29 Eylül 2013 Pazar

EV GİBİSİ YOK

Hatırladığım kadarıyla azıcık naif bir karakterdi Oz Büyücülerin Dorothy. Küçük bir köpeği vardı bir de Otto adında. Normalde biri sorsa hatırlamam ama yazarken birden geliyor aklıma nasıl oluyorsa. Büyük bir çabayla evine dönmeye çalışıyordu film boyunca. Yaşadıkları bana, çocukken izlediğimde çok büyük bir macera gibi gelmişti ama şimdi İstanbul'da yaşayan ortalama şansa sahip bir insanın her gün işe, okula giderken yaşadıklarından çok da farklı gelmiyor. Kötü cadılar, iyi cadılar, akılsız, kalpsiz yol arkadaşları ve büyük kandırıkçılar!
Bütün bu çaba yalnızca eve dönebilmek için.
Peki ya dönülen evde yaşanılanlar?

Ev, şüphesiz ki insanın hayatının bütününü etkileyen bir yer. Daha çocukken içinde bulunulan ev şartları, evin içindekiler, yaşananlar, yaşanmayanlar... Hepsi birer birer kodlanıyor insanın kafasına. Tabi bu çocuklukla sınırlı değil, hayatın bütününde etkili olan bir yer. Sonuçta, çok güzel bir evin de olsa o evde yaşayan diğer insan/lar/la mutlu değilsen evin güzelliği de fayda etmez. Kendini, durumdan kurtaramadığında çıkmazda bulman an meselesi; çok mutluysan da gündelik küçük başarılar bile hayatın tadını en küçük şeyden bile maksimum şekilde çıkarmana yetip de artıyor bile.

Yazdıklarım depresifmişim gibi gelebilir kulağa ama aslında değilim. Çok uzunca bir süredir uğraştığım şeyler meyvelerini vermeye başladı yavaş yavaş. Hayatımda ilk defa tonlarca plan yapıp hepsinin de altından kalkabilecekmişim gibi bir ruh hali içindeyim uzun zamandır ve bir şeyler elde etmeye başladım da aslında.

29 Mayıs direnişi çoğu kişiye çok büyük kayıplar yaşattı, bazen o kadar içim acıdı ki aramızdan ayrılanlara ve haksızlıklara uğrayanlara silip silip tekrar bir şeyler yazdım buraya. Yayınlamaya elim gitmedi ama hiç çünkü ne desem yetersizdi ama yavaş yavaş, direnişin az sayıda kazanımlarının yarattığı o sıcak ve güzel etki başka şekillerde beni de buldu. Bir süre öncesine kadar kendi içime bakmaya korkar olmuştum, doğru düzgün hiçbir şey yolunda gitmezken o durumda olmak kolay elbette. Şimdiyse her şeyin tersine dönüşünü izliyorum. Yalnızca deprem gibiydi diyebiliyorum. Öncüsüyle artçısıyla, saniyelerle gerçekleşen yıkımın çok çok uzun süren toparlanmalarından geçtim. Önemli olanın neşeyi kaybetmemek olduğunun her zaman farkındaydım neyse ki.

Murathan Mungan'ı, Küçük İskender'i pek de sevmeyen birine onları sevdirmek ne demek bilebilir misiniz?


Yazdıklarının, anlattıklarının, kendisini en azından son 4 senedir kişisel olarak yakından tanımayanlara çok anlamsız geleceğini bildiği halde yazan bloggerınız Süpersonik 34 saattir uyumadığı halde faltaşı gibi gözlerle bildirdi.






Hiç yorum yok: