27 Ocak 2013 Pazar

Bir Hafta Nasıl Geçer

Daha önceleri üç günü bir yerde, iki günü başka bir yerde, dört günü baaambaşka bir yerde sadece bir sırt çantasıyla rahatça geçiren ben, aynı sırt çantasıyla beş günü bir yerde geçirince anladım ki yaşlanmışım. Bir kere topuklu ayakkabılarımı özledim, sırt çantasıyla makyaj pek güzel bir kombinasyon olmamasından mütevellit makyaj da yapmadım ama bunu da özledim. Zaten yanına makyaj malzemesi alsan o kadarla kalmıyor, makyajlı surata ojeli tırnak da gerekiyor, e bunun temizleme mendili var, oje çıkarıcısı var şusu var busu var, var da var... Şimdi evimdeyim ama yarından itibaren temiz bir beş gün daha yokum, şimdiden düşünüyorum ne yapsam diye, üstelik kedilerimi özlemem de cabası. Onlar tepemde tepişerek beni uyandırmadan, 3 dakikada bir içeri girip dışarı çıkmayı istemeden günler biraz anlamsız geliyor. İşin şakası bir yana çok pis bir şey böyle sevdiğin varlıklardan uzak kalmak.

Burada olmadığım günlerde birkaç kartpostal daha gelmiş Postcrosserlardan, elimde scanner olmadığı için yalnızca karşı tarafın yüklediklerinden birkaçını gösterebiliyorum.









Bu hafta da böyle geçti. Kaldığım yerde çok iyi baktıkları halde ben ortalıkta Oz Büyücülerin Dorothy kıvamında geziniyorum "Ev gibisi yok!" diyerek. Valla bak ev gibisi yok.




24 Ocak 2013 Perşembe

Koca Bir Ay!

Merhaba herkese! Azıcık iş güç, ha bugün ha yarın derken koca bir ay boyunca hiçbir şey anlatamadım sizlere.
Fırsat buldukça anlatacağım yavaş yavaş, bazı planlar projeler peşindeyim, pek boş durmuyorum. Sanırsam azıcık değişik bir dönemden geçiyorum, hem siz de beni azıcık özleyin. Günlerin nasıl bittiğini pek anlamıyorum bu aralar, anlar anlamaz güzel güzel, değişik değişik şeylerden bahsedeceğim sizlere. Bir ara da bana gelen müthiş Postcrossing kartpostallarını göstereceğim, çünkü ben kendileriyle aşk yaşıyorum. Postcrossing halihazırda bildiğim bir şeyi çok güzel pekiştirmeme neden oldu; en azından İstanbul'da düzgün, güzel bir kartpostal bulmak çok zor ama bulunca da çok güzel şeyler çıkabiliyor. Geçenlerde Kadıköy'de yeni açılan Ada Kitabevi'nde uranus.com.tr'de de satılan cardbooklardan buldum, yapıştım tabi, hemen aldım bulmuşken, bir de İstanbul Modern'den aldığım yerli ressamların kartpostalları oluyor onlardan eskiden beri belki birine veririm diyerek ikişer üçer tane aldıklarımdan gönderiyorum millete. Gerçi onlar normal bildiğimiz 10x15cm formatının biraz dışında kalıyorlar ama yine de çok güzeller. Eğer bildiğiniz ilginç kartpostallar satan bir yer varsa söylerseniz müthiş sevinirim, öyle böyle değil. Bir de yurtdışına gönderilen kartpostallar artık 2.20 liraya gönderiliyor yeni yılla birlikte gelen zamlardan dolayı. Bir bakıma iyi oldu 2 liraya postahanelere gönderdikleri pullar pek güzel olmuyordu, şimdi çok güzel bir seri var, o kadar güzel seri bulunca da bol bol aldım. Çok da güzel oldu.
Bir de ortalıkta güzel, değişik kartpostallar bulamamak aklıma bu konuyla ilgili bir fikir getirdi. Son 1-2 aydır onunla da uğraşıyorum bir yandan.

Şimdilik bu kadar, özleyin beni!



9 Ocak 2013 Çarşamba

Hangi Oje Yakışmaz ki Kız Sana

Bazen durup -gerçekten- saçma sapan şeyler düşünüp alakasız çıkarımlar yapıp üstüne bir de bunlarla milletin zamanını yiyorum afiyetle.


Son 2 yıldır filan bu "NailArt" hadisesi inanılmaz hayran topladı kendine. Ojelerin ucuz ve kolay ulaşılabilir olmasının da inanılmaz katkısı olduğuna eminim. En kötüsü Park Bravo'ya gidip şu 30 liraya satılanlardan alırsın değişik ve ara bir renge ihtiyacın olduğunda.
Atla deve değil belki ama, insanın ruh haline de çok etkisi olan bir nane sanırım. Her gün farklı renk oje kullanan mutlaka birileri vardır etrafında. Benimse ilişkim en çok, üşenmediğimde sürüp, aynı ruh halim (dolayısıyla aynı renklerde kıyafet tercihim) devam ediyorsa 1-2 gün sonra uçlarından dökülmeye başladığında temizlemekle üstüne bir kat daha sürmeye karar vermek aşamasında henüz. Yanlış olmasın, sadece arkadaşız.

Her gün o ojeleri sürüp, her gün çıkarıp tekrar yenisini/farklısını süren insanlar bence inanılmaz gayretkeş insanlar. Yani, benim herhangi günlük bir konuda gösterdiğim tutarlılığın feriştahı gelse bu insanlarınkiyle aynı siklette bile yer alamayacak kadar zayıf kalır.(Bu tür saçma sapan konulardaki çıkarımlarımı bıkıp usanmadan anlatırım ama!)

Herkes rahatlamak, kendisi için bir şeyler yapmış olmak için farklı şeyler yapar. Ben oturup çizim yaparım-ilüstrasyonlar yaparım, başkası oje sürer, bir diğeri pastalar yapar. Sanırım bu, biraz da kendini ifade etme, dünyaya karşı kendini göstereceği yolu seçme isteğinden kaynaklanan inançtan doğuyor. Sonuçta, herkes aynı olsaydı dünya inanılmaz sıkıcı bir yer olurdu, hatta o kadar ki belli bir yerden sonra sıkılıp intihar etmeyenlere başka bir dünyadan gözüyle bakılırdı, Urfa'da taş filan atılırdı. Ne bileyim işte. Öyle.

Uzaylı dedim de aklıma geldi, Docto Who'nun geçen yılki kırismıs bölümü daha güzeldi bu senekinden. Geçen yılki böyle hem daha bir hikayemsi gitti hem de kendi başına bağımsız bir bölümdü. Spoiler vermemek için burada kesiyorum.

Doctor Who-Daleks
*Bu arada "Aklıma geldi de","dedim de aklıma geldi" cümlelerinden pek hoşlaşmadığım için ve çoğu zaman kendimi bunu yapmaktan alıkoyduğum ama kendimi bu konuda kısıtlamaktan daha bir hoşlaşmadığım için yeni etiketimiz "Bilinç Akışı"na hoşgeldin diyor ve alkışlarla yerine alıyoruz.