31 Ekim 2011 Pazartesi

Gidip Bi' Dolaşayım Açılırım

Geçen hafta, terör olayları, arkasından deprem olduğunda internetten, televizyondan biraz uzak kalmıştım elimde olmadan. Geri döndüğümde gazetelere, oraya buraya baktığımda 40 yıl düşünsem aklıma gelmeyecek şeylerin harıl harıl tartışmasının yapıldığını gördüm. Yok öğretmen gönderilince böyle oluyormuş, yok polis gönderince böyle oluyormuş o yüzden oradaki insanlar şimdi gidip PKK' dan yardım istesinmiş... Aklıma 17 Ağustos sonrası 7.4 yetmedi mi pankartı taşıyan kadın geldi. Ne farkın kaldı ondan? 17 Ağustos' ta ölen namazında-niyazında-kendi halinde-ekmeğinde-işinde-gücünde insan yok muydu? Her şeyden habersiz bebekler yok muydu? Hadi her şeyi geçtim sana göre bir insan ne olursa olsun bu şekilde ölmeyi hakediyorsa cehennemin aslında bu dünyada olduğunu göstermez mi? Bu kendi içinde çelişkilerle dolu olaydan bahsetmeyeceğim daha fazla, dönelim şimdiye, değil Van, batıya çok daha yakın yerlerde bile eşit koşullar sağlanamıyor insanların, hayvanların, muhtaçların, öğrencilerin yaşaması için.
Herkes gerçekten hakettiği şekilde mi yönetilir emin olamıyorum. Neden ben de Şili' de ki o fıstık gibi hatun gibi çıkıp öğrencileri ayaklandırmıyorum herkese eşit haklar sağlansın diye? Polisse orada da polis, hükümet baskısıysa orada da hükümet baskısı... Gerçi o kadar sınav skandalına ardı ardına istifalar gelmediği için hiç şaşırmadım. Şili' de olansa -bana göre- sınav skandallarından daha üstü örtülü bir durumdu ama yine de birileri karşı çıktı ve istifalar geldi ama bu yeterli değildi...
Devlet okulu öğrencilerinin bile müşteri gibi görülmeye başlanması da bizim hatamız ama o kadar çok yerden saldırı geliyor ki herkes bir türlü bir araya gelip de hakkını arayamıyor ya da en basitinden tepkisini koyamıyor biraz olsun çekinmeden. Kime sorsanız ayrı bir derdi var. Biri tanıdığı olmadığı için iş bulamıyor, öteki işi olsa da aldığı para yetmiyor, birinin oğlu şehit olmuş, ötekinin damadı, kızına ölüm tehditleri savurmuş ama koruyanı yok. Bir yerlerde ipin ucu kaçmış belli ki ama nerede onu gören varsa haber etsin.
Bu ambale olmayla küfür yese alkışlayacak bir hale geldik. Umursamamaya çalışıyorum artık ama her şeyi elden bırakmaya da niyetim yok; 3 çocuk yapıp da tadından yenmeyecek şartlarda yaşamıyorum çünkü ben. Türkiye' nin en eski, köklü üniversitelerinden birinden mezunum, verdiği eğitim kalitesi ortalamanın üzerinde -son açılan mahalle üniversitelerini sayarsak çok çok üzerinde- ama bana üniversite hayatım koca bir yalanmış gibi geliyor. O 4 seneyi yeniden yaşayacak olsam sanırım üniversite eğitimini boş geçerdim. GSF mezunu olduğum için söylemiyorum. Al mühendislik eğitimi alan adamı, sok bir işe, 4 yılda, okulda öğreneceğinden çok daha fazlasını öğrenir, okulda sadece temel eğitimleri vermek yeterli. Kimse kusura bakmasın ama o temel eğitimler de 4 yıl sürmez! 2 yıl doğru düzgün, reklam yapmadan, öğrencini geçim derdiyle başbaşa bırakmadan, gözüne iphoneları, burberry montları falan sokmadan eğitebiliyorsan 2 yıl fazlasıyla yeterli. Zamanında askerlik için denirdi "en verimli zamanlar" diye, ben de artık üniversite için diyorum "en verimli zamanlar"...

