7 Kasım 2013 Perşembe

ATMA EVLADIM Bİ' GÜN LAZIM OLUR

Son zamanlarda İstanbul'un birçok yerinden sokağa yeni yeni atılan hayvanların haberlerini görüyorum. Alabildiğine can sıkıcı bir durum. Son bir haftada bile ofisin yanında yöresinde iki yeni köpek peydah oldu. Ofisimizin köpüşünü parka götürdüğümüzde gördük birini de. Oradaki başka bir köpeğin sahibi -ki kendi köpeğini de yakın bir zamanda sokakta bulmuş- alıp götürdü. Daha sonra karşılaşmadığımız için soramadım ne yaptığını.
Bi' yandan da halihazırda yaramaz ve laf dinlemeyi pek sevmeyen bir köpeği olan bir arkadaşım da sokağa atılmış (ya da kaçmış) bir kurt köpeği bulmuş ve onu da almış evine. Kendi köpeği kıskançlıktan delirmeden önce başka birine sahiplendirebilir umarım.

Kedinizi-köpeğinizi çok sevin, öpün okşayın ama bence çok da şımartmayın, arkası kesilmiyor!

Ofisimizin köpüşüyle bitirelim bari bu yazıyı da!


Böyle sinirli gibi bakmasına kanmayın, maymunluk o biçim.

Köpüşsüz kedisiz bir günü geçmeyen bloggerınız Süpersonik bildirdi.

6 Kasım 2013 Çarşamba

OOOH BEHANCE! VAH GİTTİGİDİYOR!

Son zamanlarda çok takılmaya başladım, habire karıştırıp karıştırıp derinlerine dalmak istiyorum ama iş-güç bekler. Sizlere birkaç kişi önereyim, bakıverin, eğlenin.

En beğenilen branding çalışmalarından




En beğendiğim illüstratörlerden biri



Baktıkça neşelendiğim bir illüstrasyon/grafik çalışması



Umarım biraz neşe katmıştır size bu çalışmalar.

Bir de gittigidiyor.com logosunu değiştirmiş, e-bay renklerine bürünmüş filan ama öyle olmuyor canım bu işer, kıps!

4 Kasım 2013 Pazartesi

ALTERNATİF KİMYA DERSİ

Aslında pek de yeni bir şey değilmiş ama benim keşfetmem yeni.

http://littlealchemy.com/ sitesine giriyorsun ve hemen oynamaya başlıyorsun. İki kez filan oynanabilinecek bir oyun lakin biraz uzun sürüyor.

İlk gördüğümde çilgın atmıştım, paylaşayım istedim.
İlk başta oyuncuya ateş, hava, su ve topraktan oluşan dört tane element veriyor ve bunları ikişer ikişer birbiriyle karıştırarak toplamda 420 tane bulmanı istiyor.

Oynamak isteyenler için birazdan yazacaklarım spoiler içeriyor.


Geceyle fareyi birleştirip bulunan yarasayla insan karışımından Batman oluşturulan bir oyun bu çok müthiş ciddiye almayın ama mantığını çözünce müthiş zevkli geliyor.

Spoiler şeysi bitti.




Oyunun ekran görüntüsü bu yukarıdaki gibi. Grafikleri alabildiğine basit ve yer yer komik.

Bu oyunun ayrıca akıllı telefonlar için olan çeşitleri de mevcut. Alchemy Classic biraz daha zor geldi bana ama grafikleri daha bir gösterişli.

Deneyin, denettirin.


DEKORASYON ALARMI-3

Bir hayli zaman oldu şu dekorasyonlarla uğraşmayalı. Klasik bünyede alerjilere neden olacak kadar değişik dekorasyon sitelerinde dolaşmıyorum pek ama bakınca deli deli olduğum, "dilin kemiği yok,n'apayım" dedirtecek şeylerle karşılaşmıyor değilim. Fazla uzatmayacağım, kısaca yorumlarımı yazıp gerisini siz pek muhterem okuyucularıma bırakacağım. Saat geç, yarın erken kalkacağım. Pazartesi sendromunu  daha da bir taçlandırmanın alemi yok.


Yatakta kahvaltı olayıyla ilgili pek bir bilinen söz vardır "Yatakta kahvaltı etmek istiyorsan mutfakta uyuyacaksın" diye. Bu evi dekore eden insanlar da saunadayken orada yemek yeme ateşiyle yanıp tutuşan insanlarmış diye düşünüyorum. Bu sadece bir görsel ama evin geneli böyle sauna havasında. Neyse ki tavana da aynı şeyi uygulamamışlar da yaratılan sauna etkisiyle psikolojik olarak boncuk boncuk terler akıtma noktasına getirmemişler.


"Biz çok kalabalık bir aileyiz o yüzden evin içine kaçak kat çıktık. Bi' dahaki seçimlere tapuyu alacağız iiiinşallah!" adlı bu çalışma ise 500 T ile sürekli seyahat edip her seferinde ayakta kalan ve bunu bilinçaltından atma çabasıyla korkularıyla yüzleşme gayretinde olan bir dekoratörün elinden çıkmış sanki.


Palyaço mezarlığından hallice bir buzdolabının karşısında saygıyla eğiliyorum. Neyse ki derzleri turuncu yapıp fantastikliğin dibine vurma çabasında değillermiş.


Freud'un hastasıyım fallik simgelerin ustasıyım.


Cam silmekten başka bir amacı olmayan insanlar var bu dünyada.


Yayıncılar aslında para kazanmayı bilmiyorlar. Yapacaklar en uzun serilerden oluşan kitapları degrade tonlarda bak nasıl kazançlarını ikiye-üçe katlıyorlar.


Boş duvarlardan ve sakinlikten nefret eden bir insanın çıldırmadan önceki son çalışması bu sanırım. Neredeyse şehir efsanesi olacak nitelikte.İbretlik paylaşım.



Görsellerin hepsi http://design-milk.com/ 'dan

29 Eylül 2013 Pazar

EV GİBİSİ YOK

Hatırladığım kadarıyla azıcık naif bir karakterdi Oz Büyücülerin Dorothy. Küçük bir köpeği vardı bir de Otto adında. Normalde biri sorsa hatırlamam ama yazarken birden geliyor aklıma nasıl oluyorsa. Büyük bir çabayla evine dönmeye çalışıyordu film boyunca. Yaşadıkları bana, çocukken izlediğimde çok büyük bir macera gibi gelmişti ama şimdi İstanbul'da yaşayan ortalama şansa sahip bir insanın her gün işe, okula giderken yaşadıklarından çok da farklı gelmiyor. Kötü cadılar, iyi cadılar, akılsız, kalpsiz yol arkadaşları ve büyük kandırıkçılar!
Bütün bu çaba yalnızca eve dönebilmek için.
Peki ya dönülen evde yaşanılanlar?

