyim diyebilirim.
Amaaaaaa hayatın sıkıcılığını bozmak için ufak tefek şeyleri de gözardı etmeyince kendimi çelme takmış gibi hissediyorum. Bu ayın başında Paşabahçe bir sergi açtı. Detaylar detaylar detaylar... Son 3 gün. Yakınlarda olan varsa gitsin görsün. Son gün Cuma. Ben de son gün gideceğim.
Yeri gelmişken sizlere küçük birkaç bilgi vereyim mi camla ilgili? Yazının geri kalanını okumak sizlere kalmış, ilginç tarihi bilgiler var. Kime göre neye göre diyebilirsiniz. Hakkınız var.
Kolay bir bilgiyle başlayalım; Cam gayet katı görünse de akışkandır. Yalnızca viskozitesi (akışmazlığı) çok yüksektir. Ortalama insan ömrü bunu gözlemlemek için yeterli değildir, o kadar.
Bayatlayan bir şeydir. Bulunduğu çevresel faktörler bunu etkileyebilir. Elinize cam kesmek için kullanılan elmaslardan alıp kesmeye kalkmadıkça pek anlaşılmaz bayatlayıp bayatlamadığı.
Çooook eski zamanlarda savaşlarda el bombasına benzer bir düzenek, özel olarak üretilen camların içine konmuştur.
Bizans döneminde İstanbul'da çok büyük cam ustaları yaşıyordu. Fatih Sultan Mehmet İstanbul'u fethettiğinde bütün yerli halk gibi belirli koşullar sağlandığı sürece can ve mal güvenlikleri olduğunu söylemiştir fakat tahmin edildiği üzere gidebilenlerin hepsi gitmiştir.
Çeşm-i Bülbül dediğimiz teknik aslında belki de kökeni Bizans'a dayanan Venedik'li cam ustalarından 18. yy'da Mehmet Dede adlı bir dervişin Venedik'e gidip öğrendiği, sonraları İstanbul'a dönüp geliştirilen bir tekniktir. Öz be öz kendi tekniğimiz değil yani.
Gelelim günümüze; Şu meşhuuuuuuuur borcam aslında "Selpak" - "Kağıt mendil" arasından kağıt mendil olandır. Adını camın içine katılan borasilikattan alır. Yüksek ısıya dayanıklıdır. Artan yemekleri buzdolabında plastik kaplarda ya da direkt çelik tencere vs yerine bunların içinde saklamak çok daha sağlıklıdır.

Biraz uzun bir yazı oldu farkındayım ama işte ruh halim gibi daldan dala konan bir yazı.


7 Aralık 2015 Pazartesi

Pazartesi Sendromu

Merhabalar!
Pazartesi!
Sendrom!
Boşver!
Kahve!
Yap!
İç!





Pazartesi sendromunu atlatmak o kadar kolay mı emin değilim aslında; hele ki tam 1 hafta sonra yeniden geleceğini biliyorken. Belki de bunu azaltmanın yolu haftalık bir "mutluluk" ya da "eğlence" planı yapmaktan geçiyordur. Kesin bir reçetesi olsaydı ya da genel-geçer, eminim ki o zaman sendrom olmaktan çıkar "Pazartesi sıkıntısı" adını alırdı. Bundan kurtulmak için ben de yapması mutluluk verecek bir plan hazırlama işine giriştim. İlk olarak şu bir türlü düzenlenemeyen kullanılmayan odadan işe başlayacağım. Orada tonla ayıklanacak kıyafet, anneme geri gönderilecek kullanılmayacak ev eşyası vs var. Annem ne yapar onları bilemiyorum ama artık benden sonra nuh tufan modunu açtım. 2 koca ikea poşetini kullanılmayacak kıyafetlerle doldurdum bile. Şu zamana kadar kullandığım "Belki..." cümlelerini bir kenara koyup yabancı bir gözle baktım her birine ve en fazla 5-6 parça ayırdım. Eskiyenleri atmamak anneannemden geçmiş sanırım. Bir insanın 3 oda dolusu eşyası ve ortalama bir oda büyüklüğünde ağzına adar dolu bir deposu olur mu? Oluyormuş. O hale gelmek istemediğimden ipleri elime aldım.

İkinci olarak 2 hafta sonraya güzel bir Arp konseri için organize ettim arkadaşlarımı. 
Yeni yıla yaklaşırken şenlikli başlayan bir yılı şenlikli bitirmek lazım dedim. Yılbaşı içinse henüz bir plan yapmadım. Dışarıda geçirmek istemediğim için zaten ya geçen seneki gibi arkadaşları eve doldururum ya da biz gideriz.
Zaten yeni yıl namına geçen sene yaptığım, bu sene de ufak eklemeler yapıp astığım kapı süsünden başka bir  şey yok. İstanbul'da havalar hala tam olarak kış yüzünü göstermediği için sanki hala sonbahardaymışız hissindeyim, ona verdim bu ruh halimi.

Ne güzel dağıttım konuyu değil mi?
Bir başka haftalık mutluluğa ulaştırıcı plana gelirsek; hala kedilerimden biri annemlerde, yan odayı düzene sokmamla diğer kedimi de getireceğim. Eve alışması için ilk birkaç gün yan odada tutacağım onu ki hem evde bizim seslerimize en azından bir kapının arkasında olduğunu bilmenin güveniyle alışsın, hem de bu süreçte evdeki tek kedi olmayacağını baştan bilsin. Daha önceki deneyimlerime bakarak söyleyebilirim ki Tikir'in bu konuyla ilgili çok bir sıkıntısı olmaz, kolay adapte olur fakat Dumduş'u önce getirseydim arkasından Tikir geldiğinde evde büyük bir savaş yaşanırdı. 

Son olarak da odayı boşaltıp içine Dumduş'u yerleştirdikten sonra yeniden çizimlerime döneceğim. Bu sefer yalnızca kendime saklamamak gibi bir amacım var. 




3 Aralık 2015 Perşembe

Kışa Hazırlık

Bugün (aslında dün oluyor saat nedeniyle) uzun zamandır ilk defa resim malzemeleri satan bir yere girdim. Kırtasiye vs tarzından bahsetmiyorum. Neredeyse her şeye dokundum diyebilirim. Akrilikler, tuvaller, fırçalar... Çalışanları da o çevredeki diğer bir muadiline göre bir hayli güler yüzlüydü. Ben fırçalara bakarken bir çalışan geldi yanıma "Yalnız kalmışsınız, yardımcı olabileceğim bir şey var mı?" diye sorduğunda artık nasıl bir meditasyon halinde "Yok, teşekkür ederim, karıştırıyordum" dediysem kahkaha attıktan sonra "Peki, iyi eğlenceler o zaman" diyerek gitti.

Kaynak

Fırçalarım, çeşitli boyalarım hala annemlerde olduğundan hangi renklerde eksiğim olduğunu bilmediğim için yalnızca neredeyse hepsine dokunmakla yetindim. Taa liseye başladığım sene (2000 oluyor kendisi) aldığım ve senelerce deli gibi kullanmama rağmen sapasağlam duran Habico'nun 110 serisi fırçalarımdan başka zaman zaman ihtiyacım olup elimde olmayan numaralara bakayım dedim ama hiç Habico bulamadım. Sanırım artık Türkiye piyasasında pek yoklar. Onun yerine başka bir markadan aldım, Habico kadar düzgün kıllı ve dayanıklı görünmediler gözüme ama zamanla göreceğiz.



Oradan çıkıp çorap almaya gittim; artık saatinden mi şansımdan mı bilmiyorum ama birbirinden ilginç insanlar vardı. Bir çorabın bedenini ararken yanıma 2 tane bayan geldi, çoraplara bakıyorlardı. Birinin elindeki poşet arkadaki çocuk ev patiklerine takılıp yere düşürmüş. Öteki tarafımdaki bir kadın sırtımda çanta varken o dar reyondan geçip büyük bir gayretle kadının düşürdüğü patikleri alıp yerine takarken "Çocuklar giyiyor ya bunları, kirlenmesin" dedi. Acaba o patiklerin orada rafa dizilene kadar hangi şartlardan geçtiğini hiç düşünmemiş mi merak ettim. Umarım aldığı çorapları filan yıkamadan giymiyordur.
Aradığım çorabı bulduktan sonra kasaya doğru giderken 2 tane genç kızın yanından geçtim, kasaya ilerledim, onlar da kasanın yakınındaydılar. Yaşlarını bilmiyorum ama konuşmaları, kullandıkları kelimeler 20 bile olmadıkları hissini uyandırdı bende. Sürekli birbirinden farklı çoraplara sanki görünmez bir el saldırıp önlerinden kapacakmış gibi atılıyorlardı. O anı anlatabilmem çok zor, gözünüzde ne canlandı bilmiyorum, öyle pek bir empatim yok son günlerde. Görünmez olan elle durmadan savaş verirken biri diğerine çorapların dantel modelleri ve hangisinin neyle giyilip giyilemeyeceğini anlatıyordu. Diğeri de durmadan şaşırıyordu. "Çekimde şunu giymeyi düşünüyorum o yüzden en iyisi bu çorap galiba. Seksi de olabilirmiş, öyle dediler." gibi kelimeleri arka arkaya sıralarken opak koyu yeşil çorabımla göz göze geldik. "Umarım sıcak tutar"dan pek öteye gidemedi benim aklımda sıralanan kelimeler.

