28 Kasım 2011 Pazartesi

Çocukluğum, Elma Dersem Çık...

Günlerdir evde şu ekrana bakıyorum, gözler kan çanağı haliyle, sırtım ister istemez kamburlaşmaya başladı artık... Yarına yetişmesi gereken işler, üstüne bir de yarın yapılacak bambaşka işler... Yaklaşık 1 saat sonra uyku düzenim alarm vermeye başlayacak; başlamadan kahve yüklemesi yapsam iyi olacak sanırım. Bütün bunlara karşılık aynı koltuğu paylaştığım Zeytin kedimin fosur fosur uyuması, yatağımdaki Tekir' imin saat başı gerinip gerinip sesli bir şekilde esnemesi... Ben de uyumak istiyorum, ben de tembel tembel gerinmek istiyorum.

Çocukluğuma dönmek istedim birazcık, şimdii. Geçen günkü mimden beri çocukluk anılarım daha sık ziyaret etmeye başladı, bu kadar strese, yorgunluğa sanırım beni biraz olsun rahatlatmak için daha çok çalışıyorlar. O zaman, hem çocukluk hem de tatil fotoları... Sanırım aynı tatilden.

Ne garip, masada cep telefonu yok
Kıskanmam ki ben!

27 Kasım 2011 Pazar

Yan Yana



Beldedeki bir çay ocağında dün oturarak arkadaşlarıyla şakalaşan iki genç, akşam saatlerinde beldeye 7 kilometre uzaklıktaki Malatya kent merkezine giderek bir ip aldı...







2 gün önce gazetede bir haber vardı, 3. sayfa haberi. Küçük, kalabalık olmayan bir kasabada aynı kızı seven 2 genç. Birlikte, aynı iple kendilerini asarak intihar etmişler. Öncesinde şiirler yazmışlar internette sayfalarına. Okuyanlar hatırlamıştır.

Bayağı bir zaman önce yine bir gazetecinin, haberler hakkında yaptığı bir yorum geliyor aklıma; "Haberler, yalnızca zaman hakkında doğruları söyler."

Sonra, yıllar yıllar öncesinden bir olay geliyor aklıma. Kuzenimin, baba tarafından kuzeni üniversiteyi şehir dışında kazanıyor. 2. senesinde, karşıdan karşıya geçerken kırmızıda dur-a-mayan bir araba kıza çarpıyor. Kız, orada, ambulans bile gelmeden hayatını kaybediyor. Gazetede, hiç olmayan ve artık ol-a-mayacak olan bir nişanlı yolun karşısında bekliyor oluyor, zaten yeterince üzücü bir olayı iyice dramatize etmek için.

Bütün bunlardan sonra başka başka hikayeler geliyor aklıma. Bambaşka gazete haberleri.
En sonunda 2 gün önce verilen haberin eksiklikleri, tutarsızlıkları gözüme çarpıyor. Bir kıza aşıklarmış, kim o kız? Küçük bir yerde yaşayan ortalama bir Türk erkeği potansiyel rakibiyle ölümüne kapışacakken, aynı kızı seven 2 erkek de mi bu kadar naif, ince ruhlu olabiliyor? Biri, babayı arıyor, "Bir daha beni görmeyeceksin." diyor. Ergenlik döneminde intihar olaylarının daha çok, aileyi pişman etme kaynaklı olduğu ise psikolojide kendine çok sağlam yer edinmiş bir gerçek. Bu iki biligiyi harmanlayınca da sorunun kızla değil de aileyle, yaşanan çevreyle olduğu gerçeği gözle görülür şekilde kendini belli ediyor-bana göre-.

