30 Kasım 2014 Pazar

YAPMAK YA DA YAPMAMAK; ALIŞVERİŞ

Çok fazla yazıp başınızı ağrıtıyorum değil mi? Yapacak bir şey yok, ben de böyle bir insanım işte. İyisiyle kötüsüyle kabul etmek lazım herkesi.

Geçtiğimiz günlerde bir arkadaşın doğum günü için toplandık, normalde mutlaka birilerinin bir işi çıkar, nadiren de olsa kalabalık olarak toplanabiliriz. Bu sefer de uzun zamandır elde edemediğimiz bir çoğunluk oluşturduk. Özlemişiz birbirimizi, "eh yılbaşında da toplanalım madem" dedik ama kimsenin evi bu kalabalığı kaldıracak kapasitede değildi. Evi büyük olan birinin de evi ters bir yerde kalıyordu, benim de yılbaşında, normalde aram olmamasına rağmen "rakı-balık" restoranına gitme planlarım vardı sevgilimle. Herkes toplanmaya niyet edince yılbaşı programını devralmış bulundum. Sevgili de seve seve kabul edince "haydi bizde toplanalım" dedim. Yaklaşık 10 kişilik bir plan hazırlığına giriştim. Yemek-tatlı-alkol-eğlence-yatma planı yaparken listelerin içinde buldum kendimi. Ne yaparsam yapayım 1 kişi açıkta kalıyordu, yatıracak yer bulamıyordum, bir arkadaşın "bende iki kişilik şişme yatak var, arabayla geliriz zaten taşıması dert olmaz" demesiyle bütün sorun hallolmuş oldu.

Ben, bütün bu listelerin içinde kaybolurken artık ailemizden biri olmuş, anneannemin ne zaman teyzemin başka bir arkadaşıyla tanışsa "hiç onun gibi değil" deyip onun gibi beğenemediği arkadaşının önümüzdeki "1 yıllık projesi"ni gördüm.

Projesinin, kendi cümleleriyle kısaca açıklaması; 

"1 Aralık 2014-1 Aralık 2015 arasında hiç bir şey satın almamaya karar verdim. Her ne kadar az para kazanıp kıt kanaat yaşasam da bu karara beni götüren sebep kendi bütçemle ilgili değil daha çok dünyayı nasıl tükettiğimizi görmek ve alışverişin arkasında yatan psikolojik tatminle ilgili."

 Blog sayfası için buraya; ALMADIM , facebook için buraya; ALMADIM .

Tabii zamanla daha çok şekillenecektir hangi ihtiyacın nasıl halledileceği, zaten amaç da gerçek ihtiyaçlara alternatifler yaratmak. Blogunda ve facebook sayfasında bu yola baş koymuş insanlarla ilgili sayfalar, bilgiler de paylaşıyor. En azından kendi tüketim çılgınlığınızı bir gözden geçirmek istiyorsanız tavsiye ederim.


Ben baktım da ne oldu?

Projeyi görmemin ertesinde 2 gündür hastalıktan dolayı yerimden kalkamamış olmanın bana verdiği yetkiye dayanarak dışarı çıkmıştım, başta her şey güzeldi derken kitapçıya girdim, girmez olaydım...
Güzel sanatlar okumuş ya da sanata ilgi duyan birçoklarının okuyup sevdiği "Görme Biçimleri"'nin yazarı John Berger'ın Sanat ve Devrim adlı kitabını gördüm. Açtım baktım, sayfalar kurabiye gibi ağızda dağılıyor kasaya doğru seğirttim, sıra beklerken (evet, kitapçıda kasa kuyruğuna girdim =D) gözüm birbirinden güzel kartpostallara takıldı. İsviçre'deki kuzenime, Ürdün'deki sevgilime ve İsveç'teki arkadaşıma (Hepsi de geçen sene bu zamanlar yanımdaydı!) birer kartpostal aldım. Çıktım şampuan almak için Gratis'e girdim ama Gratis dediğin dipsiz bir kuyu, çıkabilene aşkolsun. Fazladan sadece sabun ve ojeyle kurtardım neyse ki. Eve geldiğimde kendimi neredeyse kutluyordum, utanmam da yok, n'apalım. 

Kahveniz Nasıl Olsun?

