28 Ağustos 2011 Pazar

Tatil!

Bugün akşam B. aradı ve pek de hesapta yokken -uzak bir ihtimal olarak değerlendiriyorduk sadece- "Haydi seninle bir yerlere gidelim." dedi. Kendisi benim pek büyük bir hayranım olduğundan sürükler beni peşinden oradan oraya. Neyse efendime söyleyeyim, pek tatil planı yapmamış olan ben bu fikrin üstüne birazcık atladım tabii. Küçük, kısa, yakın bir tatil olacak.-Olursa-. Aslında her şey yarın belli olacak. Gideceksek yarın yola çıkacağız. Gideceğimiz yer kamp alanı olduğu için çooook eskiden alınmış ve bir yerlerde olması gereken çadırın bulunması gerekiyor. Sadece sırt çantası alacağım için kitap konusunda tek bir atış hakkım var. Burada da belirttiğim gibi yanıma, olabildiğince konusunda mücadele barındıran bir kitap almam gerekiyor. Elimde bu kriterlerde henüz okumadığım birkaç kitap var ama en güçlü aday Ece Temelkuran' ın Ne Anlatayım Ben Sana! adlı kitabı. Bu kitaba ilkbaharın ilk günlerinde başlamıştım, ilk 50 sayfada ağlaya ağlaya bir hal olduğum, ağlamadığımda da boğazımda yumruyla dolaştığım için başka bir zamana bırakmıştım okumayı. Açlık grevlerini, ölüm oruçlarını, biriyle sadece arkadaş olduğu için akşamın bir saatinde ailesinin yanından belki de sadece markete gitmelik vakti olan, ailelerinin yanından patır patır toplanıp nezarete atılan, olaylardan bi' haber gençleri, bu gençlerin ailelerini anlatıyor.

Ece Temelkuran-Ne Anlatayım Ben Sana!


B. ve Pamuk kedisi veterinerden eve dönerken

Bu tüyleri simsiyah, kuyruğu upuzun kedinin adı Pamuk. Gülmeyin hemen, nedeni var adının Pamuk olmasının; ilk başlarda birçok farklı isimle seslendik amma ve lakin hiçbiri tam olarak içimize sinmedi. -Çoğul konuşuyorum onu da birazdan anlatırım- Gel zaman git zaman bu yaramaz, şımarık ve harikulade tüylü kediyi ne zaman kucağıma alsam tüylerinin yumuşaklığından dolayı "Pamuğum!" diye sevdiğimi farketmemle bunu B. ye de anlattım ve benimle hemfikir olduğunu söylediğinde resmi olarak bu dünyalar güzeli karakaçana oy birliğiyle Pamuk demeye karar verdik. Hatta bununla ilgili ilginç de bir hikaye var ki adeta bu isimde haklılığımızın sağlamasının kalesidir!-Bu kadar abartmak eminim yeter; anlatmaya geçiyorum- Pamuk' u bir gün veterinere götürüyoruz ve orada çalışan bir bayan Pamuk' u kucağına alıyor ve sarılmasıyla ağzından istemsizce "Pamuuuuk!" diye bir söz çıkıyor, adını nereden bildiğini soruyoruz ve bize bilmediğini söylüyor. Bu kediyi ilk defa B. henüz 3-4 haftalıkken veterinerin birinde görüyor ve çok seviyor, ardından bana anlattığında "Madem yakın hadi gidip bakalım" diyorum. Çoğu insan farkında olmasa da aslında kediler sizi seçer arkadaşı olarak, Pamuk da bizi seçiyor. B. de ben de anlıyoruz seçtiğini. B.' nin endişeleri vardı mutlu edip edemeyeceği, yeteri kadar ilgilenip ilgilenemeyeceği konusunda, ara sıra İstanbul dışına da çıkması gerekiyordu 1-2 haftalığına. Ben de bu minicik kedinin minicik haliyle özellikle B.' yi seçmesinden dolayı "Senin işin olduğunda ben bakarım. Hem sen mutlu edemeyeceksin de kim edecek?!" diye cesaretlendirdim. 1 kez bile pişman olmadık ikimiz de bu karardan dolayı; hatta büyük bir mutlulukla geliyor aklımıza bu miniğin ailesi olmaya karar verdiğimiz gün.
Ayrıca fotoğraftan da anlaşılabileceği gibi yaklaşık 5-6 ay tasmasız-kutusuz, omuzda gitti-geldi Pamuk veterinere. Veterinerimiz de ne zaman aşılarını yapsa geldi o sırada kolumuzun altına girdi, sarılmak istedi bize. Pamuk da öyle bir kedi işte.