Amacım kesinlikle ölünün arkasından konuşmak değil, zaten bu haberde gördüğüm bütün bu eksik noktalar ve çelişkilerden sonra yaşanan gerçekler, aklıma gelen ihtimal ise eğer, kendi çocuğumda olur da ortaya çıkarsa tamamen desteğimi kazanacak bir durumdur. Daha 5 yaşında veletlerin, hayvanlara yaptığı işkenceler, koca koca adamların birazcık para için gencecik insanları gözü kapalı ölüme göndermesi gibi temelinde sevgisizlik sorunu olan olaylardan sonra sevginin her türlüsü çok değerli aslında.

26 Kasım 2011 Cumartesi

Anneanne-Mim

İnanırsak Olur Bence mimlemiş beni. Konu, babaanne ya da anneanneyle ilgili anılar. 
Babaanneme duygusal açıdan uzak biri değildim, ama anneannenin elinde büyüyünce tabii daha çok hikaye geliyor aklıma anneannemle ilgili.

Ben henüz 4-5 yaşındayım, kuzenimse benden 4 yaş büyük. İkimize de gündüzleri anneanne bakıyor, çalışan annenin çocukları olduğumuz için. Tabii ben kuzenin üstüne bir nevi "kuma" gidince başlıyor kavgalar-gürültüler. Bir gün deli gibi kavga ediyoruz, bağrış çağrış ama ne gürültü yer yerinden oynuyor... Anneannemin kalbi çarpıyor, ilk ve son kez anneannemi öyle görüyorum. Birimiz kapı-pencere açıyor, birimiz kolonya döküyoruz , diğerimiz su getiriyor... Az önceki kavgadan eser yok anneanneyi ilk defa öyle görmenin etkisiyle. Neyse... Teyzem geliyor, kuzen evine gidiyor ardından anneannem beni eve götürürken benimle konuşuyor "Bak yavrum, ablanla böyle kavga ederseniz ben iyice hasta olurum, bakamam size. O zaman size kim bakacak?" Bende hala sinir geçmemiş haklı olduğumu düşündüğümden, belli gelen cevaptan "Eh o zaman n'apalım, başımızın çaresine bakarız!". Anneannem geçen onca senden sonra hala gözümün içine baka baka bu hikayeyi anlatır insanlara, nasıl üzdüyse onu cevabım. Tabii o zamanlar anneannemin ne kadar kırılgan ve alıngan olduğunu bilmediğimden sallamışım bol keseden, halbuki şimdi bile sığınılacak bir yerdir anneannemin evi, kucağı.

Yine kuzenle Susam Sokağı saatlerimiz vardı, sokaktan koşa koşa girerdik anneannemlere, koltuğun televizyona en yakın köşesini kapmak için yarışırdık. Yerleşmemiz bitip Susam Sokağı' nın başlama saati geldiğinde mutfakta anneannenin zaten hazırlamakta olduğu şey için seslenirdik "Anneannneeeeeeeeeeeee! Hoop tereyağlı ballı ekmeeeeeeek!" Anneanneme hiç hatırlatmamıza da gerek kalmazdı aslında, ne zaman koltuğumuza kurulsak, bizim seslenmemizle anneannem elinde tepsiyle girerdi salona. 

Anneannem çok tatlı düşkünü biri değildi, bu nedenle pek tatlı yapmazdı da ama ben bayılırdım tatlıya. Kek için ölmezdim ama kek hamurunun kasede kalan kısmına delirirdim. Sadece bunun için anneanneme -bir de havuçlu olacak!- kek yaptırırdım. Kek piştikten sonra 1 dilim ya yiyip ya yemediğimi keşfedip hamura nasıl dadandığımı keşfettiği için bir daha yapmamıştı, yapsa da "Keki yiyeceksen yapayım" derdi, gözlerimin içine içine bakarak yalan söylüyor muyum diye anlamak için. O bakışlara sıkıysa yalan söyle! Bunun dışında gül kokusu da her zaman anneannemi, anneannemin evini hatırlatır bana. Çocukluğumdan beri anneannemlerin bahçesinde büyük büyük gül ağaçları vardı. Hala var gerçi ama eskisi kadar çok gül vermiyorlar ve daha az gül ağacı var. Bu ağaçların verdiği güllerin birazını toplar gül reçeli yapardı. Gül reçeli yaptığı günler anneannemin evine girip girip çıkardım o şekerli muhteşem gül kokusu için. Başka gül reçelleri tatsam da hiçbiri anneannemin yaptığı kadar güzel tatta ve kokuda olmadığından bu gül reçeli denemelerimden vazgeçtim sonunda.