Ev, şüphesiz ki insanın hayatının bütününü etkileyen bir yer. Daha çocukken içinde bulunulan ev şartları, evin içindekiler, yaşananlar, yaşanmayanlar... Hepsi birer birer kodlanıyor insanın kafasına. Tabi bu çocuklukla sınırlı değil, hayatın bütününde etkili olan bir yer. Sonuçta, çok güzel bir evin de olsa o evde yaşayan diğer insan/lar/la mutlu değilsen evin güzelliği de fayda etmez. Kendini, durumdan kurtaramadığında çıkmazda bulman an meselesi; çok mutluysan da gündelik küçük başarılar bile hayatın tadını en küçük şeyden bile maksimum şekilde çıkarmana yetip de artıyor bile.

Yazdıklarım depresifmişim gibi gelebilir kulağa ama aslında değilim. Çok uzunca bir süredir uğraştığım şeyler meyvelerini vermeye başladı yavaş yavaş. Hayatımda ilk defa tonlarca plan yapıp hepsinin de altından kalkabilecekmişim gibi bir ruh hali içindeyim uzun zamandır ve bir şeyler elde etmeye başladım da aslında.

29 Mayıs direnişi çoğu kişiye çok büyük kayıplar yaşattı, bazen o kadar içim acıdı ki aramızdan ayrılanlara ve haksızlıklara uğrayanlara silip silip tekrar bir şeyler yazdım buraya. Yayınlamaya elim gitmedi ama hiç çünkü ne desem yetersizdi ama yavaş yavaş, direnişin az sayıda kazanımlarının yarattığı o sıcak ve güzel etki başka şekillerde beni de buldu. Bir süre öncesine kadar kendi içime bakmaya korkar olmuştum, doğru düzgün hiçbir şey yolunda gitmezken o durumda olmak kolay elbette. Şimdiyse her şeyin tersine dönüşünü izliyorum. Yalnızca deprem gibiydi diyebiliyorum. Öncüsüyle artçısıyla, saniyelerle gerçekleşen yıkımın çok çok uzun süren toparlanmalarından geçtim. Önemli olanın neşeyi kaybetmemek olduğunun her zaman farkındaydım neyse ki.

Murathan Mungan'ı, Küçük İskender'i pek de sevmeyen birine onları sevdirmek ne demek bilebilir misiniz?


Yazdıklarının, anlattıklarının, kendisini en azından son 4 senedir kişisel olarak yakından tanımayanlara çok anlamsız geleceğini bildiği halde yazan bloggerınız Süpersonik 34 saattir uyumadığı halde faltaşı gibi gözlerle bildirdi.






5 Eylül 2013 Perşembe

26 Mayıs 2013 Pazar

Son Zamanlarda

Son zamanlarda yaptığım bazı şeylere kendimi o kadar kaptırdım ki anlatamam blog.
Çok takıldığım, kendimi kaybedip yeniden bulduğum birkaç yer var. Paylaşayım istedim.

İlki, Adamlar Yapıyor adlı internet sitesi. Reklamları, arkasında dönen işleri, PR çalışmalarını ve nicelerini anlatıyor. Tüketiyorsanız takip edin!

Bir diğeri dekorasyonla ilgilenenlerin çoğunun bildiği, bilenlerin sevdiği/seveceği bir tasarım sitesi olan Houzz adlı site. Birçok konuda çözümlemeleri ilginç geliyor bana. Tabi ki kulp taktığım onlarcası var ama sanırım sorun onlarda değil bende.
Küçük bir bahçeniz var ve ağaca kuş beslemek için yemlik mi bakıyorsunuz, o zaman şu aşağıdaki gibi bir şeyler çıkarıyor karşınıza, aynısı olmasa da benzerini ben kendim yapabilir miyim diye düşünüyor insan.

                                             
                                                             Contemporary Bird Feeders by Other Metro Brookstone

"Başka başka!" diyenlere, henüz ölmeden 4-5 sene kadar önce bir kitap fuarı dönüşü otobüste arkamda oturduğunu farkettiğim ve yanımdaki arkadaşımın kendini tutamayıp tanışma girişimiyle "Huysuz İhtiyar" köşesiyle kendine ne kadar objektif baktığını daha iyi anladığım sevgili Oğuz Aral'ın "Gereksiz  taramalardan kaçının" lafının üstüne üstüne gidip kovalamış, yetmemiş bunu sitesi haline getirmiş Melih Sancar'ın Gereksiztaramalar adlı sitesi son zamanlarda bir hayli vakit geçirdiğim, dönüp dönüp baktığım yerler arasında.

Melih Sancar-Gereksiz Taramalar

Kalabalık kalabalık yazılardan, bol fotolu postlardan çok müthiş hazetmesem de bunu da eklemeden yapamayacağım, bir sonraki adresimiz de Riitta Ikonen'in sitesi. Buradan fotoğraflarını, işlerini görebilirsiniz.


İnternetlerin altını üstüne getiren bloggerınız Süpersonik, sıcak bir Mayıs gününde serin serin oturduğu yerden bildirdi.

14 Mayıs 2013 Salı

Sarı Gökyüzü

Güneşli ve sıcak bir Aralık gününde gidenlerin, gök gürültülü/sağanak yağışlı bir Mayıs gününde gelmelerinin vakti...


Çekirdek aileme karşı yaşadığım ilk kırgınlığı hatırlıyorum. Daha doğrusu anneannemin evinin camından bakıp sarımsı gökyüzünü gördüğümde hissettiklerimle neredeyse aynı ölçüde hayal kırıklığı yaşatmıştı bende, bensiz yemeğe gitmeleri. Evlilik yıldönümleriymiş. Anneannemin, bunu henüz 3-4 yaşlarındaki bir çocuğa anlatışını düşünüyorum... Keşke o anı dışarıdan görebilseydim. Çocuğun birinin canı bir hayli sıkılmış. Soğuk bir Şubat ayı, gökyüzü sapsarı. Gökyüzünün sarılığına mı yoksa annesiyle babasının onsuz eğlenmeye gitmesine mi içerliyor kendisi bile bilmiyor. Kim bilir suratımda o an ne garip bir ifade vardı.