Ayrıca bu aralar şanslı bir dönemimde olmalıyım ki artık neredeyse rüyalarıma girecek olan, aylardır beklediğim Doctor Who' nun yeni bölümünü izlemeden tatile gitmeyeceğim!

Yani demem o ki sevgili okur, muhtemelen bir süre yokum; beni özle.

27 Ağustos 2011 Cumartesi

Gitmek Dinlemek Lazım

Geçtiğimiz Perşembe günü B. ile Shaft' ta Apsent grubunu dinlemeye gittik. B. de şan dersi aldığından kendi müzik zevkine uyan-uymayan çoğu grubun canlı performanslarını dinlemeyi seviyor. Apsent grubunu ilk keşfettiğinde ise bana anlatırken gözleri parladı çünkü bu grubun vokalinin -özellikle kendi alanı olduğu için- çok iyi olması ve grubun repertuar seçimi özellikle hoşuna gitmişti. Bunların arasında Judas Priest, Helloween, Stratovarius, Manowar gibi ortalama bar gruplarının repertuarlarına ya çok az aldığı ya da hiç almadığı gruplar var. Ayrıca grubun kendi çıkardıkları bir albümleri var ve o albümden "Bana Ölümden Bahsetme" adlı parçalarını çaldılar. Erken kalkmamız gerektiği için sonuna kadar izleyemedik ama kendi albümlerinden başka parçalar da çalmış olabilirler. Ayrıca enstrümanlar da oldukça iyiydi ama çoğu ortalama müzik dinleyicisi gibi -üzgünüm ama- en çok vokale yoğunlaştığımı itiraf etmem gerekiyor. Vokal ise şarkılardaki duyguları bana burada bahsettirecek kadar verebiliyor. Bana gelip "Ben bunları dinlemeye gideceğim; pişman olur muyum?" diye sorduğunuzda "Hiç de pişman olmazsınız. Hatta barlarda kolay kolay bulamayacağınız bir performans izlemiş olursunuz." desem başım ağrımaz. Bu da grubun kendi parçası olan Usandım.


25 Ağustos 2011 Perşembe

Bak Bu Sefer Son!

Kendisini sanatçı anlamıyla çok samimi bulmasam da şu anda İstanbul Modern' de sergisi süren Steve McCurry' nin sergisinin görülmesi gerektiği düşüncesindeyim. Steve McCurry kim ki diye soracacak olursanız hani şu National Geographic kapağında Afganlı bir kız vardı ya; heh işte onu çeken fotoğrafçı dersem sanırım kafanızda bir şeyler belirir. Türkiye' de çok da sık sergi açmayan McCurry' nin çalışmaları dünya gözüyle bir kez görülmeli en azından diye düşünüyorum. Her fırsatı değerlendirmek gerekli hayatta; çok can attığınız bir şey olmasa bile...

Steve McCurry-Afganlı Kız

Gelelim bu serginin özelliğine; McCurry fotoğrafçılık hayatına Kodachrome kullanarak başlıyor ve -dile kolay- 30 yıl bu bağlılığını sürdürüyor. Kodak, film üretimini durdurmaya karar verdiğinde Steve McCurry soluğu Kodak' ın Halkla İlişkiler departmanında alıyor -yani, sanırım-. Banttaki son üretilen filmi ona vermelerini istiyor. Kodak da kırmıyor tabii ki bu ünlü fotoğrafçıyı. Sergide de bu son 36 kareyi görüyoruz, Dünya' da üretilen son Kodachrome filmiyle çekilen.

