29 Eylül 2011 Perşembe

Tekir

Geçen hafta pazar günü çok kötü bir ağlama sesiyle uyandım. Ayrıntılara girmeyeceğim. Kedilerimden birinin ön patisi kesilmek zorunda kaldı, diğerini iyileştirmeye çalışıyoruz. Bu arada ciddi bir antibiyotik tedavisi ve tabii sonuçları, ayrıca sürekli ilgi, sevgi. Neyse ki moralini yüksek tutabiliyoruz. Uysallığı, tatlılığı ve cana yakınlığıyla veterinerdeki herkesin gözbebeği oldu küçük tekirim. Gece 3 kere uyandırıp sevgi istemeler, 5 dakikada bir "gel beni kontrol et" mırmırlarıyla geçiyor günlerim. Bunun dışında güzel şeyler de oluyor ara ara, üst kattaki kadının sabah 9.30 ta, gecenin 12 sinde bağıra bağıra TSM şarkılarını Kibariye havasında ve ciddi ritm kaçırarak-aynı yeri defalarca ve defalarca söylemesini saymazsak!

Başka şeylere pek vakit ayıramıyorum. Sanırım önümüzdeki 1 haftayı da atlatırsak tekirimin ihtiyacı olan minimum ilgi seviyesi biraz daha düşecek, o zaman gezineceğim yeniden bloglarda. Kendinize iyi bakın efenim, kedilerinize, köpeklerinize daha iyi bakın.


Yaslanarak uyumayı da pek sever!

15 Eylül 2011 Perşembe

Yamuk ve Dünyanın Geri Kalanı

Bu adreste , geçen yılın Ekim ayında saçma sapan bir insanın, kendisine en ufak bir zararı bile olmayan bir hayvana yaptıklarından sonra yaşanan hukuki süreç anlatılmış.
Kedinin sahibinin verdiği isimle Yamuk' un 8 Ekim' den önceki hikayesini ise buradan okuyabilirsiniz.

Hayvanlara yönelen şiddetin, tecavüzün kökeninde nelerin yattığını anlamak zor bir şey değil. Nereye kadar gideceğini anlamak da zor değil.

Kısaca, insanda uzun zamandır varolan, durmadan büyüyen sevgisizliğin yansıması işte. "İşte" deyip kolayca bitiriveriyorum cümleyi ama aslında o süreç maruz kalana o kadar kolay değil.

O adamlarla, o adamların elindeki o köpekle, gecenin bir yarısı ben dahil çoğu insan başedemeyecekken küçücük bir kedinin yaşadıkları daha fena. Belki ben sesimi duyururum birilerine, belki bir umut biri çıkar da pencereden "N' oluyo orda?" der, ama bir hayvanın bu durumda bu şansı da yok.
Yamuk için artık çok geç ama diğerleri için umarım bir umut olur bu dava.

14 Eylül 2011 Çarşamba

Serzenişim Sana Blogger Efendi

Haziran ayından beridir ne zaman sayfanın yukarısındaki minik, şirin, orada öylece duran "Next Blog" sekmesine tıklasam aynı blogları getirip duruyor. Peki, getirsin, o kadar da sorun değil aslında ama getirdiği bloglardan biri pazarlama, diğeri bitki-bahçe bakımıyla ilgili, bir üçüncüsü var ki neyle ilgili olduğunu pek de anlamadım... Sayfayı açıyorsun 1-2 afiş ve altında bir iki cümlelik bir şeyler... Tamam aslında bundan da o kadar şikayetim yok ama hepsine en son taaaa 7-8 ay önce bir şeyler yazılmış. Madem bu kadar millet birbiriyle kaynaşsın etsin diye o "Next Blog" u koyuyorsun, e o zaman bir zahmet aktif olmayan blogları kendi içinde ayır, bir şeyler yap. Bir laf vardır  "Gönülsüz işten götsüz oğlan doğar" diye, bildin mi? Seninki de o hesap Blogger!

Sana birkaç önerim var bu konuyla ilgili... Bloglarda şu Dashboard kısmında mesela seçenekler olsun, blogun hangi temalarla ilgili olduğunu anlatsın, sanat, müzik, moda, edebiyat, çocuk... Ayrıca ben "Next Blog" dediğimde görmek için seçtiğim seçeneklerde işaretlenenleri göreyim filan... O zaman dünya daha güzel bir yer olmaz mı? Ne dersin?

Aslında başka bir konuda daha serzenişim olacaktı sana ama unuttum dua et ki...

Al bu şarkı da sana gelsin Blogger!