Nedenli ya da nedensiz yoğun bir şeyler hissettiğimizde (sanırım en çok nedensiz) sanırım, aklımız hep o hisse en yakın türde olan ilk deneyimimizi hatırlatıyor bize. Pek bir neden yok aslında ama tepemde sarı bir gökyüzü var sanki. Ufak şeyleri büyütmeye başladım iyice. Belki ondandır. Bakış açım daraldıkça, o dar alana daha büyük geliyor gördüklerim. Hayatında gök gürültüsünün ne olduğunu bilmeyen, ilk defa bunu duyan ilkel insanın hisleri gibi karmaşığım. Hayatımızın çoğu malesef geçiş dönemlerinden oluşuyor ama en çok bunaldığımız anlar da bu geçiş dönemleri oluyor. Sonra diyorsun ki "Ne olursa olsun ama bitsin artık şu dönem". Sonunda bitiyor, bitiyor ama bir süre sonra bunun seni ne kadar değiştirdiğini farkediyorsun.
Üniversitede, okul seneleriyle ilgili çok yerinde bir tespit var ya hani, ilk sene dünyayı kurtarırsın; ikinci sene toplumu kurtarırsın; üçüncü sene aileni kurtarırsın; son sene götü kurtarırsın diye, böyle bir değişim işte bahsettiğim.


Bu düşünce akışı konusunda çok yetersizim, biliyorum ama kafamı toparlayamadığımda elimden başka türlüsü gelmiyor malesef.




Foto Kaynak

12 Mayıs 2013 Pazar

DEKORASYON ALARMI - 2

Bir süre önce dekorasyonlarla ilgili naçizane fikirlerimi belirtmiştim şuradaki postta. Kendi evime DIY projeleri hazırlamaktan çok uzak olsam da hayalleri olan her insan evladı gibi ben de beğendiklerimi ya da iyi-kötü bir şeyleri gözüme çarpanları ayırıyorum kenara köşeye. Bazılarını da sizlerle paylaşıyorum; hazır mısın benimle beğenmemeye?



İşte ilk görselimiz geliyor!
İlk başta bakınca koltuğun minderlerinin kenarındaki çizgilerle arkadaki saksı, sağ duvardaki rafın iç kısmı, orta sehpanın üzerindeki limonlar ve tabi ki kilim renk açısından birbirini bir hayli destekliyor. Öyle ki bir anda bakınca sadece griler ve yeşil-sarılar görünüyor. Objelerin kullanımıyla birlikte renklerin kullanım açıları da kusursuza çok yakın, gözler, beyaz orta sehpadan arkadaki dolaba gidiyor oradan duvardaki yazılara, yanındaki beyaz duvara, koltuğa, yastıklara, koltuk minderlerinin kenarındaki hoş ayrıntıya ve nihayet yerdeki kilime! Ve birden aklımda Crocks terliklerin görüntüsü beliriyor. Hani şu, evladınız giyse tiksineceğiniz terlikler... Sırf tasarım gibi görünüyor diye alıp koymuşlar o kilimi oraya. Yeşil-pembe kareli elbisenin altına limon sarısı ayakkabıları giymekten bir nebze olsun çekinmeyen ben bu kilimi ancak çocuk odasına yakıştırabiliyorum malesef... Keşke şu koltuğun kenarındaki şalın renk ve desenlerine biraz daha yakın bir şeyler kullansalarmış, daha enerjik ve bütün bir görüntü oluşurmuş yine.



İlk bakışta ne güzel, sakin görünüyor değil mi? Haydi bir inceleyelim; bu fotoğrafın çekildiği uzak memleketlerde eminim ki tepeden sarkan çıplak ampullerle aydınlatılan balıkçılar yok. Yeni evlendiniz diyelim tasarım olması adına bu çıplak ampullerle aydınlattınız evinizi, ortalama bir kayınvalide eş dost meclisinde evinizi ballandıra ballandıra anlatırken ampulleri es geçer, iyi niyetli olanı elinize para sıkıştırır, paranızın normal, ışıltılı bir avizeye yetmediğini düşünerek. Yüksek tavanı (İstanbul'da) ancak Tünel'den Galata'ya inen evlerde bulabileceğiniz için daha normal standartlarda olan bir evde yaşarsanız elde edebileceğiniz görüntü ancak balıkçı vitrini olacaktır.
Bu kadar büyük bir koltukla bile bu kadar ferah görüntüyü de ancak geniiiiiş bir salonla elde edebilirsiniz. O yüzden bunun kadar bütük bir koltuk için heveslenmeyin. Özellikle Avrupa yakasındaki 30 yıllık ortalama bir evde yaşıyorsanız bu koltuğu alıp salonunuza yerleştirdiğinizde bulaşık makinenizin kapağı tam açılmayacaktır.



Son görselimizin adı Hoşgeldin Depresyon!
Yazın sıcakta, kşın soğukta, baharın canlılığında, hiçbirinde gitmeyecek bir dekorasyon. Parçaları tek tek ele alıp başka ortamlara yedirince daha güzel durabilecek olan bu dekorasyon, bu kullanımda, odanın içinde 10 dakikadan fazla kalanı deprosyana sürükleyip, çıkmak isteyeni elinden tutup Doctor Who edasında kulağına "Run" diye fısıldayacakmış gibi geliyor. Tek sorunu seni koşturmak için depresyonun karanlık, derin dehlizlerini işaret ediyor olması.


Belki de ruh haliyle bir şeyi bile içine sindiremeyen bloggerınız Süpersonik, elinde kalan yavru kedileri kucağında uyuturken bildirdi.



