17 Mart 2013 Pazar

Moda?

İlk keşfettiğim moda blogu, şimdi bir blog üzerinden çalışmasa da The Sartorialist'ti. Takip etmeye başladıktan bir süre sonra bir gazetede haberini okuyunca "aaa ünlüymüş bu meğersem!" demiştim ama hala ününün sınırları nedir ne değildir benim için belirsiz. Kendini tanıtması blog sayesinde mi oldu yoksa zaten bu işin bir hayli içindeydi de blog bir gönül eğlencesi miydi hiçbir fikrim yok. Kaldı ki moda hakkında da bir fikrim yok. Genel olarak bir elbise vs alacaksam tek bir kriterim var "On yıl sonra üzerimde bu kıyafet varken çekilmiş bir fotoğrafımı gördüğümde düşüneceğim şey ne olacak?". Bu biraz, klasik tarza yönlendirse de renklerle aram iyi olduğu için kullanmaktan çekinmemem biraz durumu kurtarıyor. Hayatımın neredeyse hiçbir noktasında tutucu olmayan ben, konu modaya, kıyafetlere falan filan gelince kendi muhafazakarlığımdan ödün vermiyorum. Moda olan şeyleri kullanma, moda olan yerlere gitme gibi bir derdimin olmaması da aslında yaptığım işle biraz tezat kaçabiliyor ama çok değil neyse ki.

Şu yazacağımı bir moda bloggerı görse, ne varoşluğum kalacak ne bir zevksizlik abidesi olmam ama üzerinden etiketini sökseniz bir Hermes Birkin çanta ile Accesorize çantalarını birbirinden ayıramam sanıyorum ki. Bana renk olsun, desen olsun... Anna Piaggi denemesi yapmıyorum elbette, yoksa beni mutlaka gazete sayfalarında "mahallenin delisi" başlığında görürdünüz, aslında yarı yarıya da olsa tanış olurduk, fena mı?

Aslında derdim bambaşka... Hani böyle yan ürünler, desenler filan moda olur ya, onlara feci kıl kapıyorum. Bunlar da şu an için zımba, kurukafa tarzı şeyler. Geçen gün kırklarının ortalarında bir bayanın kafasında, kafasının yarısı büyüklüğünde parlak ve altından yine parlak boncuklar sarkan kurukafa şekilli bir toka gördüm, bir an nerede olduğumu unutsam da çabuk toparladım ve azıcık da olsa sevinmedim değil, iş bu çılgınlık noktasına varınca demek ki düşüşe geçecek, ekonomi gibi işte, zirveye vurduktan sonra düşüşe geçiyor. Başta pek yoktur, tek tük görmeye başlarsın, sonra bir anda her yerden çıkmaya başlar ve sonra düşüşe geçer...
Bu aşağıdaki fotoğraf da durumu açıklıyor bence...


Fotoğraf: Scott Young/Punk Rock Fruits

16 Mart 2013 Cumartesi

DİZİLER GERÇEK OLSA?

Diziler gerçek olsa -The Walking Dead ve varyasyonlarını tenzih ediyorum- güzel olmaz mıydı azıcık? Seyirci kaybetmeyi göze alıp gerçekçi devam eden ve tatmin etmeyecek kadar normal bir sonla biten diziler belki cazip gelmez insana, sonuçta çoğu kişi biraz da olsa kendi tekdüze, sıkıcı gerçekliğinden uzaklaşmak için izliyor dizileri. Büyük başarı öykülerini izleyip "Acaba benim de....?"yle başlayan sorular ardı arkasına sıralanıyor. Sıradan gerçeklikleri  en iyi şekilde yansıtıp büyük bir başarı kaydeden dizilerin başında Seinfeld geliyor benim için. Tamam, kabul, Kramer gibi bir komşuyu kimse istemez hayatında, Costanza kadar içten pazarlıklı bir insanla zorunda olmadıkça aynı masaya oturmam bu nedenle bana göre o kadar da gerçekçi değil vs diyorsanız biraz durup etrafınızdakilere bakın -hatta kendinize-, ben düşündükçe daha çok ortak nokta buluyorum, hem bu insanları seviyorum da...
Ya da Sex And The City... Gerçekte dört tane birbirine alabilidiğine zıt karakterdeki kadının ilişkilerini bu kadar yakınken bu kadar uzun sürdürebilmeleri mümkün mü dersiniz? Olabilse güzel olmaz mıydı?