Bu yazıyı okuyup kendi hikayelerini anlatmak isteyen herkes mimlidir. =)

25 Kasım 2011 Cuma

Bana Listeni Söyle Sana Nasıl Halledeceğini Söyleyeyim

  • 5 haftadır düzenlenmeyen çekmeceler,
  • 3 gündür silinmeyen yerler,
  • 2 haftadır değiştirilmeyi bekleyen halılar,
  • Silinmesi gereken kapılar,
  • Saç bakımı,
  • Değişmesi gereken yatak çarşafları.
Bunlar ne mi? Yalnızca evden çalışan birinin çalışmaya başlamadan önce kafasından geçenler. Tabii geçmekle kalmıyor, hareket de beraberinde geliyor. Bir enerji, bir şevk ki sorma gitsin. Hepsi çalışmamak için.
Bulaşığınız, çamaşırınız mı var? Haftalık yapılacaklar listenizi bir türlü tamamlayamıyor musunuz? O zaman gitmeyin ofise, uğramayın stüdyoya, girmeyin atölyeye; evinizde çalışın! Deadline alarmları çalsa da tertemiz bir eviniz olur, inlerle cinlerin at koşturduğu bir yapılacaklar listeniz olur.
Kendi adıma konuşmam gerekirse hiçbir şey bulamazsam bloga girip bakıyorum işte. Fena mı, Siminya' nın son 3 yazısını okumamışım, artık o da tamamdır. 




21 Kasım 2011 Pazartesi

Süpriiiiz!

Geçtiğimiz 3 haftanın büyük bir kısmını evde geçirdim ve sonunda "Bu da can ama!" deyip B.' ye gittim. Waffle partisi yapcaktık. Waffle makinesinin sanırım teflonunda sorun vardı, önceki yaptığında da hep yapışmış wafflelar, dün de girişimimiz hüsranla sonuçlandı. Bir dönem her hafta en azından 1 kere  waffle partisi yaptığımızı düşünürsek bir devrin kapanması diyebiliriz bu duruma.
Eh aç kalınca, dışarı çıktık yemek için. Fenerbahçe' deki Happy Moon's' a gittik. Ben, Burrito, B. ise Vegas Burger istedi. Saat 6 daki waffle denemelerinden sonra saat 10.30 da Happy Moons' a gittiğimizde düşünün artık açlığımızın boyutlarını(arada mandalina filan yemiştik gerçi ama çaktırmayın). Neyse 10-15 dakika sonra yemeklerimiz geldi, yalnız B.' nin yemeğinde sorun vardı, Vegas Burger etle yapıldığı halde burgerin içinde köfte vardı. Bir garsona söylediğimizde, siparişimizi alan ve getiren garson olmadığı için ne istediğimizi kontrol edip geleceğini söyledi, bir karışıklık olup olmadığını anlamak için. Neyse 2 dakika sonra garson geldi ve yalnış sipariş getirdiklerini, burgerler kapalı olduğu için de siparişlerin karışmış olabileceğini söyledi ve eğer 10-15 dakika bekleyebilirsek siparişi düzelteceklerini ekledi ama çok aç olduğumuz için gerek olmadığını söyledik. B.' nin sadece Kadıköy' deki Express İnegöl Köfte' de köfte yediğini düşünürsek Happy Moon's' ta gelen köfteden de memnun olduğunu söyleyebiliriz sanırım. Biz bir yandan yemeğimizi yiyip bir yandan muhabbete devam ediyorduk. B., burgerinin yarısını bitirmişti ki aynı garson, elinde Vegas Burger tabağıyla geldi ve "Yanlışlığı düzelmek istedik. Dilerseniz yiyebilirsiniz, tadına bakabilirsiniz, dilerseniz dokunmayabilirsiniz de ama kabul ederseniz memnun oluruz" dedi.
Açıkcası Türk işletmelerinde böyle bir harekete alışık olmadığımız için ikimiz de şaşırdık ve çok memnun olduk. Biz talep etmediğimiz halde yemeğimizin doğrusunun getirilmesi, hatanın açıkca kabulü pek fazla karşılaşılan şeyler değil. Tüketici hakları dernekleri henüz çok temel sorunlarla cebelleşirken, tüketici de böyle ince bir hareketi pek beklemiyor doğal olarak. Happy Moon's sık olmasa da gittiğimiz, tercih ettiğimiz bir yer ve ilk defa yanlış sipariş olayıyla karşılaştık, bu durum da bu kadar profesyonel bir şekilde kotarılınca burada bir teşekkür yazısı yazmam gerektiğini düşündüm. 