9 Mayıs 2013 Perşembe

HIRSIZIN UĞRAMADIĞI ÇİÇEKÇİLER

Kız istemeye giden damat adayı babası kıvamında bir övünme olacak ama, çevremdeki insanlar gözlem yeteneğimin sınırlarını önce küçümseme yoluyla algılayamadıklarını belirtirler fakat olaylar benim dediğim yönde gelişir çoğu zaman ve hayrete düşerler. Bunun aslında tek bir çıkış noktası var, ortaokulun son senesinden beri gittiğim resim kursları. O zamandan beri gözlerim hep olması gerekenin peşine düştü. Yolda giden bir insanın çok hafifçe bir ayağının aksaması, ayağında bir sorun olduğunu anlamama, bir kedinin tuvaletini yaparkenki pozisyonu idrar yollarında bir sorunu olduğunu farketmeme, karşılıklı çok sakin konuşan iki insanın minik hareketleri aslında kavga ettiklerini (çoğu zaman konusuyla beraber) görmeme neden oldu hep. Eğitilmiş göz -eğitildiği yönde- ayrıntıları farketmesine olanak sağlar. İçgüdü olarak yerleşir bu. Sürekli etrafına baktığında bir şeyler görür. Dünyayı bir bütün gibi algılar. Üniversitede bir hocamızla ders sırasında muhabbet ederken duvardaki hafif sıva çatlağını gösterirken "Şu duvardaki çatlağı belki bilinçli olarak algılamıyorsunuz fakat bu ortaya koyduğunuz işlerde ister istemez etkisini gösteriyor, sonra evinize gittiğinizde masanızın kenarındaki lekeye gözünüz alışıyor ve farketmiyorsunuz bile. Bu da giderek yaşam kalitenizde düşüşe neden oluyor." demişti. Bunu aşmaksa ancak farkındalıkla oluyor tabii. Belki yaptığın bir resimde yıpranmış bir ortama daha da yıpranmışlık katmak için masanın kenarına bir leke konduruyorsun, duvarlara hafif sıva çatlakları, yerde gezen birkaç karınca ve resmin etkisi tamamen artıyor bu sefer.

Bütün bunlarn dışında günlük hayata dair gerçekleri de farketmek daha kolay oluyor. Belki Kadıköy çarşısının ortasındakinde değil ama Bostancı'nın yerleşim yerlerine yakın bir yerde bir çiçekçinin, dükkanı kapatırken hiçbir zaman küçük, cam önü çiçeklerini içeri almadığını farkediyorsun. Sonra Ortaköy'de rastlıyorsun aynı duruma. Acaba, diye düşünüyorsun; çiçekseverlerden hırsız çıkmıyor mu?



25 Nisan 2013 Perşembe

ANNEDEN KIZA MİRAS BAŞ AĞRISI ATAKLARI

Etrafımızdaki dünyayı algılayışımız nasıl da değişiyor zamanla... Yeni yeni farkediyorum. "Anne olmadan beni anlayamayacaksın" sözünü hepimiz duymuşuzdur sanırım anneleremizden. Dürüst olun, hangimiz her şeyi "olması gerektiği gibi"nin sınırları içinde yaşadık ki? Bazen diyorum ki keşke daha çok duysaymışım bu lafı. Zaman geçiyor ve ben tekdüze bir hayata çekiliyorum doludizgin. Gitmek istediğim yerlere gidemeyip kalmak istemediğim yerlerde kalıyorum hep. Berabere bile bitmeyen Pat içinde buluyorum kendimi.
Boyumdan büyük bir harita alıp duvarıma asmak istiyorum ve her gittiğim yeri, döndüğümde, deniz mavisine boyamak istiyorum. İstiyorum ki her yer deniz mavisi olsun boyumdan büyük haritamda. Akşamın bir saatinde "Bugün de lodos fena vurdu beni, migrenim tuttu" demek değil. "Senin de migrenin olsa anlarsın" demeyeyim istiyorum.

Uzun zamandır ertelediğim ama aslında daha fazla erteleyemeyeceğim, ertelenmesi de o kadar komik duran işler var ki yapmam gereken, söylemeye utanıyorum sayın okuyucu. Bunları yazsam şuraya başlarsınız taşlamaya, hayır, "İlk taşı günahsız olanınız atsın" demeye bile yüzüm tutmaz. Kafamda sürekli bunlar, bir şey yapmak gelmiyor içimden. Bahar mı vurdu migren mi tuttu bilemiyorum ama şu güzelim havaların bile tadı "Denver" adında yaramaz ve suça(!) eğilimli bir köpeğin videosunu izlemeden olmuyor.





17 Mart 2013 Pazar

Moda?

İlk keşfettiğim moda blogu, şimdi bir blog üzerinden çalışmasa da The Sartorialist'ti. Takip etmeye başladıktan bir süre sonra bir gazetede haberini okuyunca "aaa ünlüymüş bu meğersem!" demiştim ama hala ününün sınırları nedir ne değildir benim için belirsiz. Kendini tanıtması blog sayesinde mi oldu yoksa zaten bu işin bir hayli içindeydi de blog bir gönül eğlencesi miydi hiçbir fikrim yok. Kaldı ki moda hakkında da bir fikrim yok. Genel olarak bir elbise vs alacaksam tek bir kriterim var "On yıl sonra üzerimde bu kıyafet varken çekilmiş bir fotoğrafımı gördüğümde düşüneceğim şey ne olacak?". Bu biraz, klasik tarza yönlendirse de renklerle aram iyi olduğu için kullanmaktan çekinmemem biraz durumu kurtarıyor. Hayatımın neredeyse hiçbir noktasında tutucu olmayan ben, konu modaya, kıyafetlere falan filan gelince kendi muhafazakarlığımdan ödün vermiyorum. Moda olan şeyleri kullanma, moda olan yerlere gitme gibi bir derdimin olmaması da aslında yaptığım işle biraz tezat kaçabiliyor ama çok değil neyse ki.

Şu yazacağımı bir moda bloggerı görse, ne varoşluğum kalacak ne bir zevksizlik abidesi olmam ama üzerinden etiketini sökseniz bir Hermes Birkin çanta ile Accesorize çantalarını birbirinden ayıramam sanıyorum ki. Bana renk olsun, desen olsun... Anna Piaggi denemesi yapmıyorum elbette, yoksa beni mutlaka gazete sayfalarında "mahallenin delisi" başlığında görürdünüz, aslında yarı yarıya da olsa tanış olurduk, fena mı?

Aslında derdim bambaşka... Hani böyle yan ürünler, desenler filan moda olur ya, onlara feci kıl kapıyorum. Bunlar da şu an için zımba, kurukafa tarzı şeyler. Geçen gün kırklarının ortalarında bir bayanın kafasında, kafasının yarısı büyüklüğünde parlak ve altından yine parlak boncuklar sarkan kurukafa şekilli bir toka gördüm, bir an nerede olduğumu unutsam da çabuk toparladım ve azıcık da olsa sevinmedim değil, iş bu çılgınlık noktasına varınca demek ki düşüşe geçecek, ekonomi gibi işte, zirveye vurduktan sonra düşüşe geçiyor. Başta pek yoktur, tek tük görmeye başlarsın, sonra bir anda her yerden çıkmaya başlar ve sonra düşüşe geçer...
Bu aşağıdaki fotoğraf da durumu açıklıyor bence...