Başıma direkt gelen bir şeyi anlatayım, istersen atla burayı ama her konuda geçerliliği olan bir gerçek ve bu kafama çekiçle vurulma etkisi yarattı; üniversitenin ilk yılındayız, atölye derslerimizden birindeyiz, bütün bir yıl yalnızca 3 farklı çalışma çıkardık; 1 çalışma ilk dönem, 2 çalışma 2. dönem. Daha doğrusu genel olarak 2 farklı çalışma çıkardık ama ben ve benden başka 4 kişi daha fazladan 1 farklı çalışma daha yaptık anasanat dalı farklılığından dolayı. Neyse, okullar kapandı, ilk seneyi kazasız belasız atlattık, eh dedik hadi bir de staj yapalım... Uğraşlar sonucu bir yer buldum staj yapacak... Staj yaptığım yerde konuşmayı inanılmaz seven biri vardı ve asıl öğrenmem gereken şeylerin yarısı bu adamın kafasının içinde bir yerlerde öylece duruyordu. Stajın 2. ya da 3. haftası ilk şokumu yaşamıştım; benim ve bölümde geriye kalan 29 kişinin daha, yapmak için koca bir dönem uğraştığı şeyi bu adam günün yarısında bitirmişti. Ertesi güne sadece ince işleri kalmıştı... Bana önce uzun ve zor yolu öğrenme martavalını okumasın lütfen kimse... Bu adamın uzun ve zor yolu öğrenme lüksü yoktu ve yıllardır bu şekilde gayet güzel idare ediyordu! Tabi bundan sonra 2. senemde hoca, bu kadar ilgisiz olmama sitem etti... Halbuki ben hesabımı çoktaaaaan kapatmıştım.

Peki, işin teorisini geçtik, pratikte ne işe yarar bu üniversite eğitimi dediğimiz şey? Tanıdığınız yoksa iş hayatında diplomanızın değeri yoktur, zaten diplomanızda eğitimini aldığınızı yazan şeye ne kadar hakimsiniz kimse bilemez, hele siz hiç bilemezsiniz. Sosyal çevre, arkadaşlık deseniz... 4 yıl kimi kendi haline bıraksanız, kendi ilgi alanlarında, kendi ortak zevklerinde, düşüncelerinde yüzlercesini bulabilir... Araştırmaya yöneltme? Ihh-ıh... İnsanın kendi içinde olmadıkça olmuyor. Bitirme tezini, daha önce o konuda tez yazıp vermiş birinden, sadece adını değiştirip, bir kaç görsel ekleyip-çıkarıp mezun olmuş insanlar biliyorum.

Bütün bunlardan sonra 3 çocuk yapsam, bu 3 çocuğu da üniversiteye kadar okutsam çocukların hayatlarından çaldığım bütün o yıllar için hayatımın sonuna kadar vicdan azabı çekerim herhalde.

Üniversiteli gençler toplanıp şiddet gören kadınlar için, şiddet görenler memura-işçi ve emekliye yapılan azıcık zamlar için, memur-işçi ve emekli töre cinayetlerini durdurmaya çalışanlar için, töre cinayetlerini durdurmaya çalışanlar anayasada hala mal olarak görülen hayvanları korumak-haklarını geliştirmek için harekete geçmedikçe her şey aynı şekilde devam edecektir. Lan yoksa hepiniz aynı saatte aynı yerde buluşmak için gizlice sözleştiniz de benden mi saklıyorsunuz?