Steve Mccurry-Son Kodachrome filmiyle
çekilmiş bir kare

İstanbul Modern' in Perşembe günleri herkese ücretsiz olduğunu hatırlatmak isterim; yani bugün gidip ücretsiz bir şekilde şu anda devam eden diğer fotoğraf sergisi Masum Suretler' i ve ayrıca sürekli sergiyi gezip bir de muhteşem deniz manzarasını izleyebilirsiniz. Oh çok mis.

Ne zaman İstanbul Modern' e gitsem başında en çok vakit geçirdiğim çalışma 2. Abdülhamit' in saray ressamı olarak atadığı Fausto Zonaro' nun 10 Muharrem tablosu oluyor. Gayrimüslimlere kapalı olan bu tören için Fausto Zonaro özel izin alarak bu töreni izlemiş ve günümüze bu eseri bırakmıştır.

İstanbul Modern' in sürekli sergisinden
Fausto Zonaro-10 Muharrem


Ağaçlar Kırmızıdır Ateş Mavi

Daha ilkokul çağında kıyma kadar bir çocukken renkler beni çamaşır makinesinin oyuncu kedileri etkilediği kadar etkiliyordu. Sınıfın çoğu Orman Haftası için resim derslerinde piknik yapmaya çalışan çocuklar çizip konuşma balonuyla onların içine yazılar yazarken ben ormanları mavi-turuncu-kırmızı ateşlerle yakıp hayvanların kaçışmasını çiziyordum. Etraftan gelen "Mavi ateş mi olur be?!" nidalarına aldırmadan yapıyordum bunu. Parmak kadar halimle ateşin mavi de olabileceğini keşfetmiştim. Orası kendi dünyamdı ve istersem gökyüzü fıstık yeşili bile olabilirdi. Çantamda, yanımda, elimin altında hep çizecek kalemim, kağıtlarım oldu hayatımın geri kalanında da. Bu durum da zamanla ne kadar tembelleştiğimi ve bununla birlikte ne kadar hayalgücümü kaybettiğimi görmeme neden oldu. Çok yıkıcı bir ikili. Tembelliği bir bırakabilsem eminim hayalgücüm de zamanla yeniden eski haline gelecek ama bu sefer de tezcanlı oluşum girecek devreye. İnsanlar kendi şanslarını kendileri yaratır çoğu zaman. Bu durumda kendi şansımı ne kadar zorladığımı daha doğrusu ne kadar zorlamadığımı görüyorum. Blog yazmak, günlük tutmak da bu işe yarıyor zaten. Bakalım geçen yıl bu zamanlar ne yapıyormuşum diye 365 gün kıyaslaması yapınca başımız göğe ererse ne ala.



23 Ağustos 2011 Salı

Tatil Kitapları

Tatilde neden insanlar okumak için hep hafif, eğlenceli kitapları yanlarına alırlar anlamak güç değil. "Amma ve lakin ki öyle değildir". Yok canım o kadar kesin hatları olan konuşmalar bana göre değil. Sadece kendimden örnek vereceğim; çünkü etrafımda öyle pek de tatile giderken yanında kitap götürüp bitiren biri yok sanırım. Şahsi tatil tarihimde yanımda götürüp de bitirdiğim ya da çokça ilgilendiğim kitapları sıraladığımda siz de denemek isteyebilirsiniz;

Daha mini mini bir ortaokul öğrencisiyken teyzem-kuzenim ve geriye kalan kalabalık kız güruhuyla Bozcaada' ya tatile gittiğimizde yanımda götürdüğüm kitap Paul Coelho' nun Simyacı' sıydı. O kadar da eğlence dolu bir kitap değil bildiğiniz gibi. Ama güzel vakit geçirtiyor.