Dünya herkese göre farklı bir şeyin üzerinde duruyor. Ben siteye girerken, eğer oralardaysa miyavlaya miyavlaya yanıma gelip sürekli 2 ayağı üzerine kalkıp vücudunun yarısını bacaklarıma sürterek yürümeye devam eden beyaz üzerine siyah-gri iri iri benekleri olan sitenin kedisi bence dünyanın üzerinde durması için güzel bir nokta.

25 Kasım 2015 Çarşamba

Bugünün Güzelliği

Bugün şu aşağıda görmüş olduğunuz fotoğraftaki 2 ayaklı canavarımızı ağırladık evde. Sürekli olarak ya gözü ya eli 3 ayaklı canavarımızın üzerindeydi. Kapıda ilk karşılaştıkları an sevinçle birbirlerine bakakaldılar. 3 ayaklı canavar sabahın erken saatlerinden beri (7:30) peşimde dolaşıyordu. 2 ayaklıyı görünce gözleri parlamadı değil ama bir zaman sonra 2 ayaklının heyecan dolu sesleri ve hareketlerinden biraz ürkünce saklanmayı seçti, 2 ayaklı kendi halinde bizi yerken 3 ayaklının bir gözü hep 2 ayaklıdaydı "Gelse bir sevse güzelce" der gibi bakıyordu. 2 canavarımız da ürkek olunca, hevesleri artık sonraki bahara kaldı. 


100 yıl sonra bizlerden geriye ancak kemiklerimizin kalacağını düşününce önemli olan tek şey kalıyor geriye; güzel anılar biriktirmek, kısıtlı zamanımızı huzur içinde geçirmek. Dünyada olan biteni takip ederek pek gerçekleşemiyor bunlar ama kendimizce elimizden geleni yapıyoruz yine de. Kıskançlıklar, ego, hazımsızlık, geçmişe takılıp kalma gibi şeyler yalnızca hayatımıza toksik atık bırakıyor. Aynı anda bütün güzel şeylere sahip olmak mümkün değil. Bunu kabullenmeden yaşamak çok zor, Benim hayatımda bugünün güzelliği bu kareyle çok güzel özetlenmiş. İkisi de az biraz ürkek olsa da tatlı bir heyecan var yüzlerinde.

23 Kasım 2015 Pazartesi

Sahiplenme Duygusu

İyi bir şey mi kötü bir şey mi tam olarak bilemiyorum, yakın bir zamanda ciddi anlamda "sahiplenme duygusu zayıflığı" olduğunu farkettim kendimde. Şimdi böyle tırnak içinde yazınca bunun gerçekten varolan bir terim olduğunu sanmayın, altını çizdim varsayılsın.
Nedenini çözmek için çocukluğuma inmek gerekir mi bilmiyorum. Böyle deyince de sanki bir sorunmuş gibi algıladığım da sanılmasın. Yalnızca neden, nasıl olduğunu bilemiyorum. Ne sevdiğim biri hayatımdan çıkmak istediğinde o kişiye sıkı sıkı sarılıyorum, ne sevdiğim ama kaybettiğim bir eşyamı tekrar bulduğumda dünyalar benim oluyor. 3 yıldır ilk defa yerleşik bir düzenim oluyor. Evi sahiplenme konusunda çok bir performans gösterdiğimi sanmıyorum. Kendi düzenimizi kuruyoruz işte yavaş yavaş. Günümüz şartları göz önüne alındığında, alışık olduğum bir semtte, bu semtin ortalama üstü bir evinde yaşıyorum ama ha bu evmiş ha başkasıymış çok da farketmiyor. Yaşam standardım elbette ki değişir ama daha ortalama bir evde yaşasaydım bu bir dert olmazdı içimde. En fazla Yurtiçi Kargo evde olduğum halde "Geldik ama yoktunuz" notu bırakırdı kapıma, kargoyu evde kimse yokken kapıdaki güvenlik benim yerime teslim almazdı. Mesela biri kedilerime kötü bir şey yapsa, aklımı kaybedecek gibi olurum ama bu bütün canlılar için geçerli benim gözümde. Fazlaca bağımsız bir yapıya sahibim, herkesin de bu hakka sahip olması gerektiğini düşünüyorum. Hariçten gazel okumak değil bu benimki.
Bütün bunları burada paylaşmak ne derece doğru bilmiyorum ama az da olsa bir anonimlik söz konusu, bunun arkasına sığınayım az biraz, hem benim de içinde olduğum bir payda bu sonuçta, salt bir başkasının hikayesini paylaşmayacağım. Tarihlerle aram pek iyi değildir, böyle başlayayım, en fazla aradan kaç yıl geçtiğini yazabilirim. Ortalama insan ömrüne göre çok da uzak olmayan bir geçmişte kör topal devam eden 3 yıllık bir ilişkiyi sonlandırmamdan oldukça kısa bir süre sonra çok yakın bir arkadaşım aradı "Görüşmemiz lazım" diye. Taksim'de buluştuk, çay-kahve derken girdi konuya; "Ben aşık oldum" derken gözlerinin parlaması hala aklımda, 14 senedir ilk defa böyle bir cümle duydum ondan. Şaşırdım tabi, "Kime?" diye sorduğumda tahmin etmemi istedi. Hoca-öğrenci ilişkisini geçeli epey olmuş okulundaki hocası da dahil o sıralar takıldığı birkaç isim saydım ama karavana. Pes edip sorduğumda eski sevgilimin adını söyledi. İlk anda aklıma bile gelmedi "Hangi ...?" diye sorarken anladım. Ne diyeceğimi merak ediyordu ama o an aklımdan tek geçen kızdığında, bilmeyerek de olsa kırdığımı adı gibi bildiği halde en zayıf olduğumu bildiği noktadan parçalayana kadar bel altı vuran bir adamın arkadaşımı ne kadar çok üzebileceğiydi. Tabi her şey bizim ilişkimizdeki gibi olmak zorunda değildi-dilerim öyle de olmamıştır-, yalnızca "Seni üzmesin yeter" diyebildim. Görüşmenin sonrası fecaatti. 3 yılda geliştirdiğimiz bir dil vardı sonuçta ve bu dili 1 aylık ilişkiye yüklediğini gördüm, tek bir söz bile edemedim tabi, "Bu laf, aranızda bir laf eyvallah ama biz bunu şu anlamda kullanıyorduk" diyemedim, tabi daha birçokları. 14 yıllık arkadaşımla yüz yüze son görüşmemiz oldu bu, sonrasında telefon konuşmalarımızdaki sıkıntılı ses tonundan daha fazla görüşmek istemediğini anladım. Arkadaşımla sahip olduğumuz tonlarca ortak arkadaşımız aynı soruyu sorup duruyordu "Kızmadın mı? Nasıl sinirlenmezsin? Ben öğrendiğimde çok sinirlendim" diye ama o göz parıldamasını gören bendim, bundan başka -yeni yeni farkediyorum ki- sahiplenmeyle ilgili de sorunlarım vardı. Kaybetmekten korktuğum için de değil sahiplenmeme nedenim, ben de sizler kadar çok şey kaybettim; dostluklar, çok sevilen yakın aile fertleri, duyulan güven, sahiplenilen hayvan, cüzdan, iş, ders notu, anahtar, çok uzaklara taşınan dostlar, ucundan dönen şanslar... Yalnızca zaten aslında benim olmayanın benimmiş ilüzyonuna inanmadım, kendi yolunda gidenin arkasından el sallayıp uğurladım. 