*

30 Ekim 2011 Pazar

Vanilya Kokusu

Çok tartışmalı kokular vardır, herkes sevmez. Hatta bazı kokular vardır, insan, ya çok sever ya nefret eder, hindistan cevizi kokusu gibi. Çok sevmeme rağmen bir insanın neden hindistan cevizi kokusunu sevmeyeceğini hatta nefret edebileceğini anlıyorum ama iş vanilya kokusuna gelince sanırım algılarım kapanıyor. Ikea' ya gittiğimde, her bayan kişisi gibi oradaki çeşitli mumlardan birkaç tanesini beraberimde evime getirdim. Vanilyalı mum da bunlardan biri. Genel olarak kakao kokulu olanı yakmama rağmen  bugün vanilyalıya ihtiyacım oldu ilk kez henüz kendisini görmeye doyamadan göndermek zorunda kaldığım O. için. Bütün evi baştan aşağı yıkasam yine de vanilya koksun istiyorum her yer. Vanilya kokuları eşliğinde, yıllardır gözüm olup da nedense bir türlü alamadığım ama bana hediye ettiği Van Gogh suluboyamla renkleri birbirine karıştırmak istiyorum sabaha kadar.



"Pardon Bayan"


Buna isim vermedim henüz.

Sabah nezle olarak uyanmamın bütün her yeri vanilya kokusuyla doldurmaya çalışmamla bir ilgisi olabilir gerçi, ancak alırım kokusunu gibi geliyor.


Gün boyu hasta bir şekilde evde yattığım ve ancak 1-2 saattir kendime geldiğim için ancak kutlayabiliyorum; Cumhuriyet bayramımız kutlu olsun hepimizin. Şimdi kalkıp trollük yapmayacağım bazı kesime karşı. Umurumda değil artık ne dedikleri, ne yaptıkları, amaçları dikkat çekmekse evet çektiler, umursanmaya bile değmez benim açımdan söyledikleri yalnız her milli bayramda bir şeyler üretebilmelerine şapka çıkarmak istiyorum. He bu arada o bayram "Şeker bayramı"dır der uzaklaşırım.

23 Ekim 2011 Pazar

Biri Kadın Sanatçı mı Dedi?

İstanbul Modern' de 20 Ocak' a kadar devam edecek olan Hayal ve Hakikat sergisindeydim geçtiğimiz gün. Bizler için kült olmuş isimler olan Füreya Koral, Alev Ebüzziya' yı bir arada görmek heyecan yapabiliyormuş bünyede. Bunun yanında yine Füreya Koral' ın iki teyzesi Aliye Berger ve Fahrünisa Zeid' in de eserlerini görmek ayrı bir güzel. İstanbul Modern' in sürekli sergisinde başka bir Fahrünisa Zeid eseri varken aynı yarım saat içinde bir diğerini görmek bildiğin lüks bir duygu oluveriyor.

Bunun dışında saygı duyulası bir başka isim Hale Tenger çalışması da vardı. Şu yazıya başladığımdan beri 3 seramik sanatçısı isim vermiş oldum, e hepsi İstanbul Modern' de... İnsan düşünmeden edemiyor bir daha mı gitsem acaba diye.
Hale Tenger' in "Sikimden Aşşa Kasımpaşa" adlı eseri sergileniyordu. Kocaman içi kan dolu bir kazan, kazanın etrafında musluklar, kazanın tepesinden ise çoğunluğu Osmanlı izleri taşıyan fakat çok farklı-çok farklı dediğim Batı tarzında- tarzlarda kılıçlar hatta çocuk kılıçları da sarkıyor. Din adına yapılan baskı, savaş gibi gibi unsurlar ele alınıyor. Hale Tenger' in zaten gördüğünüz ilk anda insanı hapseden çalışmaları bu sefer tam olarak büyülemiş oluyor.

Hale Tenger-Sikimden Aşşa Kasımpaşa


Eh ben size daha ne anlatayım? Gidin görün!

Daha önce "Bak Bu Sefer Son" yazımda yazmıştım ama tekrar hatırlatayım; İstanbul Modern' i Perşembe günü ziyaret ederseniz elinizi kolunuzu sallaya sallaya, ücret ödemeden girersiniz içeri.