Fotoğraf: Scott Young/Punk Rock Fruits

16 Mart 2013 Cumartesi

DİZİLER GERÇEK OLSA?

Diziler gerçek olsa -The Walking Dead ve varyasyonlarını tenzih ediyorum- güzel olmaz mıydı azıcık? Seyirci kaybetmeyi göze alıp gerçekçi devam eden ve tatmin etmeyecek kadar normal bir sonla biten diziler belki cazip gelmez insana, sonuçta çoğu kişi biraz da olsa kendi tekdüze, sıkıcı gerçekliğinden uzaklaşmak için izliyor dizileri. Büyük başarı öykülerini izleyip "Acaba benim de....?"yle başlayan sorular ardı arkasına sıralanıyor. Sıradan gerçeklikleri  en iyi şekilde yansıtıp büyük bir başarı kaydeden dizilerin başında Seinfeld geliyor benim için. Tamam, kabul, Kramer gibi bir komşuyu kimse istemez hayatında, Costanza kadar içten pazarlıklı bir insanla zorunda olmadıkça aynı masaya oturmam bu nedenle bana göre o kadar da gerçekçi değil vs diyorsanız biraz durup etrafınızdakilere bakın -hatta kendinize-, ben düşündükçe daha çok ortak nokta buluyorum, hem bu insanları seviyorum da...
Ya da Sex And The City... Gerçekte dört tane birbirine alabilidiğine zıt karakterdeki kadının ilişkilerini bu kadar yakınken bu kadar uzun sürdürebilmeleri mümkün mü dersiniz? Olabilse güzel olmaz mıydı?

Peki ya onların evlerine sahip olsak? Hangisinden yana olurdu tercihiniz? Architizer'da NY'da geçen birkaç film ve dizideki evlerin planları çizmiş İspanya'lı bir sanatçıya yer vermiş . Diğerlerine bakmak için yukarıdaki linke tıklayabilirsin, aşağıda da birkaç örneği var;





11 Mart 2013 Pazartesi

BİTTİĞİNE SEVİNİLEN GÜN

Benimki birkaç saat önce bitti!


Sola bakınca...
Herkesin hayatında muhakkak en azından bir tane vardır bunlardan.
Bugün öğlen arkadaşım H. aradı. Bir süredir devam eden, farklı boyutlara taşınıp şekil değiştiren irili ufaklı başetmeye çalıştığı sorunları var, bugün de bir şeyler olmuş morali çok bozulmuş, havası değişsin azıcık diye dışarda buluşalım dedim. Akşam 5 gibi Kadıköy'de buluşmaya karar verdik.
Ben Kadıköy'de, metrodan çıkıp kafamı bir kaldırdım dışarısı kıyamet gibi kalabalık. Pazar günü olmasına verdim başta ama sonradan öğrendim ki benden az önce miting varmış Kadıköy'de, bir de üstüne maç eklenince (Pazar'ın değerini 3.14 almayı unutmuyoruz) sonuç "kıyamet" çıkıyor.


Sağa bakınca...
Benim de aklıma daha önceden konuştuğumuz bir yer geldi, havalar güzelken bir gün gidip sakinliğine, yalıtılmışlığına ve manzarasına hayran kaldığım! Bir yerde buluşup gidelim dedim.
Bulunduğum yerden buluşma yerine gitmek normal şartlarda 5 dakika, polis barikatından yol bulup üstüne kalabalıkla cebelleşmek +10 dakika. Sonunda güç bela buluşma noktasına ulaştım, oradan da 5 dakikalık yürüme yolu var. Çok yaklaştığım bir sırada bir umumi tuvaletin kapısında, daracık yerde 10 kadar polis, içeride birilerine sesleniyorlar "gel, gel, tamam, gel!" diye, bir şeyler oluyor içeride ama anlam vermek ne mümkün! Neredesin diye sormak için telefonumu çıkardım, arkadaşım da beni aramış birkaç dakika önce. Aramasının nedeni de "Burada adamın biri çırılçıplak soyundu, bir şey yapar filan, karşı taraftan gel" demekmiş. Neyse, gideceğimiz yere gittik, bütün o kalabalıktan, arabalardan, minibüslerden uzakta, az insanın olduğu, onların da kendi halinde durduğu yerde tam ayarında Türk kahvelerimizi ve çaylarımızı içtik. Bol bol sohbet-muhabbet, az miktar dedikodu ama en bolu da manzaranın tadını çıkarmak derken eve dönüş.

Bu da içeriden bir ayrıntı.
Dönerken bir şey söylemek için annemi arıyorum arıyorum açmıyor, bu aslında son derece normal bir durum; ne annem ne de ben telefonla pek haşır neşir insanlar değiliz, anneannemdedir diye anneannemi arıyorum ben de; anneannem ise asla telefon açmamazlık yapmaz ama o da bir türlü açmıyor. O da açmayınca alıyor beni bir sıkıntı, bir de bu aralar ilginç bir şekilde hislerim kuvvetlendi, rüyalarım çıkar oldu (bir şey beklemediğim halde, birden ortaya çıkan durumlar gibi). Fazla düşünmemeye çalıştım, 1 saat kadar sonra sokağın başındaydım ve tam bizim kapının önünde bir grup insan toplanmış konuşuyorlar, aslında pek fazla konuşma da yok, daha çok izleme havasındalar, o an tedirginliğimin haddi hesabı yok, ayaklarım geri geri gidiyor, daha fazla sıkıntıyı kaldırabilecek durumda değilim, olur ya bazen öyle...
İstemeye istemeye biraz daha ilerliyorum bir bakıyorum bizim yan apartmanın karşısında bir ekip arabası, apartmanın girişinde bir başka ekip arabası, uzun ince bir adam (sonradan polis olduğunu farkediyorum) fotoğraflar çekiyor, dönüp bakıyorum ama bir şey görünmüyor, ne olmuşsa, olalı bir hayli olmuş.
Biraz daha ilerliyorum, karanlıktan annemi seçiyorum, bizim bahçe kapısının önünde duruyor, kapının önündekilerle konuşuyor (anneme çok yabancı bir hareket), annemi öyle sakin görünce inanılmaz rahatlıyorum, geçen on saniyede ömrümden bir yıl fire vereli çok olmamış, yeni yaşımın buruk sevinci var üstümde. "Anne, ne oldu?" diye soruyorum, yan apartmanda, 4. katın balkonundan birisinin düştüğünü söylüyorlar, hem de ön tarafta toprak-çimen tarafına değil, arkaya; otoparkın olduğu beton kısmına! Ambulansla polis çağırmışlar, polis 20 dakika, ambulans da 25 dakika sonra gelmiş, ambulans götürürken hala bilinci kapalıymış. Annem, o sırada evde, düştüğü yere yakın sayılabilecek bir yerdeymiş, "Küt! diye bir ses duydum, kediler birbiriyle kavga edip bir şey düşürdüler sandım" dedi, ameliyat dikiş yerlerine bile bakamayan ben, sanki kafama bir şeyle vurmuşlar gibi bir ağrı hissettim o an kafamda. Ben, onlara ulaşmaya çalışırken de bu olaylar oluyormuş, ara ki bulabilesin! Sonra da eve girdim, 3 gün yemek yemeye gelmeyip sonunda neredeyse ölmek üzere bir şekilde gelen, bahçede baktığımız bir kediyle ilgilendim. Kedi, dünden beri daha iyi, biraz canlandı, veteriner antibiyotiğini, vitaminini filan verdi. Çok susuz kalmış, sanırım bir yerden de burnunun üstüne filan düşmüş, yemek yiyip su içememiş, zayıf düşmüş, hasta olmuş üstüne... Bir dolu şey anlayacağınız, yarın durumu belli olacak.
Saat gece 12'yi geçtiğinde bu kadar rahatladığım çok az gün vardır.