Bu olay da aklıma başka bir olayı getirdi, üniversitenin son senesinde bir süre Starbucks' ta çalıştım part-time olarak. Bir akşam okuldan çıkıp işe gittim ama pek yorgun değilim. Rush saati geçti -ki çalıştığım mağazada açık çift kasa dahil 6 kişi barda, 2 kişi cafede kapıya kadar kuyrukla 1.5 saat süren rush bilirim- her şey süt liman, barda 3 kişiyiz ve gayet yeterli o kalabalık için, kuyruk yok, sakinlik var... Bir bayan geldi, siparişi bugün bile aklımda. Espresso makinasında ben varım, bardağı kodlandı, hazırladım kahveyi tam olması gerektiği gibi ve hand-off tan bayana kahvesini verdim. 10 dakika sonra aynı bayan geri geldi ve kahvesinin istediği kahve olmadığını, kahvesinde bir sorun olduğunu söyledi. O sırada süpervizor aynı zamanda coffee master da olan E. beydi. E. bey geldi ve kahvedeki sorunun ne olduğunu, neyin aynı olmadığını sordu. Bayan da "İşte her zaman içtiğim gibi değil, bilmiyorum ne farkı var." dedi. E. bey daha yardımcı olabilmek için kapağı açtı ve tadında mı sorun var, kokusunda mı diye sordu ve bayan kokusunda da tadında da sorun olduğunu söyleyince E. bey kahveyi kokladı ve bana dönüp "Süpersonik, bir shot alabilir misin?" dedi, ben de espresso shot aldım ve E. beye uzattım. Bayana, aldığım shotı koklattı ve "Bakın, bu espressonun kokusu, kahvenizden aldığınız kokuyla aynı. Ama ben yine de size, kendim siparişinizin aynısından hazırlayayım." dedi ve hazırlayıp bayana içeceğini uzattı, bunun üzerine çöpe atmamız için bayan bize, benim yaptığım ilk kahvesini uzatınca, bardağın dibinde sadece 1 parmak kahve kaldığını gördüm. 
Amacım niyet okumak değil şimdi ama ben ne zaman böyle bir sorunla gitsem bunu en fazla 2. yudumdan sonra  söylerim, o da ilk yudumda ağzımdaki tattan belki bana farklı gelmiştir diye emin olmak içindir.  Başka türlü bir niyeti varsa kişinin, gerçekten anlaşılıyor her halükarda. Starbucks' ın kahvesi belki çok çok süper değil, self-servis mantığına göre bazılarına kahveleri biraz pahalı gelebilir ama ben yıllardır Starbucks' ta en ufak bir süprizle bile karşılaşmadım Bazı haftalar 3-4 kez gitmeme rağmen. Kahve içeceksem süpriz istemem. 
Çalışırken de ilk defa gelen, bir içeceği ilk deneyen ya da kararsız kalan herkese söylediğimiz bir şey vardı "Beğenmezseniz değiştiririz.". Bazen çok aç olur da insan, yiyeceği yemeği hiç beğenmeme ihtimalinden dolayı o sırada yeni bir şey denemez ya, ben de kahve konusunda çoğunlukla böyleyimdir. Ağzıma aldığım ilk yudumda neyle karşılaşacağımı bilmeliyim. Filtre kahve içeceksem, içine ne kadar süt konmasını istediğimi bile ayrıntısıyla anlatırım, espressoda tanımadığım ya da yeni biri varsa, sütün özellikle hiç köpürtülmemiş olmasını eklerim. Süt, buharla ısıtıldığı için, yeni çalışmaya başlayan biri sütü ısıtırken istemeden de olsa köpürtebiliyor, o köpük de midemi bulandırıyor, neden bilmiyorum. Her neyse... Böyleyken böyle!