13 Eylül 2011 Salı

Ölmeden Önce Mutlaka - Mim

Pek becerikli, puantiyeler prensesi inanirsakolurbence mimlemiş beni. Konu ise "Ölmeden önce mutlaka yapmak istediklerimiz". Bu listeyle sürekli kafamın içinde oynadığım için benim için oldukça zevkli ve eğlenceli bir konu.

Gelelim yapmak istediklerime. Önem sırasına göre dizmediğimi belirtmek istiyorum ayrıca.


-Kişisel sergi açmak. Okurken yapılan işleri zaten sergiliyorsun, herkesle birlikte sergini açmış oluyorsun zaten ama yalnızca 1-2 işle kafanın içindeki dünyayı tam olarak anlatamıyorsun insanlara.

-Skydiving yapmak. Birazcık yükseklik korkum olduğu için taaa tepelerden kendini boşluğa salıp ardından pıt diye paraşüt açmak sanırım bu korkumun önüne az da olsa geçmeme yardım eder ve o anki özgürlük hissi ağzın içindeki krem şanti etkisi yapar.

-Dönemini takip edip, gerekli mercileri kafalayıp, arkeolojik kazılarda çıkan eserleri resimlemek istiyorum. Derseniz ki "E ama Süpersonik, artık fotoğraf makinesi denen bir şey var hem de çok şahane, pek şahane!" demeyin, kırarım! Yok canım kırmam kolay kolay kimseyi. Orada olmak, o olaylara, dönemlere daha yakından tanık olmak vs... Unutulmaz bir olay olur benim için.

-Evcil olmayan bir hayvana dokunmak. Tabii bazı şartlar var; sürüngen sınıfından olmayacak (O korkumu yenmeye hiç niyetim yok), hayvanat bahçesinde olmayacak, zehirliler sınıfından da olmayacak ve uyuşturulmuş da olmayacak. Tüylü olabilir, büyük pençeleri olabilir, haşarı bir hayvan olabilir...


Mimlediklerim: Pisikopati, Uyumayan Ses.

11 Eylül 2011 Pazar

Satürn Deme Bana!

Çok astrolojiksel bir başlık oldu, evet. İçeriği de biraz öyle olacak zira -benden söylemesi-.
29 yaşa yaklaşırken yaşanan bir döngüdür Satürn döngüsü -ben biraz erken yaşadım ve bitiriyorum-. Mahveder, yakar, yıkar, taşı taş üzerinde bırakmaz. Satürn, hangi evinizden geçerse orayı vurur. Benim 12. evimdeydi; bilinçaltı, sezgi, geçmişin tortularıdır bu ev. Aynı zamanda tutsaklığı yönetir. Hapis halidir; nasıl ki bilinçaltımızdakiler derinliklerde bir yerlere bir nevi hapsolmuşsa bu da öyledir. Duygusal hapis, baskıdır. İnziva getirir. Soyutlanmadır.O zamana kadar yapılanların karşılığını göremediğini düşünürsün, sahip oldukların yeterli gelmez, gerekli de gelmez. Yeni kararlar gereklidir ama o kararları uygulayacak ne enerjin vardır ne de isteğin. Bir akşamüstü, senin için "Aaaa o, benim için çok özeldir" diyen insanların ne kadar rahat yalan söylediğini görürsün, sıradan bir sabah, birden, nasıl 13 kilo birden aldığını farkedersin, sevdiklerinin aslında seni kullandığını ayan beyan görürsün, iş bulamazsın, görüşmeye gittiğinde senin konunda, senin yarın kadar bile bilgi sahibi olmayan -alakası da olmayan- insanlar sana saçma sapan şeyler iddia ederler durmadan, ama susmak zorunda kalırsın, uyandığında sabah mı akşam mı farketmez senin için, "Madem bir yaratıcı var; o zaman neden...?" ile başlayan cümleler beyninin içindeki depremden arta kalan yıkıntıların arasından çıkan karafatmalar gibi dört bir yana üşüşürler, manevi olarak seni ayakta tutan neyse çıkar gider hayatından, isteyerek ya da istemeyerek, bilerek ya da bilmeyerek.