Daha sonra yine aynı kuzen ve diğer teyzemle Ayvalık' a tatile gittiğimde plajda güneşin altında kavrula kavrula okuduğum kitap Knut Hamsun' ın Açlık kitabıydı. Adam açlıktan rehine bıraktığı kemerini geri alıp kemirirken fonda dalgaların denize vuruşu, az ilerimdeki iki küçük çocuğun kumdan kalelerini nasıl yapacağı tartışması vardı. Sonunda adam bir gemide çalışmaya başladığında da kitabı nasıl bir solukta, kopmadan okuduğuma inanamamıştım.

Ardından yine aynı kuzenle Kelebekler Vadisi' nde kısmen daha eğlenceli olan ama belki dili biraz ağır olan bir kitabı bitirmiştim; Ahmet Hamdi Tanpınar' ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü.


Kelebekler Vadisi kitabım
Kelebekler Vadisi' nden dönerken tekneden çektiğim "elveda"  fotosu
Ve en son geçen sene arkadaşımla gittiğim Fethiye' de İpek Çalışlar' ın Halide Edib' ini yarılamıştım. Tatilde bitirememiş olmamın nedeni hem normalde de kitap okumayan arkadaşımın, "nasılsa okumam" deyip yanına kitap almayıp Halide' ye göz atmak için aldığında elinden bırakamamış olması hem de kitabın bir hayli uzun olmasıydı. Ama İstanbul' a geri döndüğümde aynı şevkle okumaya devam edemedim.


Bunlar ilk aklıma gelenler. Tabii ilk olarak aklıma bunların gelmesinin nedeni de çok etkilenmiş olmam.

Her neyse; konuya dönersek, bütün, tatilde okuyup çok etkilendiğim kitapların ortak yönü içinde bir hayatta kalma mücadelesini barındırıyor olması. Bir şekilde hayatını devam ettirebilme, yeni yollar arama, ciddi riskler alma konuları var. Tatil için aslında çok da çekici kitaplar değilmiş gibi görünüyor ama düşününce çok da mantıksız değil; tatilde zaten eğleniyorsun, dolayısıyla kafan boş, dinlenmiş oluyorsun, bu konulara odaklanabilmen de kolaylaşmış oluyor. Deniz kenarında laptopla iş yazışmalarını yürüten adamları tenzih ediyorum; onlar da tatil yapmıyor zaten, sadece daha farklı bir yerde çalışıyorlar.

16 Ağustos 2011 Salı

Çok Sıkıldım Kimse Beni Tutamaz

Oturup bir şeyler üretsen de, sadece mutfağa girip türlü tatlı-kızartma kombinasyonlarını hayata geçirsen de dışarda güneş parladıkça evde durduğun sürece bunalımlı ruh hallerinde kalmaya mahkum oluyorsun. Bir de elinin altında internet varsa daha fena. Gazetelere, bağımsız yazarlara vs göz attıkça 2 gerçek kendini çok belli ediyor;
1- İnsanların cehaletiyle doğru orantılı faşizmi,
2- Bu cahilliğin ve faşizmin getirisi olan günümüz şartları.

Çeşitli nedenlerden dolayı son 1 haftayı saymazsak son zamanlarda bir hayli dışarılardaydım. Özellikle yaz ayları iklim nedeniyle müthiş geçiyor ülkemizde. İstanbul' da bulunanlar nemden biraz şikayetçi, evet, ama en azından eylülün 3. haftasına kadar dışarı çıkarken kimse akşam geç döneceği için yanına uzun kollu bir şeyler alma ihtiyacı hissetmiyor. Bu küçümsenmemesi gereken büyük bir lükstür bence. 

Her neyse asıl demek istediğim şeylerden ışık yıllarıyla hesaplamalık uzaklıktayım şu anda.