19 Kasım 2011 Cumartesi

Drink Up One More Time And I'll Make You Mine

  • Bir yerde bir kitap, bir şarkı, grup ya da bir film yorumu okuduğumda, eğer sevdiğim bir yazarın kitabıysa mesela ve yorumu yapan kişi de peşinen o yazarı sevmediğini söylüyorsa o cümlenin sonunu getiremiyorum malesef. Gitmiyor gözüm sonraki kelimeye! Yok böyle bir şey! Yok! Olmuyor... Kendimle cebelleşiyorum sonraki kelimeleri okuyabilmek için, rekorum 3 kelime ama dahası... Mantıklı düşünmeye çalışıyorum, uzlaşmacı olayım diyorum ama baştan "Babanı da sevmezdim sütoğlan!" yaklaşımı söz konusu olunca bütün o farklı olanı kucaklama yetim kaybolup gidiyor. 
  • Between The Bars dinliyorum günlerdir. Durmadan kafamın içinde "Kim kendini göğsünden bıçaklayarak öldürebilir ki?" cümlesi dönüp duruyor kayan yazıyla. Bu, sanırım içinden, hüznü, mutsuzluğu somut bir şeymiş gibi bıçakla söküp alma isteği. 8 yıl olmuş, ne garip.
  • Tanıdığı, sevdiği birini kaybetmeyen, tanıdığı, sevdiği birini kaybedeni mümkün değil içinden içinden hissederek anlamıyor.
  • Hiç görmediğim, bilmediğim bir pusulanın bozulmasına sevineceğimi söyleseler, mümkün değil inanmazdım. Ama işte hayat Murat Menteş kitabından,  alakasız ihtimalleri çıkarıp getirebiliyor önüne çok lezzetli bir tatlı tabağı yanında.
  • Gog, Dublörün Dilemması, Parfümün Dansı önerdim sevgiliye. Kendime de, Stefan Zweig kitaplarıma yenisini ekleyip Macellan aldım. Bu adamda bambaşka bir biyografi yeteneği var. Fouche, Marie Antoinette, Amerigo... Acaba şu anda hayatta olsa kimin biyografisini yazardı? Steve Jobs? Condoleezza Rice? J.K. Rowling?...
  • Haber sitelerinde götten, memeden, six packten ayıklayabildiğim haber kırıntısı bulduğumda cesurca yalıyorum leoparı.