Peki ya onların evlerine sahip olsak? Hangisinden yana olurdu tercihiniz? Architizer'da NY'da geçen birkaç film ve dizideki evlerin planları çizmiş İspanya'lı bir sanatçıya yer vermiş . Diğerlerine bakmak için yukarıdaki linke tıklayabilirsin, aşağıda da birkaç örneği var;





11 Mart 2013 Pazartesi

BİTTİĞİNE SEVİNİLEN GÜN

Benimki birkaç saat önce bitti!


Sola bakınca...
Herkesin hayatında muhakkak en azından bir tane vardır bunlardan.
Bugün öğlen arkadaşım H. aradı. Bir süredir devam eden, farklı boyutlara taşınıp şekil değiştiren irili ufaklı başetmeye çalıştığı sorunları var, bugün de bir şeyler olmuş morali çok bozulmuş, havası değişsin azıcık diye dışarda buluşalım dedim. Akşam 5 gibi Kadıköy'de buluşmaya karar verdik.
Ben Kadıköy'de, metrodan çıkıp kafamı bir kaldırdım dışarısı kıyamet gibi kalabalık. Pazar günü olmasına verdim başta ama sonradan öğrendim ki benden az önce miting varmış Kadıköy'de, bir de üstüne maç eklenince (Pazar'ın değerini 3.14 almayı unutmuyoruz) sonuç "kıyamet" çıkıyor.


Sağa bakınca...
Benim de aklıma daha önceden konuştuğumuz bir yer geldi, havalar güzelken bir gün gidip sakinliğine, yalıtılmışlığına ve manzarasına hayran kaldığım! Bir yerde buluşup gidelim dedim.
Bulunduğum yerden buluşma yerine gitmek normal şartlarda 5 dakika, polis barikatından yol bulup üstüne kalabalıkla cebelleşmek +10 dakika. Sonunda güç bela buluşma noktasına ulaştım, oradan da 5 dakikalık yürüme yolu var. Çok yaklaştığım bir sırada bir umumi tuvaletin kapısında, daracık yerde 10 kadar polis, içeride birilerine sesleniyorlar "gel, gel, tamam, gel!" diye, bir şeyler oluyor içeride ama anlam vermek ne mümkün! Neredesin diye sormak için telefonumu çıkardım, arkadaşım da beni aramış birkaç dakika önce. Aramasının nedeni de "Burada adamın biri çırılçıplak soyundu, bir şey yapar filan, karşı taraftan gel" demekmiş. Neyse, gideceğimiz yere gittik, bütün o kalabalıktan, arabalardan, minibüslerden uzakta, az insanın olduğu, onların da kendi halinde durduğu yerde tam ayarında Türk kahvelerimizi ve çaylarımızı içtik. Bol bol sohbet-muhabbet, az miktar dedikodu ama en bolu da manzaranın tadını çıkarmak derken eve dönüş.