Göbekli Amca' nın samimi didgeridoo merakı
Yazın az önce de anlattığım gibi cıvıl cıvıl, parlak, neşeli geçmeli bu şartlarda. Ama muhterem Beyoğlu polisi bile sokak sanatçılarına belediyeden izinli olduğu halde izin vermemekle sadece yersizlik yapıyorlar. Beyoğlu' ndaki, Asmalımescit' teki, İmam Adnan' daki vs vs vs masa krizlerine dokunmadan geçeceğim -çünkü başlı başına çok yönlü bambaşka bir konu o-. Uluslararası İstanbul Caz Festivali' nin gerçekleştiği dönemde bir şekilde bolca Taksim ve civarına işim düştü. O sırada özel tramvaylarında güzel bir müzik ekibi oluşturup İstiklal Caddesi boyunca bir aşağı bir yukarı giderek müziğini olabildiğince büyük kitlelere ulaştırmaya çalıştı bir grup müzisyen. O dönem başka başka müziklere gösterilere daha açıktı İstiklal Caddesi ama tesadüfi (!) bir şekilde ramazan ayının gelmesiyle bu sokak performansçılarının birer birer azalması bir oldu. Caz Festivali' nin hemen ardından gelen bu gizli-açık yasaklar sadece çok büyük bir ikiyüzlülüğün açık kanıtıdır sadece.

Bugün bir ara sokağa çıkacağım ve muhtemelen iftar saatine yakın Kadıköy' de olacağım. Önce gidip bir süredir almayı planladığım ama bir türlü ya fırsat bulamadığım ya da fırsatını bulduğumda aradığım yerlerde bulamadığım Füruzan kitabını alıp güzel bir çay eşliğinde okumaya başlayacağım-yine bulamazsam doğaçlama bir şeyler bulup onu okuyacağım-.  Oruçlu olup sanki ben onlara zorlu oruç tutturuyormuşcasına bakanları görüp sinirlenmeyeceğim en azından kitabımla meşgul olacağım için. Ah bu arada bizim davulculardan biri -snladığım kadarıyla 2 tane var; çalışları farklı- herhangi bir melodiye ihtiyaç durmaksızın sadece gürültü için dan-dan-dan-dan vuruyor davula ve bunu da özellikle alarmı hassas bir arabanın yanında yapıyor, sonra alarm da çalmaya başlıyor. Eğer bu gece de aynısını yaparsa sıkı bir kavga beni bekliyor demektir çünkü 3. gecesi olacak beni bu şekilde uyandırdığı. Gecenin bir yarısı o gürültüyle sıçrayarak uyanmak tercih edeceğim bir yöntem değil. 

Başka bir not: Belki yanlış hatırlıyorum ama sanırım Kenize Murat' ın Saraydan Sürgüne adlı kitabında prenseslerin vs ud sesiyle uyandırıldığını okumuştum vakt-i zamanında. (10-12 senelik bilgiyle ud değil de başka bir şey çıkarsa şaşırmam ama darbuka olmadığına eminim =P )

11 Ağustos 2011 Perşembe

Tanrım, Sorun Sende Değil Bende!

İnsanlığın büyük bir kısmının hayatta kalma içgüdüsüyle yaşadığı travmatik sürecin  -ki bazen hayatın tamamıdır- çoğunluklu sonucuna "inanç" diyoruz. Çünkü inanç sistemlerinin çoğunda ölümden sonra, farklı bir şekilde de olsa yaşama devam etme fikri var. Tabii bu varlığını devam ettirme arzusunu egoya da bağlayabiliriz ama uzun zamandır bu durum pek yakın gelmiyor bana. Gariptir ki inanç sistemlerinin çoğunda -özellikle semavi olarak kabul edilen dinlerde (buraya da bir dipnot ekleyeceğim birazdan)- kitlelerin ölümü yeri geldiğinde "gerekli"dir. Dini yaymak için savaşlar yapılır, kadınlar-erkekler-çocuklar ölür ve bunu yaşamın kutsal olduğunu söyleyen dinleri yayanlar yapar. Bu bir dilemma değil çelişkidir.