12 Kasım 2011 Cumartesi

Cervantes' in Eli O Kadar Gezsin Ben Şurdan Şuraya Gidemeyeyim






Şimdi sabahın bu saatinde uyku problemi yaşadığımı söyleyince okuyan herkes uyumadığımı sanacak. Benimki daha çok 1-2 saat uyuyup, uyanıp tekrar uyumak için akla-karayı seçmek şeklinde oluyor. İnsanın bütün hayatını etkiliyor bu uyku problemi. Eğer saat 10 gibi yeniden, birkaç saat önce olduğu gibi olduğum yerde yığılıp kalmazsam evden çıkıp birkaç sergi gezeceğim, dönerken biraz örgü için yün-mün alıp kış modunu açacağım iyice. Düşüne düşüne pek bir yere varamıyor insan. İş yok-güç yok... Kendini sanata verince bambaşka açmazlara giriyorsun. Ya anlatmak istediğini tam anlatamıyorsun, ya kafanın içinde bir yerlerde bir şeyler eksik kalıyor ve onu bir türlü bulamıyorsun. Yaratma süreci sorunu işte klasik... Sürekli araştırıyorsun araştırıyorsun, en sonunda "Kendini tekrar eden" bir sanatçı olmuş oluyorsun. 3. dünya ülkesi vatandaşı olmaksa apayrı bir sorun, çıkmaza girdiğinde gerçekten çıkmazda oluyorsun ve o çıkmaza mutlaka bir gün giriyorsun. Girmemen için kafana bol jöle sürüp sana verilen hakların çok olduğunu gözlerini belerte belerte kameralara filan anlatman gerekiyor.

Eğer başarabilirsem Kutluğ Ataman' ın, ARTER' deki sergisi Mezopatamya Dramatürjileri sergisine gitmeyi planlıyorum, ardından Karşı Sanat' taki Cervantes' in sol eli sergisine gideceğim. Daha başka sergiler de var gitmek istediğim ama bu ikisi en çok ilgimi çekenler.

Bilemiyorum... Aslında bu uykusuzluğun verdiği ruh haliyle yalnızca gidip kahve içsem kitabımı yanıma alıp, sonra da eve dönüp yeni uyku dalgamı beklesem daha iyi olur gibi.

10 Kasım 2011 Perşembe

Bir Şapkanın Anlattığı

-Efendiler, ey millet, iyi biliniz ki Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz. En doğru, en gerçek tarikat, medeniyet tarikatıdır.





Geçenlerde bir video izliyorum; Videoda, Osmanlı saray ailesinden bir bayan bir şeyler anlatıyor. Anlattıklarından bazıları sunucu üzerinden geri kalan halkı aşağılar tarzda, bazıları "Ben bilirim her şeyi" tarzında, bazı bazı da akıllı-usturuplu laflar ediyor. Her neyse... Baktım bir kim bu kadın, ne yapmış, ne etmiş diye, bir yerde bir yorum gözüme çarptı "Cumhuriyet Türkiyesi' nde dış görünüş olarak yıllardır oluşturulmaya çalışılan kadın ama kafasının içi bambaşka, bak gördün mü demek ki böyle olmuyormuş!" tarzında bir yorum... Bu yorumu yapan kimdir, necidir bilmiyorum yalnızca şapka devriminden ne anladığını merak ediyorum. Şapka devrimi yalnızca şeklin şemalin batılılaşması için miydi? Farklı sınıflardan, mesleklerden, görüşlerden insanların farklı şapkaları, sarıkları, fesleri vardı... Hepsinin bir olması da aslında kanunlar önünde herkesi aynı kefeye koymak demekti hatta bir bayanla bir erkeği aynı kefeye koymaktı.
Tabii yapılan bu devrimlerin başka anlamları da var, ben sadece bu yönüne değiniyorum şimdilik.

Benim için Atatürk demek, beni erkekten 3 basamak aşağıda tutmaya çalışan kanunların, din adamlarının gücünü kesen insan demek, güçsüzün elinden tutan demek... "Çoban hiç okur mu?" diyen küçük çobana "Tabii okur, sen çoban olmayacaksın, okuyacaksın!" diyen insan demek, parasız eğitim istediği için aylarca hapse atılmış olmak kesinlikle değil... Bu yüzden Google istediği kadar yok saysın, Atatürk' ü yürekten seven insan buna yalnızca gülüp geçer... Bu halk neler gördü ve görüyor, sen vız gelir tırıs gidersin.