Günün bitmesini kendi kendine derin bir oh çekerek kutlayan bloggerınız Süpersonik...

9 Mart 2013 Cumartesi

Tekerleğin İcadı

Neredeyse bir aydır bir konudan bahsedeceğim ama eğri oturup doğru konuşalım, nedense bloga bir türlü varmadı elim ama hep aklımdaydı bugün bahsedeceğim konu.

Geçen ay güzel bir haftasonunda dışarıda güzel bir kahvaltı sonrası (kendim hazırlamadığımdan olsa gerek) Caddebostan sahile gittim. Hava güneşliydi, ve lodos vardı. Caddebostan sahilin asıl sevdiğim kısmı olan Migros'un olmadığı taraftan girdim. Dalgalar kenarlardaki yükseltilere çarpıp 2 adam boyuna geliyordu nerdeyse. Oturup belki 1 saat dalgaları izledim, tam dönerken kalabalık bir grup bisikletli, bisiklet yolundan Göztepe'ye doğru gidiyordu, bisikletlerinin önünde bir şeyler yazıyordu, ben onu okumaya çalışırken bir tanesi bana doğru bir ilan uzattı, aldım baktım ki müthiş bir olay gerçekleşiyormuş, ilanda yazanları olduğu gibi aşağıda okuyabilirsiniz;

Bisiklet Yoluna Sahip Çık!

Her Pazar 14.00'da Bağdat Caddesi Göztepe Parkı önünde buluşup sökülen ulaşım amaçlı bisiklet yoluna sahip çıkıyoruz!
İstanbul değişiyor. Trafiğin artık çekilmez hale geldiği, sokakların artmakta olan araç sayısını kaldırmadığı, yapılan köprü ve kavşakların sadece kısa vadede araç yükünü azalttığı şehrimizde değişikliklere ihtiyacımız var.
Dünya'da birçok şehrin motorlu trafikten kurtulmak için uyguladığı reçete, neden bizim ülkemizde de geçerli olmasın? Büyükşehir Belediyesi bu ihtiyacı görüp Dünya standartlarında bir bisiklet yolu için kolları sıvadı.
İstanbul'un dört bir köşesine ulaşım amaçlı bisiklet yolları yapılması söz konusu. İlk pilot yolumuz da Bağdat Caddesinde. Bağdat Caddesi, Bostancı'dan Göztepe'ye kadar 3 şerit ilerliyor. Göztepe'de ise bisiklet yolu başlıyor ve otomobil yolu şerit sayısı azalmadan 3 şerit devam ediyor. Herkesi İstanbul'u trafikten kurtaracak olan bu projeyi desteklemeye çağırıyoruz. Her Pazar günü 14.00'da Göztepe Parkı'nın önünde bizlere katılmanızı bekliyoruz.
Bisiklet Yoluna Sahip Çık, bağımsız ve sivil bir oluşumdur. Hiçbir dernek veya parti ile ilişkisi yoktur. Ticari ve siyasi amacı yoktur.
Biliyor musunuz?
*Yağmurun eksik olmadığı şehir olan Londra'da her gün 540.000 kişi bisiklet ulaşımını gerçekleştiriyor.
*New York Eyalet Hükümetinin hazırladığı rapora göre yeni yapılan bisiklet yolu sayesinde Trafik %30 azaldı, bisikletli sayısı 3 kat arttı.
*Bisikletle çok sakin bir hızda ilerleyerek Göztepe-Kadıköy arası sadece 12 dakika sürüyor.



Tamam hiç böyle bir bisiklet kullananı görmedim
              ama görsem fena mı olurdu?
Bisikleti, seven ve destekleyen biri olarak son yıllarda bisiklet kullanımının arttığını ben de gözlemledim, 3-4 yıl önce bile bu kadar bisikletli görmüyordum yollarda ama yine de yeterli değil tabii. Tekerlek denen naneyi etkin olarak kullanmadığımız bir gerçek. "E arabalar? Tonla araba var yollarda!" derseniz ben de bunun "etkin" bir yol olmadığı konusunda yemin etsem başım ağrımaz. 
Sahillerde son zamanlarda (en azından Anadolu yakasında) bisiklet noktaları görüyorum. Mesela Maltepe sahilde bu noktaya gidip bisiklet alıp Bostancı'ya kadar sürüp oradaki bisiklet noktasına bırakabiliyorsunuz. Ayrıntıları bilmiyorum fakat yanlarında bir de ATM benzeri makine var, sanıyorum ki işlem buradan yapılıyor.
Eğer kullanan, bilen varsa yorum olarak bırakırsa çok güzel olur.