Bugün de internetlerde gezinirken istanbul coffee festival'e rastladım, tarih aralığına bakmamla gözlerimin parlaması bir oldu. Bu tür şeyleri genelde en iyi ihtimalle 1 hafta geç görürdüm ama bu sefer yetişmiştim. Gözlerimin parlamasının bir diğer nedeni de yılbaşı hazırlıkları için sevgiliyle Eminönü'ne gitmemiz gerekiyordu ve tarihi zaten belirlemiştik ve o gün sabahtan buraya gidip çıkışta da Eminönü'ne gitmek güzel bir plan oldu.
Biliyorum orada gözüm dönecek, sonra da Eminönü'nde cilasını atmış olacağım ama yılbaşından sonra durum değerlendirmesi yapmayı düşünüyorum, bu kutlama içn ne kadar gereksiz şey yapmışım, ne kadar gerekli şey yapmışım...

"Almadım" projesini görmem aslında bir nebze olsun kendime dur dememe neden oldu, hiç olmadı değil. Ev süslemek için daha çok elimdeki şeyleri değerlendirmeyi düşünüyorum, hediye paketleme olayını da zaten yıllardır bu şekilde hallediyorum (geçen sene yılbaşını saymazsak).
Küçük küçük kendime sınırlar çizmeyi düşünüyorum artık... Önümüzdeki 6 ay hiç makyaj malzemesi almasam da olur mesela.
Kıyafet alışverişiyle zaten aram yok. Geçen seneden beri 1 tane kot pantolon alacağım, siz düşünün gerisini.
Beni en çok zorlayacak olan şey kitap olurdu sanırım, e-kitap okuyabilirim ama istediğim kitapları bulabilir miyim bilmiyorum.
Bir de kahve tabii. 1 hafta kahvesiz kalsam kimse beni tanıyamaz.
Beni yakından tanıyanlar "1 hafta mı?Ehehehhehe! İyi yalancı çıktın sen de hee!" diyebilirler, bense buna iyimserlik derim. Rica ediciğim gelmeyin üstüme.

Elbisesiz gezip kahvesiz gezemeyen bloggerınız Süpersonik kaybolduğu listelerinin arasından bildirdi.


14 Mayıs 2014 Çarşamba

HAYATTA KALANLAR KULÜBÜ

Geceden beridir uyku yok gözümde. Yatıp uyumaya çalıştım, hep aynı kare geldi gözümün önüne; belki görmüşsünüzdür, Soma'daki madenden çıkarılanları endişeyle bekleyen yaşlı bir teyzenin olduğu fotoğraf. Teyzenin yüzü gitmiyor gözümden.
Kadınları töre, namus davası, kıskançlık öldürüyor, kocaları-babaları maden göçükleri, çocuklarla hayvanlarıysa bütün bunlardan sıyrılıp hayatta kalanlar kulübü üyeleri yurdum insanı. Nerede ipin ucu kaçtı ki böyle? Dünyanın geri kalanından kopuk bir insan değilim, ne olursa olsun eğlenceye devam insanı da değilim. Keyfim kaçar kanayan bir yara gördüğümde. Koca ülke dört bir yanından kan kaybederken uyku da kaçıyor haliyle. Kafa dağıtmak için mutfağa girip sevgiliye elmalı turta yaptım, bir dönüp haberlere bakayım dedim 'Durum vahim!' diyen adamla karşılaştım, üstüne başka Soma haberleri....
Öğlen de çok yakın mesafeden ağzına isabet eden gazdan dolayı kanser olup hayatını kaybeden Mehmet İstif haberleri vardı; bu kadar değersizse onca insanın canı ne bok yemeye özgürleşme adı altında kıyma makinelerinden geçiyoruz anlayabilmiş değilim. Başımızın daha az ağrıyacağı kölelikten hallice bir sistem kuralım gitsin. Özgürlük, insan hayatı gibi kelimeleri de tabulaştıralım çünkü şu durumda iyice can sıkıcı olmaya başladı bu kavramlar.



Bugün hava sıcak olacakmış İstanbul'da ama bahar kime gelir orasını ben bilemiyorum.






12 Mart 2014 Çarşamba

ANORMAL

Neredeyse 300 gün komada kalan genç bir insan için "Ekmek almaya çıkmıştı" ifadesi, savunmaları batıyor en çok. Farzet ki direnişe katılmak için çıktı sokağa, ne çıkar? Hayatının son 269 gününü yaşayamadı bir genç. "Genç" diyorum bak, kaç tane daha 269 gün yaşamıştı ki? Annesini düşündükçe iyice fena oluyorum; diğer çocukları için hayatta kalmak zorunda kalacak ama içinde hep kaybettiği çocuğunun ağırlığını yaşayacak bir kadın... Bir yükü ne kadar taşırsan o kadar ağırlaşır ya, o 16 kilo kaç kiloya dönecek bir annenin, babanın, kardeşlerin yüreğinde?