Bu da içeriden bir ayrıntı.
Dönerken bir şey söylemek için annemi arıyorum arıyorum açmıyor, bu aslında son derece normal bir durum; ne annem ne de ben telefonla pek haşır neşir insanlar değiliz, anneannemdedir diye anneannemi arıyorum ben de; anneannem ise asla telefon açmamazlık yapmaz ama o da bir türlü açmıyor. O da açmayınca alıyor beni bir sıkıntı, bir de bu aralar ilginç bir şekilde hislerim kuvvetlendi, rüyalarım çıkar oldu (bir şey beklemediğim halde, birden ortaya çıkan durumlar gibi). Fazla düşünmemeye çalıştım, 1 saat kadar sonra sokağın başındaydım ve tam bizim kapının önünde bir grup insan toplanmış konuşuyorlar, aslında pek fazla konuşma da yok, daha çok izleme havasındalar, o an tedirginliğimin haddi hesabı yok, ayaklarım geri geri gidiyor, daha fazla sıkıntıyı kaldırabilecek durumda değilim, olur ya bazen öyle...
İstemeye istemeye biraz daha ilerliyorum bir bakıyorum bizim yan apartmanın karşısında bir ekip arabası, apartmanın girişinde bir başka ekip arabası, uzun ince bir adam (sonradan polis olduğunu farkediyorum) fotoğraflar çekiyor, dönüp bakıyorum ama bir şey görünmüyor, ne olmuşsa, olalı bir hayli olmuş.
Biraz daha ilerliyorum, karanlıktan annemi seçiyorum, bizim bahçe kapısının önünde duruyor, kapının önündekilerle konuşuyor (anneme çok yabancı bir hareket), annemi öyle sakin görünce inanılmaz rahatlıyorum, geçen on saniyede ömrümden bir yıl fire vereli çok olmamış, yeni yaşımın buruk sevinci var üstümde. "Anne, ne oldu?" diye soruyorum, yan apartmanda, 4. katın balkonundan birisinin düştüğünü söylüyorlar, hem de ön tarafta toprak-çimen tarafına değil, arkaya; otoparkın olduğu beton kısmına! Ambulansla polis çağırmışlar, polis 20 dakika, ambulans da 25 dakika sonra gelmiş, ambulans götürürken hala bilinci kapalıymış. Annem, o sırada evde, düştüğü yere yakın sayılabilecek bir yerdeymiş, "Küt! diye bir ses duydum, kediler birbiriyle kavga edip bir şey düşürdüler sandım" dedi, ameliyat dikiş yerlerine bile bakamayan ben, sanki kafama bir şeyle vurmuşlar gibi bir ağrı hissettim o an kafamda. Ben, onlara ulaşmaya çalışırken de bu olaylar oluyormuş, ara ki bulabilesin! Sonra da eve girdim, 3 gün yemek yemeye gelmeyip sonunda neredeyse ölmek üzere bir şekilde gelen, bahçede baktığımız bir kediyle ilgilendim. Kedi, dünden beri daha iyi, biraz canlandı, veteriner antibiyotiğini, vitaminini filan verdi. Çok susuz kalmış, sanırım bir yerden de burnunun üstüne filan düşmüş, yemek yiyip su içememiş, zayıf düşmüş, hasta olmuş üstüne... Bir dolu şey anlayacağınız, yarın durumu belli olacak.
Saat gece 12'yi geçtiğinde bu kadar rahatladığım çok az gün vardır.

Günün bitmesini kendi kendine derin bir oh çekerek kutlayan bloggerınız Süpersonik...

9 Mart 2013 Cumartesi

Tekerleğin İcadı

Neredeyse bir aydır bir konudan bahsedeceğim ama eğri oturup doğru konuşalım, nedense bloga bir türlü varmadı elim ama hep aklımdaydı bugün bahsedeceğim konu.

Geçen ay güzel bir haftasonunda dışarıda güzel bir kahvaltı sonrası (kendim hazırlamadığımdan olsa gerek) Caddebostan sahile gittim. Hava güneşliydi, ve lodos vardı. Caddebostan sahilin asıl sevdiğim kısmı olan Migros'un olmadığı taraftan girdim. Dalgalar kenarlardaki yükseltilere çarpıp 2 adam boyuna geliyordu nerdeyse. Oturup belki 1 saat dalgaları izledim, tam dönerken kalabalık bir grup bisikletli, bisiklet yolundan Göztepe'ye doğru gidiyordu, bisikletlerinin önünde bir şeyler yazıyordu, ben onu okumaya çalışırken bir tanesi bana doğru bir ilan uzattı, aldım baktım ki müthiş bir olay gerçekleşiyormuş, ilanda yazanları olduğu gibi aşağıda okuyabilirsiniz;

Bisiklet Yoluna Sahip Çık!