Bir yerlerde bir aydınlanma yaşadım sahiplenme konusunda bir sorunum olmasıyla ilgili. Sonra taşlar yerine oturdu ve başkalarına anlamsız gelen birçok kararımın, yaptığım eylemin, söylediğim sözün, savunduğum fikrin nedeninin bu olduğunu farkettim. Tek söyleyebileceğim hayatın, bazı anlamsız yükleri taşımak için çok kısa olduğu. Son 2 yılda bile onlarca toplu ölüme şahit olduk, olmadıklarımız da var. Yarın piyangonun kime çıkacağı belli olmaz.

Bu arada geçen gün bahsettiğim en üst kattaki dairenin internetteki ilanı kalkmış ama balkondaki satılık afişi duruyor hala. Belki de artık sadece kiralıktır, o kadarını göremedim. Canım sıkıldıkça internetten satılık evlere filan bakıyorum, bir nevi milletin evini didiklemeye döndü sanırım, evlerin bazıları çok korkunçlukluyken bazıları o kadar "home sweet home" tadında ki acaba hangi şartlarda onca yerleşip benimsedikleri evlerini satıyorlar diye düşünmekten kendimi alamıyorum. 


18 Kasım 2015 Çarşamba

Uyku Bandı-Kahve-Kırmızı Yapraklar

Merhaba.
Son 1 haftadır kullanıp çevremdeki herkese anlattığım şeyi sizlerden esirgemeyeyim.
Her zaman uyku problemi olan biri oldum. Özellikle son birkaç yıldır dayak yemiş gibi denir ya aynı o şekilde uyanıyordum. Geçen hafta sevgili çok uykum varken telefonundan bir şeylere bakınca ışık gelmesin diye yıllar önce teyzemin aldığı ama hiç kullanmadığım göz bandı geldi aklıma. Sabah enerji patlamasıyla uyanınca "Acaba keramet uyku bandında mı?" diyerekten tekrar kullandım ve tekrar ve tekrar... En son ne zaman 1 hafta aralıksız her gece böyle uyudum ve uyandım bilmiyorum. İşin güzel kısmı arkasındaki kafaya geçirilen lastik hafif gevşek olduğundan sabah oluncaya kadar kafamdan çıkıyor ve sabah aydınlığa uyanıyorum. Böylece gece bütün enerjimi toplayıp uyanınca da normalde bir türlü kendimi toparlayıp yapamadığım tonlarca iş hallediyorum tabi.
Enerji bulup yapamadığım tonlarca iş de ev yerleştirmek, öyle afili işler falan değil. Yaklaşık 2 yıldır çok evde durmadığımdan birkaç parça kıyafeti yıkayıp yıkayıp giyiyordum. Hatta öyle ki yazlık mı yazlık bir elbisenin altına kalın çorap, üstüne hırka ya da kazakla kışın da giyiyordum. Kendisi tam bir 'Küçük siyah elbise' anlayacağınız. Durum böyleyken uzun yıllardır öyle pek bir kışlıkları-yazlıkları kaldırma ritüeli yaşamadığımdan şimdi bütün hepsi birden başıma patladı. Uzun süre paketli kaldıkları için hepsinin ayıklaması-yıkanması lazım, havalar serin olunca yıkananlar kurumadığı için de bu iş lastik gibi uzadıkça uzayıp sinirlerimi yay gibi geriyor. Oysa hayallerim vardı.
Şimdilik kendimi sokaklardaki kırmızı yapraklarla avutuyorum, bu evde en çok kullanılan şey olan kahve makinesiyle avunuyorum, kediyle oynuyorum, kurabiye yapıyorum, her gün çöpleri çıkarmayı unutup 2 günde nasıl bu kadar çöp üretebildiğimizi anlamaya çalışıyorum, sabah gözümü ilk açtığımda camdan mavi gökyüzünde küçük beyaz bulutlar görünce seviniyorum, bir kahve daha yapıyorum, yapmam gerekenler bitip yapmak istediklerime sıra geleceği günler için hayaller kuruyorum, ekşideki emlak balonu başlığına bakıyorum, sonra aklıma bizim en üst kattaki 850.000'e satılığa çıkarılan ev geliyor, satılmış mı internetten kontrol ediyorum. Böyle böyle geçiyor günler, uyku bandı, kahve ve kırmızı yapraklar da olmasa geçmeyecek.


9 Kasım 2015 Pazartesi

Sakinliğe Geri Dönüş

Merhaba herkese.
Eve dönmüş olmanın ve önümüzdeki uzun bir süre de bir yere gitmeyecek olmanın mutluluğuyla yazıyorum. 2 hafta kadar önce nikahı, geçen hafta düğünü atlattık, sanırım bu saçma salak ülke gündemi ve gereksiz seremoni silsilesinin yarattığı stresi en iyi atlatabileceğimiz yere gitmişiz balayı için. Caretta caretta'ları, bol bol mavi ve yeşil, tarihi yerler gördük. Balayı için Kaş'a gideceğimizi söylediğimiz çoğu insan "Ne yapacaksınız orada? Hem sezon da bitmek üzeredir, deniz soğuktur" vs gibi tonlarca şey sıraladı. Şu kadarını söyleyebilirim ki hayatımızdaki en doğru kararlardan birini vermişiz. Kaldığımız otele, dönmemize 3 gün kala 15-20 kişilik bir Alman kafile geldi ve biz "Ne kadar da kalabalık oldu otel" diye düşünmeye başladık. Yalnızca 2 gün kaldılar, sanırım oradan başka yerlere geçeceklerdi. Tatil için gitmesi zevkli bir yer ama yaşamayı düşünebileceğimi sanmıyorum. Temelde küçük bir yer olmasından dolayı değil tabi ki ama kışları İstabul'da yazları Kaş'ta çalışan bir arkadaşımız biz gittiğimizde oradaydı ve orada, o cennet gibi yerde insanımızın doğal karakteristiğinin nasıl da bu cennet yerde güzelce yaşamanın önüne geçtiğini anlattı biraz. Sanıyorsun ki ne yana baksan ya masmavi denizi, ya yemyeşil doğayı görmek insanlara biraz olsun yalnızca kendi hayatını yaşamayı aşılar. Tatil için gidenler açısından olmasa da orada yaşayanlar için durum pek de öyle değilmiş.

Cuma gecesi döndük İstanbul'a, Cumartesi yalnızca alışveriş için markete gittik. Pazar günü erkenden kalkıp kahvaltı yaptık, hadi sahile gidelim yürüyüş yapmaya dedik. Amacımız 1 saat kadar yürüyüş yapıp dönmekti. Bolca kedi maması, biraz da köpek maması aldım yanıma. Yolu yarılamadan hepsi bitti tabi. Daha önce çok acıktığından kedi maması yiyen köpek gördüm de köpek maması yiyen kedi görmemiştim. Elimde yalnızca köpek maması ve bana doğru gelen 5-6 kedi olunca köpek mamalarını vereyim bari dedim. Sonra bir yerlerde oturup çay içip azıcık da Marmara denizini izleyelim dedik ama pişman olduk. Sahilde bir kafenin önüne Büyükşehir belediyesi bir müzisyen ekibi kondurmuş, arkalarındaki ada manzarasından memnun kalmamış olacaklar ki Kız kulesi manzaralı bir pano yerleştirmişler müzisyenlerin arkasına. Kafenin arka taraflarına sesleri gelmez dedik ama self servis olan kafede 15 kişilik kuyruğu görünce vazgeçtik. geri dönmeye yeltendik. Eve doğru 10 dakika kadar yürüdükten sonra boş dolmuş geçince Bostancı'da kahve içmeye evrildi planımız. Biz kahveyi içip biraz oturup geri dönene kadar saat 3 oldu ve oturduğumuz yerden çıkınca dışarıdaki deli gibi kalabalık biraz başımı döndürdü. Çok alışmışım az insana, sıra beklememeye.

Tatilde bir de Steinbeck'in Kısa Süren Saltanat'ını okudum. Ağzına vura vura taşlamış diyebilirim. Demokrasi bir şekilde ilerlemiyor ve ağız birliğiyle krallığa geçilmek isteniyor, tabi kıyafetten saraya her şey tiyatro dekorundan farksız oluyor. Arka planda basit yaşayan insanların ihtişam görmek istemesinden, eşek yüküyle vergi ödeyenlerin bu düzeni devam ettirme telaşını anlatıyor. Hikayesini okuduğumuz kral ise aslında kral olmak bile istemiyor ama ülkesinin iyiliği için kendini kral olarak buluyor.Kıkır kıkır gülme modunda değilse, insanın sinirlerini bozabilecek bir eser, ben uyarımı yapayım da okumak isteyen olursa ona göre gardını alsın.