Ve hala gereksiz savunmalar "Ekmek almaya çıkmıştı".  Direnişe katılmak için çıksa ölmesi bir derece normal mi olacaktı? Diğer kaybettiğimiz gençlerimizin ölmesi bir derece daha mı normal?

Hasta olduğum için aldığım ilaçların etkisiyle biraz sersemim, cümlelerim darmadağın, farkındayım. Yazarak biraz olsun sindirmeye çalışıyorum. İdare edin. Gerçi sindirmek de istemiyorum içten içe, sanki sindirmeye çalışmam çok normal...

7 Mart 2014 Cuma

DENİZE HAÇ ATMA TÖRENİ VE ÇEŞİTLİ UÇUP KAÇMALAR

Gönül isterdi ki daha sık yazabileyim, anlatayım edeyim filan ama olmuyor be sevgili okuyucu. Vaktimin çoğunu dışarılarda geçiriyorum; en son kedim, ben evden çıkarken montumu giydikten sonra atkı vs bakarken bana hafiften hırlayarak tepki gösterdi, daha sonrasındaysa "Bu akşam da eve gelmeyeceksen bir daha gelme" bakışı attı. Bir hafta sonra eve döndüğümdeyse hiç trip atmadı neyse ki. Küçük kafalı, koca götlü kedimi anneme emanet ettikten sonra içim rahattı ama birkaç gün sonra "Seni çok özledi, hiç keyfi yok. Bi'  heveslenip bana göbek açtı dün ama sonra sevdirmek istemedi" dedikten sonra eve dönmek farz oldu.

Bütün bu yazmadığım zamanda birçok şey yaptım ama hepsini anlatırsam ben yazarken, siz okurken sıkılırsınız. Bol fotolu, kısa anlatımlı bir yazı olacak sonrası.

İlk olarak 6 Ocak'ta Fener Rum Patrikhanesi'ne gittim. İsa'nın doğumunu kutlama töreni vardı. İlk önce patrikhanedeki ayini izledik arkadaşım S. ile. Bol bol foto çektik. Zaten arkadaşımın ödevi için gitmiştik. Erkenden gittiğimiz için  başlarda o kadar kalabalık değildi, saat 11 gibi Yunanistan'dan gelen grupla içerisi dolup taştı, içeride tütsü yakıldı, kim ve ne olduğunu bilmediğim 3 tane tören kıyafetli genç patriğin yüzüğünü öptü. Sonra da aşağıya haçın denize atılacağı yere gidip iyi bir kare yakalayabileceğimiz bir yere kurulduk. Orada da yaklaşık 2 saat kadar bekledik çünkü ayin bitmeden çıkmıştık. Son 1 saatteyse teknelerde o soğukta üzerinde sadece mayosu olan insanlar bekledi. Onlar üşümedi ama bizler onlara baktıkça daha çok üşüdük. Bir tekneden diğer tekneye demorolize etme taktikleri uygulandı "Kolibasili! Kolibasili!" diye. Atlamayın siz, ölürsünüz mazallah demek istediler. (Gülüşmeler)
Daha sonra patrik gelip haçı attı denize, teknede bekleyenler denize atladılar, haçı çıkaran da sonrasında ödülünü almıştır herhalde patrikten.
Bu foto da ayin sırasında çektiğim fotoğraflardan biri.



Ocak sonunda Salt Galata'daki Arşivi Parçalamak: Bir Osmanlı Ailesinde Temsil, Kimlik, Hafıza sergisine gittim. Eğer gidebilecek durumdaysanız gidin, gezin, 24 Mart'a kadar sergi devam ediyor. Kesinlikle pişman olmazsınız vakit ayırdığınıza. Bol bol mektuplar, aile fotoğrafları vardı. O dönemin günlük hayatına çok yakından tanıklık yapmak gibiydi.

Mektuplar, kartpostallar...


Aile albümlerinden seçkiler...


Sütoğlan ismini verdiğim fotoğraf.


Bana en ilginç gelen bölümlerden biri; Sol tarafta evin hanımının dinlediği plakları sergileniyor (zaten sergi salonuna girince yine evin hanımının kullandığı leylak kokusu geliyor ilk olarak insanın burnuna); Sağ taraftaysa evin kızı evlenince tutulan çeyiz için alınan eşyalar ve tutarlarının bulunduğu liste defteri var. Duvardaysa çeyizden parçalar olduğunu tahmin ettiğim kumaşlar...