"Waoww" Dedi Sanki Biri

İnanılan değerler uğruna biri/leri\nin ölmesi gerekiyorsa 1 saniye bile kaybetmeden değerleri yeniden gözden geçirmek gerekir. Gazeteleri açtığımda ölen-öldürülen kişi bir diktatör de olsa nasıl öldürüldüğünü apaçık görmek bunu yayınlayan gazetecinin kafasını sorgulamama neden olur ancak. Libya halkı yıllardır iyi-kötü (bilmiyorum hangisi daha çok), kendisini yöneten adamı linç ederek öldürüyorsa o adamdan pek bir farkı kalmıyor, demem o ki aynı tas aynı hamam devam edecektir her şey. O adamın sana yaptığını sen ona yapıyorsan aynı renktesin demektir. E madem her şey aynı olacak ne demeye birini öldürüyorsun ki gaza gelip? Bunun dışında ülkemiz dahil dünya basını çok da duyarlı davranmadı -ne olursa olsun- bir insanın ölümü hakkında. Savaş uçakları reklamları, "waaoooww" lar, sanki futbol maçı galibiyeti almışcasına "Nasssıııı kodukk amaaaağğğ!!" tarzı yaklaşımlar... Amerika' yla Fransa birinin katili olma hissiyatını aralarında paylaşamamışlar! Aman ne büyük meziyet! O adam ülkesinin içine sıçıyorsa sen dünyanın içine sıçıyorsun!

Bunun dışında ülkemize bakınca da güzel şeyler söylemek mümkün değil tabii... Ölen askerler, lanetlemeler, kınamalar... Oturduğun yerden kına sen onları bebişim, aynen devam et, dünyayı değiştirmişsin gibi hissettin di mi! Gece rahat uyursun artık, kınadın, lanetledin ya (kıps). 

Ben sana diyeyim, 3 gün daha yaklaşık 20 kişi ölecek, sonra muhteşem bir manevrayla aylardır, yıllardır bombalana bombalana taş taş üstünde bırakılmayan bölgelerde yeniden taş taş üstünde bırakılmayacak, sonra devlet erkanından birinin kızı-oğlu dünyaevine girecek, "5 değil 15 çocuk doğursam ben vazgeçmem bu işten" denecek, (gülüşmeler), sonra yine öğrenciler protesto edecek, polis gelip asayişi sağlayacak, sonra zaten yılbaşı gelir, 3-5 gün ellenen turistler yoğun gündemi oluşturacak, National Geographic Şubat ayında "Aşkın Kimyası" adlı yazısıyla gündeme oturacak, bu sefer her yer kan değil aşk kırmızısı olacak, kol-bacak çıkarmış GDO lu kalp yastıklar, sahiplenici -be mine- ayılar havalarda uçacak, sonra 1 Nisan' da "Şaka Gibi(!) Sınav" başlıkları olacak gazetelerde... Bu arada Kandil' de filan sıcak saatler olacak ara ara... Ve hayat hala belirsizliklerle dolu gibi gelecek sana!


18 Ekim 2011 Salı

Doğum Günü!?!

Daha az önce Ocak ayıydı! 5 dakikada 10 ay geçmiş olamaz!
Eh madem öyle "Yaşasın doğum günüm!".
Henüz elime pasta geçmediği, önüme pasta konmadığı için Kahve Dünyası' ndan aldığım portakal parçacıklı bitter Bonte ile idare ediyorum ama akşam bir güzel içecekmişim gibi bir his var içimde!
O zaman bana mutlu mutlu seneler.









Not: Aslında değinmek istediğim çok fazla şey var ama yakında değinmek isteyip de neden değin-e-mediğimi de anlatırım sanırım.




.

14 Ekim 2011 Cuma

Dikkaaaağğğğyyyyt!

Uzun zamandır ciddi bir dikkat sorunu yaşadığımı farkettim az önce.