Sokaklarda hiç rastlamadım ama yeri gelmiş gibi hissettim ve bahsedeyim dedim, bilmiyorum Türkiye'de var mı; yakın yaşlarda iki küçük çocuğu olan çoğu ailenin bildiğine emin olduğum bir başka tekerleğin etkin kullanımı mevcut; küçük olan normal arabasında giderken, yaşı biraz daha büyük olan da bebek arabasının arkasındaki yükseltiye çıkıyor ve "yorulduuuum da yoruldum!" serzenişlerine ailenin sinir kat sayısı yükselmeden sorun çözüme kavuşuyor. Bu aletlere Stand-on Tandem Stroller deniyormuş. İnternette adının ne olduğunu bulmaya çalışırken iki çocuğun da oturduğu modelleri de gördüm. Sanırım oturan ve daha büyük bebekler ve çocuklar için olanları da var. İtmesi ne kadar zordur bilemiyorum tabii.



 İlk, kim ve nasıl bulmuştur hiçbir fikrim yok ama ciddi ciddi eminim, bu tekerleği ilk bulanların Türklerin atası olmadığına! Yoksa şu anda ciddi anlamda Türk'ün Tekerlekle İmtihanı'nı oynuyor olmazdık.



Ateşin icadını bekleyen bloggerınız, Süpersonik...

28 Şubat 2013 Perşembe

Dekorasyon Alarmı

Son 3-4 yıldır sanırım az çok dekorasyona meraklı insanlar bembeyaz İsveç tarzı evlerle yatıp kapitoneli geniş oturma yerli loveseatlerle kalkıyor, duvar kağıtlarına göz süzüp, evlerinde DIY projesi gerçekleştirmek adına sehpalarına, dolaplarına gözlerini kısarak dik dik bakmak suretiyle psikolojik baskı uyguluyor. Bunların hepsi aslında çok güzel, sonuçta aslan yattığı yerden belli olur. Gelgelelim şu dekorasyon sitelerinden derlenip toparlanıp hayata geçirilen projeler, bembeyaz tasarruf ampullerinin çiçekli avizelerin içinden bilmem ne gibi çıkan görüntüsüyle ölümcül darbeler alıyor, yetmiyor salona 4 beden büyük koltukların uçları birbirine değmekten üçlü koltuğun en azından 1 kişilik oturma kısmı, ikili koltuğun kenarıyla kapanıyor.

Bütün bunları neden anlatıyorum, başka derdim mi yok diye aklınıza gelebilir, kısmen hak veriyorum ama bak dinle, henüz anlatmak istediğim kısma gelemedim kaç satırdır, utandım da yeni paragrafa geçtim sayın okuyucu, o derece mahcubum.

Dekorasyon güzel şey de...

En tepede anlattığım sorunlardan muaf projeler vardır, kocaman salonlar, küp küp altına eş değer ayrılmış bütçeler, styling çalışmaları, Canon mu döver Nikon mu okşar tartışmalarına hayatı boyunca girmeye ihtiyaç bile duymamış fotoğrafçıların parmaklarını şıklatmasıyla ellerinin altına serilen ışık-gölge imkanları... Ama bazen yine de o salonda, yatak odasında bir şeyler sizin de içinizi kemirmiyor mu?
Hani, karşındaki görüntü aslında tam senin tarzındır da bir nedenden ötürü kendini oraya bir türlü yerleştiremezsin... Çok muzdaribim be blog... Ben de dayanamadım birkaçını buraya taşımaya karar verdim...

Orada, tam karşımızdaki tabureler tamamen işlevsiz. Madem ortada öyle boş alan bırakıyorsun, kenarları da doldurmayacaksın. İlla dolduracaksan bütün odada kullandığın sadelik adına büyüklerinden 2 tane mum ya da masanın üstündekilerin tarzında vazo ve bitki daha iyi olurdu. Bir de o camın pervazındaki, araba farı görmüş tavşan gibi kalakalmış vazonun orada ne yaptığına anlam verebilen var mı?

Çok az şey beni, çalışma masasının kısa kenarında konumlandırılmış tek bir sandalye kadar dışarı itip hüzünlendiriyor.

En uyuşuk kedinin sahibi bile, bir kediyle oradaki ıncık cıncık bibloların aynı dünyanın varlıkları olmadığını bilir.

Masayı kurarken sabah sporunu da aradan çıkartmak isteyenler için tasarlanmış bu mutfağımızda masif kaplama, ayakları tekerlekli, bir tarafı hantal bir görüntü elde etmek için kapatılmış, bir tarafı ise devlet dairesi hissi vermemiş olmak adına açıkta bırakılmış sunta masa göze çarpıyor. Masayı kurmak için ya mutfağı tavaf etmek ya da tezgahın altı boş olan kısımından eğilip kalkmak suretiyle masanızı kolayca(!) ve rahatca(!) kurabilirsiniz.

Lavabo denen nanede el yüz yıkarsın, diş fırçalarsın... Yüzüne maske yapar, çıkarmak için omuzlarına kadar damlayan sudan ıslanırsın, elinden dirsek hizana gelen sular göbüşlü insanların göbüşünü, göbüşsüz insanların ayaklarını bile ıslatabilir. Kaldı ki oradan savaş ortasında koşan atlıların arasında kalmış 5 yaşındaki çocuk kadar savunması olan havlu sağ çıkmaz. Ayrıca yüzünü sileceksin diyelim o havluyla, ya eğileceksin ya da havluyu tekrar tekrar o dar yerden çıkarıp yerine geri takacaksın, hafif kaydırarak dengeleyeceksin ki yerlere değmesin...



Bütün görseller için Foto Kaynak


Daha değinmek istediğim çok şey var ama daha fazla sıkmaya gerek yok değil mi? Belki daha sonra tekrar devam ederim...

Rahatsız bir insan olması nedeniyle dekorasyon sitelerinde gezmeyi kendine işkence haline getiren bloggerınız Süpersonik yattığı yerden bildirdi.



27 Ocak 2013 Pazar

Bir Hafta Nasıl Geçer

Daha önceleri üç günü bir yerde, iki günü başka bir yerde, dört günü baaambaşka bir yerde sadece bir sırt çantasıyla rahatça geçiren ben, aynı sırt çantasıyla beş günü bir yerde geçirince anladım ki yaşlanmışım. Bir kere topuklu ayakkabılarımı özledim, sırt çantasıyla makyaj pek güzel bir kombinasyon olmamasından mütevellit makyaj da yapmadım ama bunu da özledim. Zaten yanına makyaj malzemesi alsan o kadarla kalmıyor, makyajlı surata ojeli tırnak da gerekiyor, e bunun temizleme mendili var, oje çıkarıcısı var şusu var busu var, var da var... Şimdi evimdeyim ama yarından itibaren temiz bir beş gün daha yokum, şimdiden düşünüyorum ne yapsam diye, üstelik kedilerimi özlemem de cabası. Onlar tepemde tepişerek beni uyandırmadan, 3 dakikada bir içeri girip dışarı çıkmayı istemeden günler biraz anlamsız geliyor. İşin şakası bir yana çok pis bir şey böyle sevdiğin varlıklardan uzak kalmak.