Daha sonrasındaysa çok müthiş bir köpekle tanıştım; Leo! Bir arkadaşın çalıştığı galeriye ziyarete gittiğimde tanıştım Leo'yla. Kendisi beremden gözlerini alamayıp illa da oyun isteyince kendisini öpebilmek için tuzak kurdum. Geçenlerde o galerideki bir sergi açılışına gittiğimde başka bir beremin ipinden tutup beni galeride dört döndürdü, kalabalığı görünce iyice şımarmıştı tabi. Şımarsın, çok yakışıyor!


Daha sonrasındaysa İstanbul Modern'de Komşular sergisine gittim. İçeride fotoğraf çekmek yasak, malumunuz, Levent Çalıkoğlu'nu mail yağmuruna tutarsak belki okur ve kaale alır da fotoğraf çekebilmeye başlarız içeride.

Her neyse sergi salonuna ilk girişte Fahrettin Örenli'nin duvarı karşılıyor sanatseverleri. Bir nevi taşlama duvarı; ama ne taşlama... Yıllardır böylesini görmemiştim diyebilirim. Şimdi burada anlatırsam halkı isyana teşvikten tutun da dini değerlerle alay etmeye kadar geniş bir yelpazede tiblerler herhalde. En çok hoşuma giden göndermelerden biriyse kapı göndermesiydi. Özetle; "Uzun zaman önce birisi, bir duvarda açık bir kapı çizdi ve bu gelenek devam etti ama kimsenin aklına o kapıyı kapatmak gelmedi" diyor. Hatırladığım kronolojik bakımdan en eski açık kapı göndermesi Velasquez'in Las Meninas tablosuydu. Bu tabloya kafayı takanlardan en ünlüsü Picasso'dur. Daha sonraları birçok yorumlamasını yapmıştır. Las Meninas tablosuysa bir hayli ilginçtir, her yerinden semboller, göndermeler, ikilikler fışkırır. Tam bir entrika yumağı. Kısaca özetlemeye çalışayım resmin altında;


Bu da Picasso'nun Nedimeler tablosu.


Sol taraftaki koca tuvalin arkasındaki ressam Velasquez. Üzerindeki de saray ressamlarının giydiği üniforma ama o sırada Velasquez aslında saray ressamı değil. Küçük prenses (tahmin edileceği üzere bej rengi elbiseli olan) ve tabi peşinden nedimeleri odaya annesi ve babası, Velasquez'e resimlerini yaptırırken (Kral IV Philipe) odaya dalmasıyla açık kalan kapıdan bakan kişiyse saray erkanından ve kralla kraliçeyi gerçekte görmediğimiz halde orada olduğunun sağlamasını yapmamızı sağlıyor. Pozisyonundan gidiyor mu geliyor mu çok da belli olmuyor ama varlığı yeterli. Kralla kraliçeyi ise aslında kapının solundaki aynadan görüyoruz. Oda ise gerçekten varolan bir oda ve duvarlardaki tabloların da hangi tablolar oldukları biliniyor. Kapının üstündekiler Rubens tabloları olması lazım. Bu durumda Velasquez bu tabloda Rubens reprodüksiyonu yapmış oluyor. Onu da onlarca farklı ressam yeniden ve yeniden yorumluyor ama bir Allah'ın kulu da çıkıp kapıyı kapatmıyor. Bizim ailede "Kapısız köyden mi çıktın?" derler, o hesap.

Biraz uzunca bir yazı oldu farkındayım ama yine Komşular sergisinden başka bir dikkatimi çeken eserden bahsedip gideceğim; Adib Fattal!

Sinematur.com 'dan aldığım bir görsel; İşte size ayrıntı ayrıntı, çizgi çizgi, renk renk, nokta nokta şehirler! Ne kadar süre durup inceledim bilmiyorum. Zaman kavramını birazcık kaybettim bu çalışmalar karşısında.


Komşular sergisiyse 8 Mayıs'a kadar ziyarete açık. Güzel bir haberle de bitireyim artık, yeteri kadar uzattım zaten yazıyı; İstanbul Modern'e 8 Mart'ta bütün kadınlara giriş ücretsiz! Ayrıntılı bilgi için tıklayın bakalım =)


Fellik fellik gezen bloggerınız Süpersonik, kuyruğu yanmış kedi gibi ortalıkta gezinmeye bir ara verdiğinde bildirdi.