  • Yarım saatlik diziyi 3 güne yayarak izliyorum, en son ne zaman film izlediğimi kimsecikler bilemez, ben hiç bilemem, dikkat etmemişim.
  • Uzun blog yazılarını başından sonuna okuyamıyorum. Bir başını, ortada 2-3 cümleyi ve sonunu okuyorum son zamanlarda.
  • Akşamüstü F. aradı, aslında ilk öğlen aramıştı ama işim vardı meşgule verdim sonra aramak için ama unutmuşum, her neyse, benden bir şeyler tasarlamamı istedi çok sayıda üretilecek bir şey için ve benim aklıma 5 dakika önce geldi ve yarına en azından birkaç taslak versem iyi olurdu. 
  • Son blog yazımdan beri sürekli bir şeyler yazmaya başlıyorum, 3 cümle ve gerisi yok. Tamamen dikkat eksikliğimden. Nasıl toparlayacağım bilmiyorum. İyisi mi dikkat gerektiren bir şeyler yapmayayım bir süre.
  • Sigaraya yapılacak-yapılan zammın arkasına iliştirilen "Biz halkımızın sağlığını düşünüyoruz." ilüzyonuna zerre inanmıyorum.
  • Pek muhterem hükümetin yaptığı "Güncelleme" ye söyleyecek söz bulamıyorum o yüzden susuyorum!
  • Tekirim artık hepten iyi durumda. Oyun oynamaya başladı, antibiyotikleri bitti, sadece her gün bandajını yenilemek gerekiyor o kadar.

Kalın sağlıcakla canlarım.


7 Ekim 2011 Cuma

Merhaba, Ben Tecrübe

Çoğunluğun büyük birer bayrak taşıyıcısı olduğu doğma-büyüme-okuma-evlenme-çocuk sahibi olma zincirleme olay tamlamasının bir yerlerinde bir şeyler insanı kötü manada gıdıklayabiliyor. Gıdıklamazsa zaten o kafaya özenir dünyanın geri kalanı; öyle berrak, öyle temiz ve alabildiğine dingin, Maldivler mübarek!

1- Lisede talebe iken -heheheh çok tumturaklı bir söz bekliyorsan "talebe" lafından dolayı, özür dilerim-  3 kızarkadaş vardı, bunların yediği içtiği ayrı gitmez, anca beraber kanca beraberlerdi her konuda. Bütün sınıf toplanır bir plan yapılır bir yere gitmek için bunlardan ikisi gelecekken üçüncüsü gelemeyeceğini bildirdiğinde diğer ikisi de gelmekten vazgeçerlerdi (Based on a true story). Bir gün bir hocamızın bunu farketmesi üzerine "Ben sizi ayrı bireyler olarak görmüyorum; üçünüz bir bireysiniz benim gözümde" demesine de bozulmuşlardı ama bir hayli. Böyle yaşanan ikili ilişkilerle dolu ortalık, ikili ilişkiden kastım aşna fişnesel durumların olduğu ikilik. Bu insanları ayrı göremezsiniz, ya ikisi birden ortalıklardadır ya da hiçbiri. Her ikisi de birbirinin ne zaman sıçmayı daha çok sevdiğini, bigfish games üye şifrelerini filan bile bilirler. 

2- Üniversitedeyken bizimle aynı dönemde ama önceden 1 yıl hazırlık okumuş bir grup insan vardı. Her sorunlu insan paratoneri gibi ben de bunları kattım yörüngeme istemeden de olsa. Bunlar da aslen saatte 200 km hızla çarpık giden arkadaşlık ilişkilerini (Madde 1 benzeri) öve öve bitiremiyorlardı. Aslında kendi aralarında bile tahminimce rahatsızlık duydukları şeyleri ısrarla ve inatla yapmaya devam ediyorlardı. Şu anda -ben diyeyim 10; siz deyin 15 kişinin birden- birbirinin yüzüne bile bakmadığını hesaba katarsak, sanki birbirleriyle arkadaş olmak için yaratılmış havalarında dolaşarak, aslında birbirlerinin "Biz birlikte süperiz" gazından geriye doğru yalnızca bir adım bile atabilme ihtimallerini kaçırıyorlardı durmadan. 