21 Ekim 2015 Çarşamba

Sade Olmak

Cidden çok merak ediyorum sade, sapsade yaşamak neden mümkün olmuyor? Hayatımızın her alanı gösterişli mi olmak zorunda? Dahası her şeyi sade, sapsade yapmak isteyen bir insana gereksiz karışılması neden? Neredeyse 30 yaşındayım, her kararımın sorgulanması, gösterişten, alengirli şeylerden yana olmamamın sürekli bir yoruma açıkmış gibi davranılmasına anlam veremiyorum ve ciddi anlamda sinirlendiriyor artık. Çevreye göre biraz gelenek dışı, bunları yalnızca sırtında yük gören bir insanın işi çok zor. Suriye'den millet kaçabildiği kadar kaçıyor, koca dünyaya sığınamıyorlar, ölüyorlar, kalıyorlar, ülkenin yarısından fazlasının ciddi psikolojik sorunları var ve tedaviye ulaşacak güçleri yok, dünyada genel olarak artan işsizlik var, sokaktan eve, hapisten okula çocuklar taciz-tecavüz-dayak-baskıyla büyüyor, hayvanlar sokaklarda yine çocuklarla aynı sorunları yaşıyor, kışın soğuktan, yazın susuzluktan ölüp gidiyorlar. Gerçekten artık özel dertlerimizi, steril hayatlarımızı bir kenara bırakmasak mı? Kitaplara, bilgiye, sevgiye, paylaşmaya sığınmasak mı? Evdeki fazlalıklarımızı mesela, ihtiyaç sahiplerine vermesek mi? Böyle bir niyetiniz varsa verilmeye-atılmaya kıyılamayan ama yer kaplayan kıyafetler için çok güzel bir yöntem okumuştum bir yerlerde, belki işinize yarar, kıyafetlerinizi askılara normalde astığınızdan farklı asıyorsunuz (askının çengel kısmını önden asıyorsanız arkadan ya da sağa doğru asıyorsanız sola doğru asıyorsunuz) giyip yıkayıp tekrar astıklarınızı bu sefer kendi normalinize göre asıyorsunuz ve mevsim sonunda hangi kıyafetleri aslında hiç giymediğinizi görmüş olup o kıyafeti giymek için "Belki bir gün"ün hiç gelmediğini farkediyorsunuz. Bu yöntemle giymediğim bazı kıyafetleri yeni sahiplerine ulaştırmıştım. İlk başta evet biraz içim gitmişti ama az kıyafetle "Giyecek bir şey bulamıyorum" derdi de azalmıştı ilginç bir şekilde.
Belki daha önce bahsetmişimdir, bilmiyorum, bir arkadaşım İsveç'e yerleşti geçen kış. Stockholm'de baya baya merkez bir yerde ev tuttu. 2 tane kedisi var, birisi "elimde büyüdü" diyebileceğim bir kedi. Çok insan seçer ve bir gün arkadaşım şehir dışındayken kediye yemek-su verip kumunu temizlemeye gelen birine, yatak odasındaki misafir kedinin (o zamanlar misafirdi, kalıcı oldu) yemeğini suyunu vermeye kalktığında saldırmışlığı var. Ön bilgilendirmeyi yaptıktan sonra; kedilerin İsveç'e gidebilmesi için gerekli belgeler zamanında tamamlanamadığı için kediler 2-3 ay kadar burada kaldıklarında ben bakmıştım. Arkadaşım da buradaki evi büyük olduğundan oradaki 45 metrekare evde (Stockholm'de o çevrede bir hayli büyük bir evmiş sonradan öğrendiğimiz kadarıyla) mutlu olamayacaklarından endişeliydi ama korkulan olmadı. 1 insan ve 2 kedi o kadarcık bir evde mutlu mesut yaşıyorlar. Oturduğu binanın bahçelik alanı varmış, cevval olanı sık sık dışarı çıkıp geri geliyormuş. Hatta 2-3 gün bahçeye çıkarılmazsa arkadaşım yattığında yanına gitmeyerek cezalandırıyormuş. İstanbul'da bu olanağı yoktu. Olsa bile bir arabanın altında kalma ihtimali çok yüksekti. Burada 2 oda 1 salon ayrıca 1 ardiyesi olan evine sığamayan arkadaşım orada, o küçücük evde 2 kedisiyle sade bir hayat yaşayıp gidiyor. İmkansız değil anlayacağınız. Dahası belki ondan biraz daha büyük bir evde millet çocuk büyütüyormuş. Tamam Batı'nın küçük evlerini almasak da sadeliğini alsak olmaz mı? Millet, arka bahçesine masasını kurup açık büfe 3-5 şey koyup en yakınlarından en fazla 30-35 davetli çağırıp evleniyor. Biz neden yüzlerce kişiyle öpüşüp kim ne takmış takip etmek zorundayız? Neden bir daha 2-3 kez göreceğimiz insanlarla karşılıklı göbek atmak zorundayız? Aklım bunların hiçbirini almıyor, bir mantığa oturtamıyorum.
Çeyiz serme işi var mesela, anneanneme göre elzem. Millet neden benim kavanozlarımdan donlarıma her şeyimi görsün? Muhafazakarlığımız nerede? 30 yıl önce köyde yaşasam eyvallah, köyden şehir merkezine gidip bir şeyler alma imkanı olan, gördüğü eksiği "çam sakızı çoban armağanı" deyip, muhtemelen bir gazeteye sarıp verirdi ama şimdi internet var, gelip evde bulamasa da kargo şirketleri var. Böyle bir yardımlaşma kültürünün gösterişe evrilmesi neden? Sade yaşamayı nerede nasıl kaybettik bilen var mı?

20 Ekim 2015 Salı

Her Gün Vuruyom Kutu Kutu Passiflora'ya

Yok, o kadar da değil. En son hiç istemediğim nişan yapma olayından bir süre sonra başıma düğün belası sarılınca ve bundan kaçamayınca sevgiliye sitemli gözlerle bakıp bakıp "Bunların hiçbirini istemiyordum ben" diye buğulu buğulu bakmam ve bu halin günlerce geçmemesi üzerine almıştım. Kavga edecek bir şey bulamazsam kendimle kavga ediyordum. Öyle bir nefret hali... Sonra birden (Birden dediğime bakma, 1 hafta boyunca sinirlenip kavga etmediğim şey kalmadı) aklıma Passiflora almak geldi. Sanırım bünyem de alışkın olmadığından (Daha önce ne muadillerini ne kendisini hiç kullanmamıştım) 1 saat geçmeden her konusu açıldığında sinirlerimi zıplatan düğün olayı "Düğüne kadar bıyıklarımı uzatıp sabahında pembeye boyayacağım! Mehehehehhee!" yavşaklığına vardı. Bu cümleyi kurduğumu da ertesi gün hatırlamam ayrı bir yazının konusu sanırım. Kafama da dikmemiştim halbuki, 2 küçük tatlı kaşığı almıştım. O kafa rahatlamasından 1 hafta kadar sonra baktım depreşiyor 1 tatlı kaşığı daha aldım, sinirden uyuyamamadığım bir gece. Dizide filmde bile yastık görse uyuyan birinin sinirden uyuyamaması büyük bir olaydır, lütfen hafife alınmasın.

Aradan aylar geçti ve geldik bugünlere. Cumartesi gününü annemin abartma huyunun etkisini sonuna kadar yaşadım, çeyizler vs geldi, yalnızca 1 su bardağından 18 tanesini ne yapacağım(Başka su bardağı takımları da var üstelik), geri kalan su bardakları takımını nereye sokuşturacağım hiçbir fikrim yok mesela. Ki burada yalnızca 1 bardak çeşidinden bahsediyorum.
Ya da annemin yılın her haftasına 1 nevresim ve saz arkadaşları derneğinin bulucusu-kurucusu olduğunu öğrenmem pek hoş olmadı. Yardıma teyzeler filan da geldi ama kalabalık aile psikolojisi, kimse kimseyi asla dinlemez. "Bu kadar tabağı, tencereyi koyacak yer yok, hepsini açmayın, çamaşır makinesi eski, bir günde 3 kez çalıştırınca 3. de durduğu yerde yere vurarak yeri delip alt kata kaçmaya çalışıyor" laflarımın hiçbiri dinlenmedi. Acı gerçekle karşılaştıklarında hayal meyal söylediklerimi hatırladılar ama nafile.
Bulaşık makinesi de dolaplar gibi silme çanak çömlek ve bardak dolu şu anda. Anneme dinletemediğimden çok büyük bir kısmı benim zevkimin çooook dışında.
Dişim de ağrıyordu 3 gündür, uğraşmadım ben de.