9 Kasım 2011 Çarşamba

Bir Varmış Bir Yokmuş

Bir varmış; bir yokmuş, evvel zaman içinde...

House MD' den tanıdığımız Jennifer Morrison'ın (House' daki adını hatırlamıyorum) yeni dizisini izledim geçen gün. Birçok masal kahramanını alıp, merkezine Pamuk Prenses' in kızını oturtmuşlar. Kızı rolünü de bu hanım kızımız oynamakta. Şimdiye kadar bu hatunun güzelliğinin, House' da, filminde vs hep abartıldığını düşünmüştüm, Once Upon a Time' a kadar. Burada gerçekten daha güzel görünüyor.
Diziye gelince... Bazı manzaralar WoW' dan bazı yerlere, bazı haritalara çok benziyor. Dizinin tamamı bu havada geçmiyor tabii. Büyük kısmı günümüzde gerçekleşiyor. Ayrıca kötü kalpli cadı, hapsedilmiş bir başka kötü cadının yanına gitmek için fare şekline giriyor. Bu da WoW daki Mage sınıfını hatırlatıyor. Şu anda hatırlayamadığım birçok ayrıntıyla da WoW' a selam gönderiyorlarmış gibi geliyor bana. Daha ne kadar kendini izlettirir bilemiyorum... Zamanında büyük bir yemin etmiştim bir daha Lost yapımcılarının, senaristlerinin, oyuncularının dizi veya filmlerini izlemek konusunda ama gel gör ki Game of Thrones yok, Doctor Who yok, can sıkıntısında çerezlik gidiyor işte.



Kötü kalpli cadı ve elmaları

7 Kasım 2011 Pazartesi

Madde 1




Yapılacaklar listesi hazırlamak, yalnızca, o listeye uyacaksan güzel bir şey. Kendini bir programa sokmak istiyorsan harekete geçirici bir etkisi olabilir, her gün 1 fazla ya da her gün 1 tane daha zorlayıcı bir madde ile daha yararlı hale getirmek mümkün. Ama tabi başta, o listeye uyabilmek için başka yöntemler gerekiyor.

Bu listeleri yapmayı fetiş haline getirmiş insanlar da var tabi. Ama uyulamayan her maddede acı çekmeleri an meselesi oluyor. Gerçi onlar da bundan zevk almaya başlayıp "düzenli ve mazoşist" olmaya başlıyorlar. Tanıyorum böyle insanlar... Ama başka bir grup var ki en sevdiğimden, baldan tatlı sınıfından... Listeyi hazırlar, yapabildiklerine bakar, yapamadıklarına bakar, yapamadıkları için dert yanmaz, bıdılanmaz, "oooh bir sürü şey yaptım caaanııımmm" diye sevinirler bir de üstüne. Liste yapmanın özünü kavramıştır o insan, onu kimse tutamaz... Ne mazoşistlik yapar, ne kendini yer bitirir. Sürekli, etrafına "Şunu yapmam lazım, bunu yapmam lazım" diyen insanın sevimsiz mi sevimsiz huzursuzluğunu vermez.

Ben de yeni başladım liste yapmaya. Yavaştan yavaştan başladım. Bunları yapmayı bitirdikçe yeni maddeler ekleyebilirim sanırım. Listemde 3 madde kaldı, onları da yapabilirsem gerçekten mutlu bir insan olacağım, zira en uzun süredir ertelediğim şeyler onlar... Bana şans dileyin.