Dipnota gelince: semavi din kavramı da kendi içinde başka bir çelişkidir. Bazılarına göre 3; bazılarına göre 4 büyük dinin aynı yaratıcı tarafından gönderildiği ama diğerlerinin semavi olmadığı yaygın bir görüştür. Tabii bunu düşünenler ortalama bir Hindistan insanı değil direkt en çok taraf toplayan dinlerdir. Bu da sadece ayrımcılıktır çünkü biraz diğerinin de gözünden bakmak gerekir ama gel gör ki -en azından görünürde- din adına yapılan savaşlar zaten diğerinin gözünden bakılamadığı içindir.

Kitlelerin imhası konusunda bir diğer dikkatimi çeken noktaysa para için de önemli değildir kimlerin-nasıl-ne zaman-nerede yok olduğu. Dinle paranın bence en büyük ortak noktası da budur. Hizmet edemiyorsan yok olmalısın. Para için yok etmek daha samimi geliyor bu durumda bana, çünkü din özünde yaşamın kutsallığını-bedenin önemli olduğunu filan vurgular ama o beden ve yaşam sadece üyesi olduğun dini gruptakiler için önemlidir.

Para basittir ve nettir; dinin ertesi sabah erken kalkması gerekir. Bu yüzden sana "Tatlım güzelliğin inanılmaz boyutlarda, seni gördükçe içimdeki ateş her yanımı basıyor, seni yanımda dolaştırırken milletin kıskançlığını izlemek de egomu tavan yaptırıyor  ama ağız kokun ölüyü bile diriltir" demez. Bu yüzden para samimidir; patavatsız insan gibidir; patrondan lafı dolandırmadan çat diye zam isteyendir, utandığı sırrını anlatmak için çakırkeyif olmayı beklemeyendir, sevişirken yalandan orgazmları da olmaz, olmamışsa olmamıştır; "sorun bende değil sende"dir.

10 Ağustos 2011 Çarşamba

Denemece

        
Bu kokteyl tariflerinde ince detaylarla tarif veriyorlar ya; o tarif verenler benimle tanışsa eminim boğazlamak için sıraya girerlerdi. Sadece 1 kadeh bir şey hazırlamak için ikinci kadehe ihtiyaç duyuyorum; onda da "Eh ikincisini de içeceğiz artık n'apalım" diyorum. 2 gündür çeşitli oranlarda deneyip en sonunda karar kıldığım tarife gelinceeeee; (öyle ince detaylar bekleme) kadehin yarısına veriyorum romu, kalan yarısına da sade maden suyuyla elma suyunu ekliyorum, 2 çay kaşığı da limon suyu koyuyorum ohh mis! (Maden suyunun filan soğuk olunca daha iyi olduğunu da hatırlatayım da sonra kızmayın) Aslında tatlı içkileri daha bir seviyorum ama gözüm Jagermeister-rom arasında gidip geldikçe haydi nostalji yapayım diyorum ve Jagermeister' ın kapağını açıp usulca koklayıp kısık bir sesle istemsizce "yeagahmaystaaağğ" deyip yerine bırakıyorum.



Oooooohhh Serin Serin Ne İyi Oldu!

9 Ağustos 2011 Salı

Konulu Demiştin Hayvanlı Çıktı

Sözlükle birlikte -ne sözlüğü deme; biliyorsun- gerçek bir şekilde hiç kullanmasam bile hayatıma girmiş bir kavram bu "Konulu demişsin ama hayvanlı çıktı." serzenişi. Pek muhterem okuyucularım da bu serzenişlerde bulunmasın diye "Efenim bu blog öyle bir blogtur ki şu konuda üstüme yoktur ve ben size bunlardan bahsedip duracağım burada" demiyorum. Diyemiyorum. Artık yıldız haritamda neptünümle merkürüm yayda birleşip 5. evimden bana 180 derecelik çok baba bir açıyla el sallıyor diye midir bilemeyeceğim ama belli bir konu üzerine uzun süre yoğunlaşmakta hep güçlük çektim.