Dün doğum günümdü ama aile efradına göre doğum günüm için sevgilinin 1 hafta önceden rezervasyonunu yaptırdığı yere beni yemeğe götürmesinden daha önemliydi eşyaları yerleştirmem, eşya önemli çünkü; çeyiz ise eşyaların en kudretlisi.
Sevgiliye diş geçirmeye kalkmadıklarından söyleyecekleri laf dillerinin ucuna gelip de yuttuklarındaki hallerini videoya çeksem Chaplin filmlerine taş çıkartırdı.

O kadar zamandır birlikte olmamıza rağmen doğum günlerimizi hep ya ayrı şehirlerde ya da ayrı ülkelerde geçirmek zorunda kalmıştık. Birlikte kutlayabildiğimiz ilk doğumgünü bu üstelik. Ama önemli olan o değil, dediğim gibi eşyadan daha mühim pek bir şey yok şu dünyada, çeyiz ise en başta geliyor bu eşyalar arasında.

Bizim ailenin geleneğidir, ortamda kim yoksa anında dedikodusu yapılır, söyleyecekleri şeyleri az çok tahmin ediyordum ama akşam kuzenimin anlattıkları, sabah annemin beni aradığındaki zırvalamaları ardındaki olayı netleştirdi. Açtım ağzımı yumdum gözümü. "Düğüne kadar bana bulaşanın sünger kadar aklı yoktur" dedim kısaca. İşin kötüsü nikah bu haftasonu olsa da düğün sonraki hafta. Bana yine Passiflora günleri.

Annemin en yeni derdi ise gelin olarak hangi evden çıkacağım. Kendi kendime "Bırak dünyayı, ülkemizde insanlar ne dertlerle uğraşıyorken annemin en büyük derdi hali hazırda uzuuuuuuun zamandır yaşadığım evden çıkacak olmam, üstelik direkt kuaföre oradan nikaha gideceğim". Sanki gelenek görenek umrummuş gibi, sanki ben "Düğün isterim, gelenek görenek isterim" demişim de her şey kuralına göre olsun diye diretmişim ama şimdi kendi mantığıma göre saçmalıyormuşum gibi bir hisse kapılmışlar.
Nişandan 1 hafta önce "Yok ulan size nişan mişan!" diye sokak ortasında bağıracak noktaya gelen ama normalde konuşurken çok alçak sesle, sakin sakin konuşan ben değilmişim sanki.
"Nikahta gelinlik giymeyeyim bari, zaten düğünde giyeceğim, aynı eziyeti 2 kez yaşamak istemiyorum" demem "Aaaa ama olmaz hiç sevmediğin, mümkün mertebe yüzlerini görmekten kaçındığın akrabalar düğün burada olmadığından seni öyle göremeyecek"e gelen bir şeyler zırvaladılar. Nişan sonrası yaşadığım bazı şeylerden, bu musibet akraba kontenjanından gereksiz kımıl zararlısından biri nikahıma gelirse olay çıkartacağımı daha geçen gün yineledim. Sakin insanım ya, diş geçirirler, hem unuturum ben, tabi canım, "gelecekleri varsa görecekleri de var"ın vücut bulmuş haliyim. Günlerdir "Kan benim, damar benim" diyen çocuğun psikolojisinde yaşıyorum. O çocukla empati kuracağım hiç aklıma gelmezdi ama hayat her şeyi mümkün kılıyor demek ki.

Bugünlerde en fazla bu kadar sevimliyim.



 



15 Ekim 2015 Perşembe

İnadına

Kendime bunu neden yaptığımı bilmiyorum, aklımdan hiç çıkmıyor artık. Ankara'daki patlamanın sansürsüz videosunu izledim. Ömrümde ışid vb videolarını izlemiş insan değilim, onu bırak komik kaza videolarını bile yüreğim ağzımda izlerim. Sonuç olarak rüyamda, daha önce hiç gitmediğim Ankara'ya gidiyorum, türlü çeşit musibetlerle uğraşıyorum. Sanırım aynı kazada biri hayatını kaybederken hayatta kalan insan psikolojisine benzer bir nedenden ötürü izledim. Gerçekten emin olamıyorum. Bir insan nasıl kendini de öldürmek pahasına bu yola girer, bile isteye, anlamaya çalışıyorum. Salt cahillik ya da kötülük, kötü olana inanmışlık diyerek kestirip atmak istemiyorum. Kestirip atarsak biliyorum ki her şey daha da kötü olacak. Hayattan, insanlardan soğumamaya çalışıyorum. Böyle zamanlarda hep aklıma bir anda, hiç tanımadığım insanlardan gördüğüm iyilikler gelmeye başlıyor. Bu bana aklımın güzel bir oyunu olsa gerek. İnadına başkaları için iyi bir varlık olma arzusuna düşüyorum. Zaten insalık olarak başka türlü hayatta kalmamız mümkün değil gibi görünüyor.

8 Ekim 2015 Perşembe

Kedili Bitkili Ev

Ne zaman bir yere gidip 1-2 gün kalacak olsam hayvan beslenmeyen bir evse daha gitmeden stres basıyor beni. Sanki az biraz rahatsızlarmış gibi geliyor. Ne bileyim, yaşam alanına kendi kanından olmayanlara yer yokmuş da ben yalnızca misafir değil "aşırı misafir"mişim gibi hissediyorum. Kıyafetlerimdeki kedi tüylerine "onlar benim süsüm", "aaa kedim bana ben evdeyim erken gel diyor" filan diye bakıyorum. Huzur kedide mutluluk bitkide böcekte.

Daha huzurlu bir hayat için de sevgiliyle ekrana bakma etkinliğini azaltma kararı aldık. En ufak bir şey konuşmadan, ya da etkileşime geçmeden yapılan şeyler birlikte zaman geçirme hissi yaratmıyor bende. Şimdilik dizi filmden kıstığımız zamanlarda bu aşağıdaki ikiliyi ortaya çıkardık.




Eğer bu ikiliyi yaşatabilirsek işin boyutunu biraz büyütmeyi planlıyoruz. Nemi filan çeksin diye en alta taşlarla birlikte kömür filan konuyor ama elimizde kömür olmadığından pirinç koyduk. Küçük olan da ilk aldığımda böyle bir kaktüs değildi ama sanırım biraz fazla sulamışım bu şekilde kabak çiçeği gibi açıldı. Eğer ki bunu kotarırsak sonrasında kokedama için kolları sıvayacağız ve olur da onu da becerirsek çıtayı çok daha yükseklere taşıyıp dikey bahçe yapmayı planlıyoruz. Bu arada farkettiğim ufak bir bilgi vereyim, bu küçük olanı kendi saksısından çıkarırken köklerin en güçlü sarıldığı şey filtre kahve yaptığımızda kenara ayırıp toprakla karıştırırım dediğim artıklarıydı. Tam kökün oraya gelmiş ve çoğu o filtre kağıdında kalan kahve artıklarına sarılmış. Baharda evdeki bitkilerin topraklarını değiştireceğim zaman bir kahveciye gidip filtre kahve makinelerindeki artıkları isteyeceğim sanırım.


Kokedama da böyle bir şey

Bu kokedamaları magnetleyip buzdolabına koymuşlar, bazıları ip bağlayıp tavandan sarkıtıyor.

Evlenmeme 3 haftadan biraz az bir zaman kaldı, buketim yok, saçımı başımı nerede yaptıracağımı bilmiyorum ama çiçekle böcekle uğraşmak çok daha güzel geliyor. Sanırım en sonunda çiçekçiye gidip cipsolarla kasımpatıları toplayıp kendim yapacağım buketimi. Saç makyaj işi ise tam bir muamma. Ben sevgiliyi "Gel iki başımıza gidip evlenelim, ne gerek var tonlarca saçma şeyle uğraşıp milleti memnun etmeye çalışmaya" diye ikna etmeye çabalarken o beni düğün de yapmaya hala ikna edemese de razı etti. Neyse ki düğün İstanbul'da olmayacak. Bütün her şeyi kuaför bulma da dahil sevgilinin ailesine bıraktım. Artık beyazın beyazı tenime en bronz allıkları, en koyu fondötenleri, en mavi farları basarlarsa da günahları boynuna. Bütün bunlar tam da dediğim gibi olursa renk cümbüşü suratımı kocaman çerçeveletip hediye ederim, baktıkça vicdanları sızlar.