Her Pazar 14.00'da Bağdat Caddesi Göztepe Parkı önünde buluşup sökülen ulaşım amaçlı bisiklet yoluna sahip çıkıyoruz!
İstanbul değişiyor. Trafiğin artık çekilmez hale geldiği, sokakların artmakta olan araç sayısını kaldırmadığı, yapılan köprü ve kavşakların sadece kısa vadede araç yükünü azalttığı şehrimizde değişikliklere ihtiyacımız var.
Dünya'da birçok şehrin motorlu trafikten kurtulmak için uyguladığı reçete, neden bizim ülkemizde de geçerli olmasın? Büyükşehir Belediyesi bu ihtiyacı görüp Dünya standartlarında bir bisiklet yolu için kolları sıvadı.
İstanbul'un dört bir köşesine ulaşım amaçlı bisiklet yolları yapılması söz konusu. İlk pilot yolumuz da Bağdat Caddesinde. Bağdat Caddesi, Bostancı'dan Göztepe'ye kadar 3 şerit ilerliyor. Göztepe'de ise bisiklet yolu başlıyor ve otomobil yolu şerit sayısı azalmadan 3 şerit devam ediyor. Herkesi İstanbul'u trafikten kurtaracak olan bu projeyi desteklemeye çağırıyoruz. Her Pazar günü 14.00'da Göztepe Parkı'nın önünde bizlere katılmanızı bekliyoruz.
Bisiklet Yoluna Sahip Çık, bağımsız ve sivil bir oluşumdur. Hiçbir dernek veya parti ile ilişkisi yoktur. Ticari ve siyasi amacı yoktur.
Biliyor musunuz?
*Yağmurun eksik olmadığı şehir olan Londra'da her gün 540.000 kişi bisiklet ulaşımını gerçekleştiriyor.
*New York Eyalet Hükümetinin hazırladığı rapora göre yeni yapılan bisiklet yolu sayesinde Trafik %30 azaldı, bisikletli sayısı 3 kat arttı.
*Bisikletle çok sakin bir hızda ilerleyerek Göztepe-Kadıköy arası sadece 12 dakika sürüyor.



Tamam hiç böyle bir bisiklet kullananı görmedim
              ama görsem fena mı olurdu?
Bisikleti, seven ve destekleyen biri olarak son yıllarda bisiklet kullanımının arttığını ben de gözlemledim, 3-4 yıl önce bile bu kadar bisikletli görmüyordum yollarda ama yine de yeterli değil tabii. Tekerlek denen naneyi etkin olarak kullanmadığımız bir gerçek. "E arabalar? Tonla araba var yollarda!" derseniz ben de bunun "etkin" bir yol olmadığı konusunda yemin etsem başım ağrımaz. 
Sahillerde son zamanlarda (en azından Anadolu yakasında) bisiklet noktaları görüyorum. Mesela Maltepe sahilde bu noktaya gidip bisiklet alıp Bostancı'ya kadar sürüp oradaki bisiklet noktasına bırakabiliyorsunuz. Ayrıntıları bilmiyorum fakat yanlarında bir de ATM benzeri makine var, sanıyorum ki işlem buradan yapılıyor.
Eğer kullanan, bilen varsa yorum olarak bırakırsa çok güzel olur.








Sokaklarda hiç rastlamadım ama yeri gelmiş gibi hissettim ve bahsedeyim dedim, bilmiyorum Türkiye'de var mı; yakın yaşlarda iki küçük çocuğu olan çoğu ailenin bildiğine emin olduğum bir başka tekerleğin etkin kullanımı mevcut; küçük olan normal arabasında giderken, yaşı biraz daha büyük olan da bebek arabasının arkasındaki yükseltiye çıkıyor ve "yorulduuuum da yoruldum!" serzenişlerine ailenin sinir kat sayısı yükselmeden sorun çözüme kavuşuyor. Bu aletlere Stand-on Tandem Stroller deniyormuş. İnternette adının ne olduğunu bulmaya çalışırken iki çocuğun da oturduğu modelleri de gördüm. Sanırım oturan ve daha büyük bebekler ve çocuklar için olanları da var. İtmesi ne kadar zordur bilemiyorum tabii.



 İlk, kim ve nasıl bulmuştur hiçbir fikrim yok ama ciddi ciddi eminim, bu tekerleği ilk bulanların Türklerin atası olmadığına! Yoksa şu anda ciddi anlamda Türk'ün Tekerlekle İmtihanı'nı oynuyor olmazdık.



Ateşin icadını bekleyen bloggerınız, Süpersonik...