Baştan uyarayım blogun geri kalanını okusan çok büyük bir aydınlanma yaşatmayacağım sana zira yıldız haritamda -bu sefer sallamıyorum- Şiron tepe noktasına bir hayli yakın olsa da öyle başkasına yararlı kendime zararlı bir halim yok pek. Bu arada anlayacağın üzere bu şanssızlığımın kaynağını bulmak adına yeniyetme bir astrolog edasında süzüm süzüm süzülüyorum sevgili okur.

Birkaç sene önce bir arkadaşım -K. olsun adı- "Geh bah geh ne var bende; sen şimdi güzel güzel, güzel sanatlarda okuyosun ya; sen seversin böyle hem entel dantel hem boğucu hem animasyon olsun..." deyip Totoro' yu izletti. Ben büyük bir sıkıntıyla hala bir yerlere bağlanacak da ben de öyle anlayacağım hikayeyi diye diye filmi bitirdiğimde başlıktaki tepkiyi verebilmiştim sadece. Sonunda K.' ya ceza maiyetinde bana kahve ısmarlamasını ve isim sorduklarında da "Totoro" demesini istemiştim.(Evet bunu haketti).

Bu filmin beni sıktığı kadar çok az şey vardır hayatımda. Bunu izleyip aşığı olanlardan özür dilerim. Aşık-aşk vs kelimelerini pek kullanmam aslında. Birkaç tane kedim var severken bir anda ağzımdan böyle eeeen derinlerden farkında bile olmadan bu kelimeleri çıkartan o kadar. Yoksa bir "insan" evladına -o "insan" siz bile olsanız- bu lafı ettiğinizde sizi bin pişman etmesi an meselesi oluyor. Çünkü olaylar gelişiyor ve bir bakıyorsunuz ki bu kelimeyi sizi tanımadan yaklaşık 11 sene önce tanıdığı birine çoktan deyivermiş ve o kişi de kendi olayları gelişirken ona dünyayı dar etmiş ve o da bu kelimelerin içinin aslında boş olduğu hissini iliklerine kadar hissetmiş ve siz bu kelimeyi halbuki bir "insan" evladı için ona saklamışsınız ama o "insan" evladı için artık o kadar anlamsızmış ki siz daha kelimenin "-ım" kısmına gelmeden dediğinize pişman olacağınızı o ördek surata bakarken bile anlıyormuşsunuz ve bu yüzden de içinizde patlıyormuş. Hatta bu insan demeye onyüzbinmilyon baloncuk isteyen -ördek surat diyelim- ördek surat daha şehrin sınırına bile yaklaşmadan kendinizi yalnız mı yalnız, sahipsiz, annesinin, artık kendi ayakları üstünde dursun diye daha yeni başka bir yere bıraktığı kedi yavrusu gibi hissediyormuşsunuz 7 ceddiniz o şehirde olsa bile. Üstelik bu ördek surat da hiç de durduğu yerde duran, azıcık 2 saniye filan bile önüne bakabilen bir tip olmamasına rağmen yuvarlak kafanı o üzerinde çalışılmış şekilli-kaslı göğsüne dayadığında, yağsız-çalışılmış-şekilli-six pack olmasa da kaslı karnını kendine bastırıp, sıkı sıkı sarıldığında filan evini-yuvanı-yerini-yurdunu-kendini bulabiliyormuşsun hissi vermese, o çok tanıdık, sanki doğduğundan beri seninleymiş de bir ara bir yerde-birilerinde unuttuğun kokusunu içine içine her çektiğinde dayak yiyip ağlaya ağlaya uyuyan çocuğun huzurlu uyuyuşu gibi his olmasa cidden çekilecek dert değil!