Bu arada annemlerdeki iki kedimden birini getirdim eve. Alışması biraz zaman aldı. 4.5 yaşında yer yurt değiştirince normal tabi ama genel olarak huzuru yerinde. Diğer kedimi de düğün dernek balayı hengamesini atlattıktan sonra getireceğim. Gelir gelmez evde uzun süre yalnız kalmasın istiyorum. Şimdi sizi biri sokakta gördüğüm olmak üzere kediye boğacağım.









Bu en alttaki kediyi Facebook'ta Üzüm Ve Diğer Şeyler adlı Üzüm ve Ryuk adlı iki kedi ve ev arkadaşları Yeşar'ın hayatından komik kesitleri anlattığı sayfadaki Ryuk'a çok benzettim. Israrla takip ediniz. İnsanın hayatına gerçek bir neşe katıyor.

Bu hayvanlar neden bu kadar güzel çözemeyen bloggerınız Süpersonik Çok Bombastik.

27 Mayıs 2015 Çarşamba

Gelsin Kargalar Gitsin Kediler

Merhaba herkese.

İstanbul'da bir türlü havalar ısınamadı sonra aslında mevsim normallerine döndü "ama bizim normallerimiz şaştığından olsa gerek bu sefer havalar çok sıcak geldi" demeye kalmadan bugün yine yağmur yolu göründü. Sabah uyanır uyanmaz yağmur yağmış mı diye baktım ama henüz yağmamıştı. Sonra yine kafamı yastığa koydum, kedi ağlaya ağlaya yanıma gelince bu sefer de onu uyutmaya çalıştım biraz daha uyumak için ama nafile.
Geçen gün lazer aldık kediye o gün bugündür deli deli oluyor. Bir anda coşup etrafta bizim göremediğimiz şeylere pusu kurup koşuşturuyor. Girmem gereken bazı sınavlar var ve çalışmam gerekiyor ve bana iş yapmak, uzun zamandır yapmam gerekenleri yapmak için insan üstü bir gayret geldi. Sınav zamanı zaten tertemiz olur ya ev, o hesap.

Geçen gün sevgiliyle dövme yaptırdık. Alkollü olması sevgilide ne derece etkendi bilemiyorum ama bir an gaza geldi. Daha öncesinde de konuşmuştuk hatta ne yaptıracağımızı bile biliyorduk. Sevgili matematik insanı bense güzel sanatlara yıllarımı vermiş bir insan olarak ikimizin de ortak noktası olan Fibonacci dizisinin temsili olan sarmalı yaptırdık. Güzel sanatlarda altın oran olarak geçer. Bu aslında benim ikinci dövmem. Teyzem piercing takıyor, ilk dövmemi de birlikte çalıştığı dövmecide yaptırmıştım 2007'de. Bir kez dövme yaptırdıktan sonra devamının geleceği söylenir ya, benimki 8 sene sonra da olsa gerçekleşti. Bu aşağıdaki de Fibonacci sarmalının görsel tanımı.

Fibonacci sarmalı

Son yazımda bahsetmeyi unuttuğum bir şeyi de anlatıp gideceğim. Uzun zamandır balkona kuş çekme organizasyonları düzenliyorum. Çeşit çeşit kuş yemleri vs koydum. Sahile yakın olduğumuzdan tonla martı var, kargalar zaten her yerde, civarda birkaç kumru gördüm ve karşıda eski olduğu için peyzajı tamamlanmış, bol ağaçlıklı bir site var, orada da serçe ve benzeri bir sürü kuş gördüm ve sesleri de geliyor zaten. Gel gör ki uzun zaman bu uçan hayvanatlar bir türlü gelmek bilmediler derken bir karga abone oldu buraya. Her gün gelip bakıyor ne koymuşum diye, derken 2 oldular. Bu ilk gelen karga da biraz cevval bir şey, bir gün balkonun kenarına küçük bir peynir kabında bir şeyler koymuştum, geldi yanına kabı olduğu gibi  kapıp götürdü! Aradan birkaç gün geçti ve bu arkadaş balkon demirine kondu, 2 saniye bakıştıktan sonra ağzından birkaç parça kedi mamasını çıkarıp gitti! Ben tabi sevinçle hayvan sevdiğini bildiklerime ve balkondaki bu organizasyondan haberi olan herkese haber verdim! Bu hayvanlar bu kadar güzel olmak zorunda mı acaba?


25 Mayıs 2015 Pazartesi

Kedili Kedili

Merhaba!

Geçen aylarda artık kedisizliğe dayanamayıp annemdeki 2 kedimden birini buraya getirmeye karar vermiştim ama benimkiler kutuya girmemek konusunda çok dişli (gerçek ve mecazi anlamda) çıkınca ben de kutuya kendiliğinden iki kez giren bir kediyi getirdim. Kedinin hikayesi şöyle; annem iş yerinin yakınında bir yere giderken bir tane kamyonun tekerleğinin hemen yanındaki çamur birikintisinin içine saplanmış küçük bir yavru buluyor. Annem bu tabi, dayanamayıp alıp getiriyor eve. Kedi biraz büyüyünce ateşleniyor ve veterinere yollanıyor. Kedi çok zayıf düşmüş durumda. İğneleri filan yapılıyor, eve gelirken kutunun içinde sanırım bir tür atak geçiriyor ve boynu yamuk ve sağır bir şekilde çıkıyor kutunun içinden. Ben kedilerimden birini almaya gittiğimde veterinerden döneli 2 gün olmamıştı. Kedicik kendi kendine kutuya iki kez girince "Demek ki onun kısmetiymiş" diye alıp getiriyorum. İyi yemekler, iyi mamalarla kısa zamanda toparlıyor. Gerçi duvarlardan, yerlerden hala sümük temizliyoruz ama olsun. Kedinin boyun yamukluğunun asıl nedeni aslında şu anda adını hatırlamadığım bir hastalık. Düzelmiyor (en azından kedilerde) ve denge sorunu var. Biraz yüksekten bırakılınca aşağı düşüyor. İlk geldiği zamanlara göre şu anda çok daha iyi durumda. İlk zamanlar koltuğa bile çıkamıyorken şu anda radyatöre atlayıp dışarıyı izleyip, düşmeden, 4 ayağının üzerinde yere geri atlayabiliyor. Denge sorunu olduğu için tırnaklarını kesmek istemiyorum ama sürekli kucağımıza atlamaya çalışıyor ve oyun oynarken tırnakları artık acı verecek şekilde derinlere batıp çiziyor. Sevgiliyle acı içinde yaşıyoruz. Sanırım biraz da olsa tırnaklarını kesmenin zamanı geldi.




Çok sevgi dolu, hiç huysuzluğu olmayan bir kedi. Yalnızca bazen bulunduğu odada kimse kalmadığını farkedince yüksek sesle miyavlıyor, çocukları ve bebekleri çok seviyor. Genelde çok belirli yerlerde durduğundan kaybolduğunda yerini bulmak da zor olmuyor. Şimdi yalnızca sağır bir kediyle iletişim kurmanın en kolay yolu olan işaret dilini öğretmeye çalışıyoruz. Neyse ki internet denen bir şey var da işimiz çok zor değil.

 
 
 
 

22 Mayıs 2015 Cuma

DAYANIL-A-MAZ ŞEYLER

Herkesin şu hayatta dayan-a-madığı şeyler var değil mi? Kimininki daha fiziksel dünyada oluyor kimininki de daha görünürde olmayanlarda. Hepsi benim canlarım. Hepsinin kendince dünyayı güzelleştirmek amacı güttüğünü biliyorum. Kimininki kendisi için oluyor kimininki bir toplum kimininki bütün dünya için.
Çok ciddi bir giriş yaptım sanırım. Halbuki anlatacağım şey çok yüzeysel bir durum ama bir yemin ettim ki dönemiyorum.