Burada olmadığım günlerde birkaç kartpostal daha gelmiş Postcrosserlardan, elimde scanner olmadığı için yalnızca karşı tarafın yüklediklerinden birkaçını gösterebiliyorum.









Bu hafta da böyle geçti. Kaldığım yerde çok iyi baktıkları halde ben ortalıkta Oz Büyücülerin Dorothy kıvamında geziniyorum "Ev gibisi yok!" diyerek. Valla bak ev gibisi yok.




24 Ocak 2013 Perşembe

Koca Bir Ay!

Merhaba herkese! Azıcık iş güç, ha bugün ha yarın derken koca bir ay boyunca hiçbir şey anlatamadım sizlere.
Fırsat buldukça anlatacağım yavaş yavaş, bazı planlar projeler peşindeyim, pek boş durmuyorum. Sanırsam azıcık değişik bir dönemden geçiyorum, hem siz de beni azıcık özleyin. Günlerin nasıl bittiğini pek anlamıyorum bu aralar, anlar anlamaz güzel güzel, değişik değişik şeylerden bahsedeceğim sizlere. Bir ara da bana gelen müthiş Postcrossing kartpostallarını göstereceğim, çünkü ben kendileriyle aşk yaşıyorum. Postcrossing halihazırda bildiğim bir şeyi çok güzel pekiştirmeme neden oldu; en azından İstanbul'da düzgün, güzel bir kartpostal bulmak çok zor ama bulunca da çok güzel şeyler çıkabiliyor. Geçenlerde Kadıköy'de yeni açılan Ada Kitabevi'nde uranus.com.tr'de de satılan cardbooklardan buldum, yapıştım tabi, hemen aldım bulmuşken, bir de İstanbul Modern'den aldığım yerli ressamların kartpostalları oluyor onlardan eskiden beri belki birine veririm diyerek ikişer üçer tane aldıklarımdan gönderiyorum millete. Gerçi onlar normal bildiğimiz 10x15cm formatının biraz dışında kalıyorlar ama yine de çok güzeller. Eğer bildiğiniz ilginç kartpostallar satan bir yer varsa söylerseniz müthiş sevinirim, öyle böyle değil. Bir de yurtdışına gönderilen kartpostallar artık 2.20 liraya gönderiliyor yeni yılla birlikte gelen zamlardan dolayı. Bir bakıma iyi oldu 2 liraya postahanelere gönderdikleri pullar pek güzel olmuyordu, şimdi çok güzel bir seri var, o kadar güzel seri bulunca da bol bol aldım. Çok da güzel oldu.
Bir de ortalıkta güzel, değişik kartpostallar bulamamak aklıma bu konuyla ilgili bir fikir getirdi. Son 1-2 aydır onunla da uğraşıyorum bir yandan.

Şimdilik bu kadar, özleyin beni!



9 Ocak 2013 Çarşamba

Hangi Oje Yakışmaz ki Kız Sana

Bazen durup -gerçekten- saçma sapan şeyler düşünüp alakasız çıkarımlar yapıp üstüne bir de bunlarla milletin zamanını yiyorum afiyetle.


Son 2 yıldır filan bu "NailArt" hadisesi inanılmaz hayran topladı kendine. Ojelerin ucuz ve kolay ulaşılabilir olmasının da inanılmaz katkısı olduğuna eminim. En kötüsü Park Bravo'ya gidip şu 30 liraya satılanlardan alırsın değişik ve ara bir renge ihtiyacın olduğunda.
Atla deve değil belki ama, insanın ruh haline de çok etkisi olan bir nane sanırım. Her gün farklı renk oje kullanan mutlaka birileri vardır etrafında. Benimse ilişkim en çok, üşenmediğimde sürüp, aynı ruh halim (dolayısıyla aynı renklerde kıyafet tercihim) devam ediyorsa 1-2 gün sonra uçlarından dökülmeye başladığında temizlemekle üstüne bir kat daha sürmeye karar vermek aşamasında henüz. Yanlış olmasın, sadece arkadaşız.

Her gün o ojeleri sürüp, her gün çıkarıp tekrar yenisini/farklısını süren insanlar bence inanılmaz gayretkeş insanlar. Yani, benim herhangi günlük bir konuda gösterdiğim tutarlılığın feriştahı gelse bu insanlarınkiyle aynı siklette bile yer alamayacak kadar zayıf kalır.(Bu tür saçma sapan konulardaki çıkarımlarımı bıkıp usanmadan anlatırım ama!)

Herkes rahatlamak, kendisi için bir şeyler yapmış olmak için farklı şeyler yapar. Ben oturup çizim yaparım-ilüstrasyonlar yaparım, başkası oje sürer, bir diğeri pastalar yapar. Sanırım bu, biraz da kendini ifade etme, dünyaya karşı kendini göstereceği yolu seçme isteğinden kaynaklanan inançtan doğuyor. Sonuçta, herkes aynı olsaydı dünya inanılmaz sıkıcı bir yer olurdu, hatta o kadar ki belli bir yerden sonra sıkılıp intihar etmeyenlere başka bir dünyadan gözüyle bakılırdı, Urfa'da taş filan atılırdı. Ne bileyim işte. Öyle.

Uzaylı dedim de aklıma geldi, Docto Who'nun geçen yılki kırismıs bölümü daha güzeldi bu senekinden. Geçen yılki böyle hem daha bir hikayemsi gitti hem de kendi başına bağımsız bir bölümdü. Spoiler vermemek için burada kesiyorum.

Doctor Who-Daleks
*Bu arada "Aklıma geldi de","dedim de aklıma geldi" cümlelerinden pek hoşlaşmadığım için ve çoğu zaman kendimi bunu yapmaktan alıkoyduğum ama kendimi bu konuda kısıtlamaktan daha bir hoşlaşmadığım için yeni etiketimiz "Bilinç Akışı"na hoşgeldin diyor ve alkışlarla yerine alıyoruz.