6 Kasım 2011 Pazar

Küt Küt Küt Küt

Blogları gezerken hani, 8-9 blog birden açarsın, okumaya başlarsın birini, o sırada birden bir şarkı başlar, hiç bilmediğin, duymadığın, dövseler duymak istemeyeceğin... Sayfalar tam yüklenmemiştir, şarkı kesik kesik devam eder bir türlü anlamazsın nerden geldiğini! Heh, işte ben o durumlarda saçımı başımı yolmak istiyorum, sesi kısana kadar birkaç kez daha aynı şey oluyor, en yüksek volümden baslar, davullar, ziller giriyor ya... Kalbim küt küt oluyor her vuruşta, yerinden çıkacak! Yapmayın n' olur, özellikle benim gibi gece blog gezenler için daha kötü oluyor, bütün o sessizlik, sakinlik içinde. Bu blogları iş yerinde kaytararak okuyanlar da var, ifşa etmeyin. Arada çok mu istiyorsunuz insanlara dinlediğiniz şeyi dinletip benzer ruh haline sokmayı? Link verin efenim, daha iyi daha güzel!

5 Kasım 2011 Cumartesi

Vanilya-Çilek Olsun

Ben burada modern zamanla didişirken, Onun, çaresizce dalgaların arasında uyumaya çalışması sanırım evrenin dengeleme olayının bir parçası.

Her şey çilek, her şey vanilya olsun istiyorum. Kısa zaman dilimlerinde de olsa... O' nun gitmesiyle nezle olup çıkamamıştım evden, O.' nun çıkıp hava alabileceği yer sınırlıyken... Gideli 1 haftayı geçti ve ben daha yeni dışarı çıkabilir kıvama geldim. Sanırım evren durumu sürekli eşit tutmak için elinden geleni ardına koymuyor. Eh, sanırım bakış açım da gayet vanilya-çilek kıvamında.

"Haberleri okuyamadığın için şanslısın." diyorum. "Neden?" diye sormuyor. Başlarsam susmayacağımı ikimiz de biliyoruz. Başka konulara akıveriyoruz.

Ben, yaptığım resimleri anlatıyorum, biraz yapmak istediklerimden, O. da ne zaman döneceğinden, dönünce yapmak istediklerinden.


O.


Zaman geçiyor sürekli. Ama hiçbir zaman yeterli hızda geçmiyor diye düşünüyoruz sanırım ama her zaman çok hızlı geçiyor. Birini özlemeyi ya da bir şeyin olacağı zamanı umutla beklemeyi, varılacak yere varana kadar geçen zamanı güzelleştirmek demeyelim de özelleştirmeyi beceremiyoruz pek insanlık olarak. Hep, şu zaman geçse de, bu olsa da, o bitse de...
Evet, gelse iyi olur ama O. gelene kadar yapmak istediğim, yapmam gereken o kadar çok şey var ki...

Ah ama bu haberler o kadar enerjimi çekiyor ki, yapışıp kalıyorum yerimde.

N.Ç. ve onun gibiler üzerine düşünüyorum bu aralar en çok... Bu haberler ne kadar arttı birçokları farkındadır. Artık, millet idamı istesin diye bilerek  bu haberlerin bu kadar çok verilmeye başlandığını, bu verilen cezaların böyle dağ gibi arkasında durulduğunu düşünmeye başladım. İdam önce tecavüzcüye gelir, sonra ona buna derken farklı görüşten kim varsa hedef haline gelmeye başlar. Hiçbir şey ilk başladığı noktada kalmaz, kalamaz. Kim olursa olsun, ne olursa olsun "yaşama hakkı"dır. Özgürlük hakkı belki ömür boyu elinden alınabilinir, (böyle bir uygulama var mı bilmiyorum ama işte tekrar işleme konması için ya çok güçlü nedenler ya da minimum 35 yılını özgürlük hakkı elinden alınmış olarak geçirmiş olması şartları konabilir) ama yaşama hakkı bambaşka bir şeydir.

Kuzen bildirdi bu arada, bugün Guy Fawkes günü imiş. Eğlenceye bahane, maytap filan alıp sokağa çıkmak isteyen varsa çekinmesin.

Neyse... Sonu gelmez bıdılanmalarımın. Güzel bir şarkıyla bitirelim madem.




.