Ben bu satırları yazarken sayın okuyucu, sizler uzaktasınız. Neyse ki öyle. Temizlemeye gelince kocaman gelen ev, içine çok sayıda insan girince küçücük oluveriyor. Kalabalık bir ailede büyüsem de (Teyzeler, halalar, kuzenler, büyükbabalar ve anneler...) gel gör ki kalabalıklar darlıyor beni. İstanbul'da yaşamıyor olsam tahammülüm daha kuvvetli olurdu sanırım. Şu anda evde bulunan, sayıyla 1 adet kedi bile, yine sayıyla 5 insan kalabalığı yapıyor. Ağzındaki oyuncak faresine "Atam tutam ben seni, şekere katam ben seni" muamelesi çekiyor. Ara ara benim önüme koyuyor "Hadi oynat beni, tek başıma yeterince atıp tutamıyorum" diye.

Neyse okuyucu, caaanım okuyucu, anlayacağın üzere son zamanlarda çok kalabalıklara gelemiyorum. Evlenme arefesindeki bir insan için son derece tehlikeli olan bu durum ümit ediyorum ki çok uzun süre devam etmez.

Dün, annem beni alışverişe sürükledi ve kelimenin tam anlamıyla ikimiz de birbirimizi pişman ettik. Alışverişe asıl çıkış amacımız geleneksellikten kaçamadığım bir nokta olan isteme, nişan vs için elbise bakmaktı. Bana kalsa evde zaten bu durumlar için elbisem vardı ama bu gibi durumlarda az da olsa gösterişten uzak kalamayan aile efradına kabul ettiremedim, gücüm yetmedi. Ne zaman alakasız da olsa bir kıyafete el atsam annemden gelen tepki "Aaa! Onu da dene bir, günlük giyersin" oldu. Ben el mahkum sürekli giyip-çıkarma kısır döngüsü içinde debelenirken annem de giyinme kabinlerindeki diğer insanlara dert yanıyordu "Ben bu kızı hiç alışverişe çıkartamıyorum, şimdi istemeye gelecekleri için kıyafet bakarken başka şeylere de baksın istiyorum" diye. Ben kabinden her çıkıp kendimi gösterdiğimde gelen tepkiler "Aaaa evlenmek için çok erken değil mi?" oldu. Birisi durumu abartıp lise mezuniyeti için mi bakıyorsun dedi. 28 yaşında olduğumu söylememi annem yanımda olmasa kendilerini kandırma girişimim olarak adlandıracaklardı. Çok uzattım değil mi? Farkındayım.
Bu giyip-çıkarma kısır döngüsündeyken tam karşımdaki kabinde bir kız şu uzun ve kuyruklu süslü püslü abiye kıyafetlerden deniyordu -konuşmalardan anladığım kadarıyla- nişan için bakıyormuş. Kız var gücüyle söz yapmış arkasından ayrı nişan yapacak, muhtemelen kına da yapacak ve en sonunda düğün yaparak temelde normal bir "yuva kurma" olayını ortalama 5 kademede halletmiş olacak. Ben sevgiliye "Boşver her şeyi, gel iki şahidimizi de alıp şuraya gidip evlenelim" diye kanına girme çalışmaları yaparken dünkü elbise denemeleri sırasında muhabbet ettiğimiz bir kadının müstakbel gelininin 2 ayrı yerde düğün yaptırma ve kınada herkese kırmızı giydirme çabalarını dinledim. Böyle insanlar sanırım gücü biraz eline alınca diktatörleşmeye meyillerini hemen gün yüzüne çıkartıyorlar.

Bir de şu ev kurma hikayesi var ki... Az olsun her şey dedikçe gereklilikler artıyor. Her seferinde sıfırdan ev kurma zorunluluğunda olanlara hayretler içinde bakıyorum. Geçen gün sevgilinin liseden arkadaşıyla eşi ve çocuğu yatıya geldiler. Bebekleri henüz 14 aylıktı ve başka bir yerde kalan her çocuk gibi gece 2 kez kustu ve evdeki sınırlı sayıda çarşafın-nevresimin ve havlunun asla yetmeyeceğini anladım. Ertesi gün 3 posta çamaşır yıkamak durumunda kaldım. Bunun üzerine evlenene kadar kullanmalık 2 nevresim ve çarşaf daha aldık. Her şeyden 2'şer tane sahip olmak geleneksel Türk aile yapısına pek uygun değil canım okuyucu. Ben bunu evlenmeden anladım. Sevgilinin ailesi İstanbul dışında yaşıyor ve buraya geldiklerinde bir süre kalacaklar doğal olarak. Eh o zaman da komşudan çarşaf-nevresim alamayacağıma göre biri kirli sepetinde yıkamaya hazır, biri kullanmalık 2 yatak takımı ancak rezillik çekmekle eş değer oluyor. Yine de minimumda tutmaya çalışıyorum ama dananın kuyruğu nerede kopacak merak ediyorum.

Sevgiliyle çeşitli tatil planlarına giriştik. İlk başta, en son 96'da gittiğim Bozcaada'ya gidelim dedim Mayıs bitmeden ama kısmet olmadı. Şimdi de havalar biraz ısındıktan sonra Van'a gidelim dedik. Sanırım Haziran'ın sonu gibi gideriz.



Evlilik için henüz tarih belirlemesek de her mevsim için ayrı ayrı balayı rotası belirlemeye çalışıyorum. Düğün dernek olayları ne kadar umrumda değilse tatil de o kadar umrumda. Gezip gördüğümüz yerler, ucundan dokunduğumuz yerler çok şey katıyor bize ve bizler o katkıları farkında olmasak bile nereye gitsek içimizde taşıyoruz, tepkilerimize ekliyoruz, başkalarına veriyoruz, günlük hayatımızdaki küçük kararlarımıza bile yansıtıyoruz. Bazen küçük küçük bazen radikal bir şekilde yapıyoruz ama hiçbir zaman geride bırakmıyoruz. Bu deneyimler işte tam da bu yüzden ailelerin birleşmesini vs kutlamaktan daha önemli geliyor bana. Sonradan hayatınıza katılan ama aileniz gibi olmuş kimse mi yok hayatınızda? Hepsini ayrı ayrı kutluyor musunuz ki herkesi toplayıp? "Kim ne giymiş, kim kaç kilo almış, kim ne takmış?"ın etrafında dönen bir kutlamaya tonla para saçmak darlıyor beni. Günlük el yıkama alışkanlıklarını bilmediğim, bir daha en erken 2 sene sonra -belki- göreceğim insanların elini öpme zorunluluğunun düşüncesi bile tansiyonumla dalga geçiyor.

Evet, bu aralar küçük şeyler bile fazla üstüme geliyor. Bütün dünyanın benim pire kadar bile olmayan dünyamdan büyük olduğunu görmeye ihtiyacım var. Kafeye gidip 2 çay içmek, bütün geceyi barlarda geçirip sabaha karşı eve dönmek, bir sanat eserinin yaratılış sürecinde -gerçekte- neler döndüğü bilgisine ulaşamamak, aldığım bir nevresimin üzerindeki  deseni çizen kişinin aslında en başta ne çizmek istediğini ama ticari kaygılardan dolayı yapmak istediği şeyi yapamamanın verdiği sıkıntıyı tam olarak bilememek yetmiyor bana.

Öyle ya da böyle gününün en az 3 saatini tıklım tıkış otobüslerde tıklım tıkış trafikte geçiren insanların ne zaman "Yeter be!" diyecek noktaya geleceğini bilmek istiyorum. İnsanlığın ilk savaşında dananın kuyruğu nerede koptu bilmek istiyorum. Aslında en çok, şu dünyada gemileri yakmaya gerek kalmadan  da hayatta kalınabilecek bir zaman olacak mı onu bilmek istiyorum.



15 Nisan 2015 Çarşamba

BITKISEL HAYAT

Merhaba!