Herkes, herkesle can ciğer kuzu sarması olamaz, gerçeklikte bağdaşmaz bir kere, şartlar uygun değil, hava elverişli değil... Bunun yanında, herkes, her an iletişimde olmak isteyecek diye bir şey de yok. Suratında ancak kenarlardan  bantlarsan bir gülümseme barınabilecek bir gün olabilir o gün ve o gün yeni insanlarla tanışmak için kesinlikle uygun bir gün değildir, basit aslında. Kişiselleştirmemek, içselleştirmemek gerekir bu durumun karşı tarafındaysanız.

Ve ben, Süpersonik Bombastik, yeniden anlatmak istediklerimin çok uzağındayım.

Bütün bu yanlış anlaşılmaların vs ötesinde, ortamın Yoko kişisi olma ihtimali var ki... Evlendiğin insanı bütün bekar arkadaşlarından soyutlamaya kalkmıyorsan, bekarken kendi ailesini yılda 3 gün gören adamı haftada 3 gün kendi anne-babanın elini öptürmeye, bütün koltukların televizyona baktığı, her daim bir yarışma kanalı ya da haberlerin sesinin sonuna kadar açık olduğu, birbiriyle kuzen-kardeş en az 5 çocuğun durmadan koşturduğu, varaklı-yaldızlı kenarlı aynalı, oymalı-kakmalı ayaklı koltuklu, mermer üstlü orta sehpalı odalarada herkesin aynı anda konuştuğu kalabalık bir odaya hapsetmeye kalkmıyorsan Yoko sayılmazsın, göğsünü gere gere gezebilirsin!


Bunun insanlısı!





5 Ekim 2011 Çarşamba

Ikarus Yaşam

Bu büyüüüük, kocaman şehirlerde yaşamak aslında hiç akıl karı değil. Evet, daha çok paralar kazanabiliyorsun ama bu kazandığın paraları yine daha çok olan kiraya-elektriğe-suya-yemeğe harcıyorsun. Kocaman kocaman trafiklerde tıkılı kalıyorsun, eğlenmeye gittiğinde mutlaka bir kendini bilmez akşamını mahvediyor, hava kirliliği yüzünden de her gün saçlarını yıkamak zorunda kalıyorsun ya da 1 gün daha saça yapışan yeşile boyanmış "doğa dostu!" Ikarus' ların egzozunu kokluyorsun.
Küçük yerlerin de kendince sorunları var, biliyorum... Mesela benim gibi en dayanamadığı şeyler listesinin en üstlerinde, ilgilendirmeyen kimselerin sorduğu sorular varsa bazı sorunlar yaşayabilirsiniz ama bana bu saçma sapan şehirde küçük yerde yaşıyormuşum hissini veren komşuma buradan teşekkür etmeyi bir borç bilirim. Bu komşu teyzemizin mahallemizdeki her şeyden, herkesten haberi var ve bu haberi olma durumunun da kişilere direkt sorular yönelterek olduğunu düşünürsek pek de ilginç bir durum değil aslında ama asıl merak ettiğim ben akşam 7 de dışarı çıkıp teyzemizin kapısının sınırından henüz ayrılmışken arkamdan "Nereye gidiyorsun hanım kızııııım?" sorusunu çekinmeden yöneltirken ben neden kendisinin her sabah 5.30 ta nereye gidip yine sabah 8.30 ta eve döndüğünü sormuyorum ki kendisine? Ya da merak ediyorum cidden, her gece her gece 3 ten önce dönmeyen kızlarına da soruyor mu bu soruları?


Göbek kaşıttıktan sonra
Papatyam!


Son olarak tekirim iyice iyileşme yolunda ilerliyor. Bandajlı patisindeki dokular kendini yenileyebiliyor, daha sağlıklı görünüyor. Morali daha iyi gibi. Dün gerçi biraz kendisiyle ilgilenemediğim için trip atıyor gibiydi ama gönlünü aldım yine de.