Eski hatıraları zırt deyip silemiyorsun birinin kafasından. Zaten öyle bir şey yapmaya kalksan "Bacım bi' dur hele, önce kendi kafana bak sen" deseler yine çok insaflı davranmış olurlar. Şamar oğlanına dönersin valla benden söylemesi. Yani ben olsam dalga geçme olimpiyatları için önhazırlıklara bile başlarım herhalde.
Bir diğer konu da şu "eski ama bir kere varolmuş bulunan kadın"ın nerede adının artık alçak sesle söylenmesi gerektiği konusunda olurdu. O kadının nerede ne yiyip ne içtiğinden, ne düşünüp ne yaptığından filan sana ne yani! Sana ne! Ama karşındaki ördek surat yıllarını paylaşmışsa ve malum kelimeleri ilk onla paylaşma gafletinde bulunmuşsa "E hadi siliver artık hayatından tamamiyle" diyemiyorsun. Ama olmadık yerlerde olmadık şekillerde karşına çıkıveriyor ya o isim! Hem de alçak sesle! Tam cinnetlik! Neyin gizlisi bu arkadaşım? Ahhhh en sinir bozucusuna gelmedi sıra! Malum! Bu başlatanın ve katılanın bile farkında olmadığı bir yarış. "Acaba şöyle yapsam "eski ama bir kere varolmuş bulunan kadın"a benzer miyim? Ben böyle yapıyorum böyle diyorum ama umarım aklına o gelmez! Belli, ünü pek de iyi değil!". Karşında eğer gerçek bir kadın varsa sevgili okur-ki umarım o bile yoktur- çok şanslı olduğunu bil. Artık var olmayan "eski ama bir kere varolmuş bulunan kadın"ı hatırlatmadan onu yenmeye çalışmak pek kolay olmasa gerek.

Bu kadar anlatınca insan evladı olan diyebilir ki; " Canım arkanı dönsen daha kolay". Nah kolay. Bir kere benim Venüs' üm varsa O' nun Mars' ı var!

Okuyabilen varsa çekinmesin buyursun=)


5 Ağustos 2011 Cuma

Arkadaş Olmak

Çocukluğumdan beri az-biraz çekingenimdir. 7-8 günlük tatilin son gününde o da karşı tarafın adım atmasıyla arkadaş edindiğimi bilirim. Gerçi zamanla azalıyor ya da geçiyor. Hatta bazen öyle bir geçiyor ki sanki bütün çocukluğumdaki çekingenliğimin rövanşını tek seferde almak istermiş gibi hallere giriyorum. Gerçi bu dediğim sadece insanlara karşı. Onlarca hayvan arkadaşıma karşılık bir elin beş parmağını geçmeyecek insan arkadaşım vardı çocukken.

Hayvanlarla anlaşmak her zaman daha kolaydı. Ne istedikleri ya da ne istemedikleri belliydi, beni ne zaman üzseler mutlaka bir nedeni vardı, en güzeli ne zaman ihityacın olsa mutlaka biri oradaydı. Moraliniz çok bozukken  bakın etrafınıza bir hayvandan yardım isteyin, sevgi isteyin; geri çevirmeyecektir. Aynı şekilde güzel bir gün geçirirken bakın etrafınıza paylaşmak isteyin bir hayvanla gelip size; sizin için ne kadar mutlu olduğunu anlatacaktır.


3 Ağustos 2011 Çarşamba

Yaz Güzel

Yaz çok güzel.
Durma öyle

Sen de bize katıl!
Dün sıkılmış evde otururken arkadaşlar"Hadi dışarılara çıkıverelim" dediler. Buluşma yeri evime 1.5 saatlik yolda olsa da "Ne kaybediceksin dışarı çıkınca? Çıksana işteee!!!!" diyen içimdeki kızgın sese boyun eğdim. Giyinip çıktım sokaklara. Yemek yiyip kahve içtik ama yine de değişik ve güzel geldi.
Bazı zamanlar insan eve bir şekilde tıkılıp kalıyor ve dışarı çıkmak ölüm gibi geliyor. Uzun vadeli olunca işin rengi depresyona dönüyor.
Kışın hadi neyse de yazın aslında sokağa çıkmak daha zevkli. Sabah Bebek' te, Sarıyer' de kahvaltı, akşam birer tane bira kapıp Caddebostan sahilde arkadaşlarla muhabbet... Halbuki kışın içerlerde olma zorunluluğu var yoksa en ücra yerlerine kadar donuyorsun. Kısacası yaz güzel. Çıkın, çıktırın!