Bu blogu ilk açtığımda bu ruh hallerinin tam ortasındaydım. Savaşıyordum biraz bu hallerle. Bambaşka dünyalara,  bulaşmadan, kıyısından geçerek tanık olmak istemiştim. Sağlam planlara ihtiyacım vardı, hayatına devam eden, edebilen insanlar neyle ayakta kalıyordu bilmem gerekiyordu. Çoğu sabah, sanki banyoda ayağım kaymış ve kafamı lavabonun kenarına çarpıp bayılmış da kendime yeni gelmiş gibi uyanıyordum. Manevi olarak beni ayakta tutan insanları kaybediyordum birer birer. En sonuncusu ise aralarında en son hayatıma giren ama beni diğerlerinden daha çok anlayan, sevdiğine inandığım biriydi. Aslında ben hatalıydım ama bazı hatalar yapılmaya mahkum oluyor, bilsen de tutamıyorsun kendini, sonunu bildiğin bir cinayet romanını okumak gibiydi bütün bu kaybediş süreci.

Bu bloga ikinci kez başladığımda ise kötü şeylerden bahsetmemeye karar vermiştim. Pek çok zaman başardım da. Bu yazıyı ise daha çok "tecrübe aktarma" niyetiyle yazıyorum. İç hesaplaşmalarımın sonlarındayım. Yakında yükselenimin evine giriyor Satürn, yani 1. evime. Daha mutluyum, daha hafif içim. Karanlığımla tanıştım, kaybettiklerimi kabullendim, asla ne olmadığımı gördüm ve ne olmamam gerektiğini anladım. Artık planlarım var. Hem de pek çok planlarım var. Bu planların B planları da var.
Çok yenilgi tattım bu dönemde. Olmadı bir şekilde hiçbir istediğim, hatta istemeye istemeye adım attığım yollar da kapandı. Şimdi omzumu silkip "her ne haltsa, o zaman bakalım bu yol nereye gidiyor" deme cesaretim var. Sabır konusunda biraz daha çalışmam gerekiyor ama sonuçta bir şekilde olacak bir şeyler. 2 yıl öncekinden bambaşka biriyim. "Eh normal canım" demeyin. Savaş sonrası Japonya' dan yok bir farkım. Bütün değer yargılarım değişti, yok etti beni, ama artıık yeni değer yargılarım, yeni "ben" var tam burada, bu satırları yazan. "Tebdil mekan ferahlık getirir" diyen bir miletin ferdiyim. Değişik olan da tadılmalı, bata-çıka, yanıla yanıla doğruyu bulmalı.

9 Eylül 2011 Cuma

Geri Dönüşler

Merhabalar herkese!

En son uzuuuuun bir zaman önce tatile gideceğimi yazmıştım, sanmayın ki yeni döndüm! Döneli bir hayli oluyor ama ilk önce elime fotoğrafların geçmesini bekledim, fotoların ancak yarısı geçti elime. Sanırım B.' ye biraz daha baskı yapmam gerekiyor. Ben beklerken bu sefer evde badana telaşı başladı. Daha yeni yeni eşyalar yerlerine yerleşiyor. Tabii her badananın klasiğidir, ev hallaç pamuğu gibi atılır, yıllardır atılmayanlar atılır, eşyaların yerleri değişir, bu sefer her şey kafanızdaki gibi durmaz, önceden kıyıya köşeye saklanmış bazı eşyalar iyot gibi açıkta kalıverir! Eh ama yapacak pek bir şey yoktur, yatağınıza yattığınızda belinizde, kollarınızda, bacaklarınızda minik minik sızlamalar...

Zeytin
Bu, evin hallaç pamuğu gibi atılması durumundan malumunuz, kediler pek hoşlanmaz ama bizim evin en akıllı, en tombiş, en halden anlayan, en arkadaş gibi olan kedisi Zeytin kızımız -kendisi bu kış 12 yaşına girecek- bu durumdan inanılmaz zevk alıyor. Çocuğa lunapark neyse Zeytin' e de  temizlik, badana-boya, bilimum tamirat-tadilat o. Hani kediler temizlikten hiç hoşlanmaz da en kuytulara girip temizlik bitene kadar ortaya çıkmaz, ardından temizlik bitince mümkünse en çok üzerinden geçilip, en canla-başla temizlenmiş yere kurulurlar, eşyaların yeri değiştiğinde değişen yere gidip uzun uzun koklarlar sonra dönüp size "Neden bunun yerini değiştirdin ki şimdi?" diye bakarlar ya... Zeytin kızımız mağrur bir komutan edasıyla ortalıkta salınır, emirler yağdırır, neyi nasıl yapmamız gerektiğini gösterir, söyler, bir şef gibi sürekli teftiş eder bizleri. Durum böyleyken kimse de kalkıp emir ve isteklerine karşı gelmez Zeytin komutanın.

İşte durum böyle. Elime fotoğraflar geçince Kıyıköy' ü ve tatili güzel güzel anlatacağım sizlere.