Baştan söyleyeyim; her "normal" insan kadar takıntılarım var elbet, birazdan bahsedeceğim şey son 2 yazıdır bahsettiğim bir şey olacak;
İki sene kadar önce bir anda puf diye ortadan kaybolan bir kot pantolonum vardı, nerede olduğuna dair en ufak bir fikrim de yoktu. Neden yoktu derseniz "Evim de evim" demiyorum. Bir gün evden fatura yatırmaya diye çıkıp üç gün sonra dönebilen bir insanım. Haliyle orada burada çeşitli eşyalarım kalıyor. Diş fırçası endüstrisinin yükünü tek başıma sırtladım, evinizde tanımadığınız bir çorap varsa size de uğramışım demektir, kahvenizi bitirdiysem de haber edin bir dahakine telafi ederim. Hal böyle olunca geçtiğimiz günlerde bir arkadaşım önceki yaşamımda hippiliğe doyamadığıma kanaat getirdi. Neyse daha fazla uzatmanın anlamı yok. Hayatıma bir pantolon eksik devam ettim iki sene. Yerine yenisini de almadım. Hayat bir pantolon eksik de devam edilebilinen bir şey. Birkaç gün önce annem arayıp müjdeli haberi verdi, pantolonum çıkmış ortaya. Kedisi bol bir evde yaşadığımızdan -kedilerle yaşayanlar bilirler, kedilerin temiz çamaşırları ne kadar sevdiğini- bir gün pantolonum temiz temiz çamaşır sepetinde benim onu almamı beklerken bir kedi tarafından annemin dolabının arkasına devrilmiş(Tahminimizce). Dolap da çok ağır ve büyük olduğundan sürekli çekilip arkası temizlenemiyor. Evdeki büyük temizlik sonrası pantolon ortaya çıkıyor ve iki senedir ertelediğim pantolon alma ihtiyacım da böylece sıfırlanmış oluyor.

Sıra geldi asıl güzel konuya; geçen Haziran ayından beri sevgiliye söylediğim bir şey vardı "Şu balkona rengarenk çiçekler alalım!". Alalım da çeşitli nedenlerden (neden acaba!?!) evde sürekli durulmuyor bu nedenle çeyizimin en önemli iki parçası olan kedilerimi de getiremiyordum. Kedilerimi hala getiremiyorum aslında ama çiçeklerin kediler kadar ilgiye ihtiyacı olmadığı da bir gerçek. Dün sonunda dayanamadım ve çiçekçinin önünden geçerken iki tane çiçek aldım. Aşağıdaki fotoğraftakinin şakayık olduğunu söyledi aldığım yer ama çiçek isimleri konusunda çiçekçilere güvenmeyi, Gerbera'ya Kasımpatı diyen onlarca çiçekçiden sonra bıraktım . Bilmiyorum belki de bir bağlantıları vardır ama bana tek tek anlatmaları lazım bu şunun türlerinden biridir diye.



Bu fotoğrafı dün eve gelir gelmez çektim, çiçek şu anda bile daha iyi bir durumda. Rengi, ışığı bu kadar kötü bir fotoğraf koyup sizlerin gözlerini yorduğum için sizlerden de, hakkını yediğim çiçekten de özür dilerim.

Bu arada çiçekler bitkiler konusunda bilgim sıfıra çok yakın. Yalnızca vazo çiçeklerim oldu şu ana kadar ama onlara da iyi baktığımı söyleyebilirim. Bu konuda da şu siteden yardım almaya karar verdim; gerçekten çok güzel tane tane anlatılıyor her şey. İlginiz var ama bilginiz yoksa aklınızdaki yüzlerce soruya cevap bulabilirsiniz. Site çok fazla kullanıcı dostu değil ama biraz karıştırmayla geniş bir yelpazesi olduğu görülüyor.
Sevgili Cuma günü temelli olarak Türkiye'ye dönüyor ve biz de az önce bahsettiğim siteden uygun ortam yaratıp bakabileceğimiz çiçeklere karar veriyoruz. Şimdilik bakımı biraz zor olan çiçekleri bir kenara koyup bakımı kolay olanlara yöneliyoruz. Sayıyı da sınırlı tutuyoruz ki çiçek katliamı yaparsak olabildiğince az hasarla kurtulalım.

Bu arada mutfaklarda hiç hoşlanmadığım şeylerden biri de şu doğalgaz borusu. Vanası olduğundan kapatılamıyor, ben de yılbaşından kalan süslerden birini buna sardım. Burada öyle çok belli olmasa da o şekiller aslında çam ağacı. Gövdesi falan da var ama belli olmuyor. Aşağıdaki fotoğrafta biraz daha belli oluyor ama sanırım.


Fotoğrafın kenarından görünen benim omzum ve kolum ama sabah yeni uyanmış halimle kimseyi korkutmanın alemi olmadığından kırptım fotoyu. Rica ederim.


Çiçeksiz hayat çok bayat diyen bloggerınız Süpersonik...

17 Mart 2015 Salı

SIZ DE RADIKALLESTIREMEDIKLERIMIZDEN MISINIZ?

Son yazımda bahsettiğim blog sayfasını takip ettikçe iyice gaza gelmelere başladım ben, içten içe, bizlere dayatılan tüketim çılgınlığına isyan ediyormuşum da kulak tıkıyormuşum, kulak tıkadıkça kendimden soğuyormuşum onu anladım.

Son yazdığım yazıdan beri (aylar olmuş) kademeli olarak radikal değişiklikler oldu hayatımda, dahası da yolda.

Yılbaşından önce yazmışım en son. Yılbaşında tüketimi olabildiğince az yapmaya çalıştım; süsler şunlar-bunlar... Yaptığım ve aldığım süsleri de saklayıp daha sonra kullanılmak üzere köşeye ayırdım. Siyah kartondan yapıp kurdeleye yapıştırdığım origami çam ağaclı süsü mutfaktaki radyatöre dolayıp süs olarak kullanıyorum hala. O parti şapkaları, önünde foto çektirmelik duvar süsleri daha sonra da lazım olacak zaten. (bkz: Süsleme bizim işimiz)

Yine bir önceki yazdığım yazıda bahsettiğim kot pantolonu ise hala almadım. Elimdekilerin şekli değişmeye başladı ama zaten tüketimin hastası değilim. (bkz: Pantolon bulamıyorlarsa elbise giysinler) Elimdeki kıyafetleri bitireceğim. Zaten alışveriş meraklısı teyzelerim var, alıp bir şekilde kullanamadıkları ve çok da güzel kıyafetlerini bunu sen giyer misin diye veriyorlar, hatta birkaç tanesini giyerken görenler nereden aldığımı sorup duruyor ne zaman giysem. Hiç kardeşim yok ama 4 tane teyzem var, durumu anlatmama yeterli olmuştur sanırım.



Hayatımdaki bir diğer değişiklikse sevgiliyle evlenmeye karar verişimiz oldu. Henüz belli bir tarih yok, iş için 6 aydır ara ara Türkiye'ye dönmeli yurtdışına gidiyor. Birkaç ay daha böyle devam edecek. Her ikimizin de ailesinin genel tepkisi "Sonunda seni ikna etti" yönünde seyrediyor, arkadaşlarımsa "Yani sen şimdi ciddi ciddi evleniyorsun!?" tepkilerini hala devam ettiriyor. 3 ay oldu biz karar vereli ama hala alışabilmiş değiller. "Hayatta evlenmem" diyen biri değildim ama bende hiçbir zaman öyle bir niyet görmedikleri için onların şaşırdıkları kadar şaşırmıyorum. Sevgilinin babasının yorumuysa en güzeli "Sizin nüfus cüzdanınız yok mu?" Sevgili bunu anlattığında içimde bir sevinç patlaması oldu, annesinin tepkisinin anneanneminkiyle aynı olduğunu anlatana kadar "Olmaz öyle şey; gelenekler var, büyükler var..."
Zaman geçip sevgiliyle oturup ev kurmak için alınacaklar, eksikler hakkında konuşurken şu anda sahip olduğumuz eski de olsa (bazıları ailesi evlerini yenilerken oradan gelen buzdolabı, çamaşır makinesi, kıyafet dolabı gibi şeyler) hiçbir şeyi bozulup kullanılmayacak hale gelene kadar yenilememeye karar verdik. Sevgili 4 yıldır yalnız yaşıyor ve bu zaman zarfında zaten ihtiyaçtan aldığı şeyler de var. Ben de çeyiz olarak iki kedimi, anneannemin bizleri evlendirme aşkıyla yanarken hazırladıklarını vs getireceğim. Biz konuşup bu kararı verdikten sonraysa zincirlerimi kırmışçasına yaşadığım özgürlük hissinin mutluluğuya oturup 10 dakikalık bir nutuk çektim, kapitalizme orta parmağımı gösterdim, beyaz eşyacıların önünden geçerken "Bedenime de ruhuma da asla sahip olamazsınız!" dedim. Dedim de yine de hala ufak tefek eksikler var, yok değil. Sıfırdan bu işe başlayanlara inanamıyorum şu anda.