31 Temmuz 2011 Pazar

"Sevilmeyen Ot" Hızlı Büyür

Bütün bir hafta eve kapanıp çalışıp, e bari bu haftasonu da bir şeyler yapayım dedim ama demez olaydım. Cuma gecesi anlatmaya bloggerlığımın yetmeyeceği çeşitli kavgaların içinde buldum kendimi. Hiçbirinin merkezinde değildim neyse ki. O geceyi keşke erken bitirip evime dönseymişim dedim gecenin sonunda. Hiç sevmem kavgaları, kavgaların içinde bulunduğum ortamda olmasını ama sevilmeyen ot hesabına geldi tam... Aslında kavga içinde bulunduğumuz ortamda çıkmadı tam olarak. Arkadaşın sevgilisi Taksim' e yakın olduğu için gelip kavga çıkarmakta bir mazur görmemiş böylece geldiğinden yarım saat kadar sonra osuruktan nem kapıp ortamdakilere sataşmasaydı mutlu mesut bitirecektik geceyi. Elemanın sevgilisini öylece orada bırakıp gitmesiyle arkadaşımı o halde eve gitmesin diye başka bir arkadaşa götürdüm. Gece 2 de Caddebostan' da bir şeyler yerken geldiler. Olayın sevgilisi merkezli olduğunu hemen anladılar tabii. Bu sefer onlarla da kavga etti falan filan. Gecenin 3 ünde bu kadar kavgadan artık çok sıkıldığımı, bunları konuşmanın ne yeri ne de zamanı olduğunu ve gideceğimi söylememle kavgalarına nihayet son verdiler. Ben de içimden kendi kendime kavga etmeye başladım; "Ne diye evine götürmüyorsun ki kızı? Annesi zaten biliyor sevgilisinin huysuzluğunu!" diye. Sabah kalktığımda annesiyle ablası çok eğlenceli yorumlarda bulundular gerçi. Tabii alışmışlar artık.

Lütfen kimse çıkıp "Eeööö alkol tabii... Normal bunların hepsi" demesin zira o adamın oraya geleceğini öğrendiğim an "Pif huzursuzluk çıkmasa bari" dedim sadece içimden. Bizler gayet normal, eğlenceli bir şekilde doğum gününü kutlarken, sohbet-muhabbet gırla giderken o gece öyle bitmezdi. Bitmemeliydi. Uzuuun zamandır o kadar güzel vakit geçirmemiştim halbuki.

Son söz olarak; n'olur sevgiliniz sadece siz olmadan arkadaşlarıyla eğlenebiliyor diye kavga çıkarmayın. Hatta her ilişkide kişilerin kendine ait alanlarının olması çok önemli, ilişkiye ferahlık getirir. Benden söylemesi.

29 Temmuz 2011 Cuma

Dünyalıyım Ezelden

Bu yazıyı nerede bitireceğimden emin değilim. Aslında şu anda bile yayınlayıp yayınlamama arasında gidip geliyorum. Bir diyorum ki "Hayat çok pahalı, işsizlik diz boyu, sevgisizlik yakamızda, insanlar kredi çekip başka bir borcu ödemekle alışveriş merkezine gidip hepsini bir çırpıda harcamak arasında bir deriiiiiiiiin boşlukta, birileri boş yere hapiste, şimdi biri kaza yaptığı arabasının içinde sıkışmış, ambulansın gelmesini bekliyor kendini artık bırakmak için" bir de diyorum ki "İnsanlar 2 dakika şuraya kafa boşaltmaya giriyor, ne sıkıyorsun milletin canını? Hiç süpersonik değilsin; hele bombastik hiç değilsin!" Ama her tarafta bu kadar ilginç olaylar dönüyorken nasıl susabilir ki düşünen bir varlık?

Bir dönem çok alevlenmişti mesela üniversitede türban olayı; 3-4 gündür aklıma yok yere gelip duruyor; ilk dönemlerde öğrenciler okula girebiliyorlardı ama hoca dersine alacaksa dilerse tutanak tutabiliyordu. Tabii burada kimi kime şikayet ediyorsun durumu var. Şu anda da eğer hoca seni türbanla derse almazsa sen tutanak tutabiliyorsun. İlginç bir durum.

Küçük bir not, konudan sıyrılmaca; tam şu anda bir adam çöpleri karıştırıyor, yandaki marketin kartonlarını filan topluyor. Burada oturmuş laf üretiyorum ben de...

Hak Diyene Hukuk Demek
Her neyse geri dönelim konumuza; şimdi siz bu türbanla okula girmeye çalışan ablalara, bu ablaların ailelerine sorsanız haklı olarak kendilerine tanınmayan haklardan dem vuracaklardır. Aynı ailelere eşcinsel evliliklerin yasallaşmasını, iki adamın, iki kadının el-ele tutuşarak sokakta yürüyüp de günün karakolda tamamlanmaması hakkını sorsanız onların toplum içinde olmaya haklarının olmadığını söylerler büyük ihtimal. Çocuklara kötü örnek şeysi...  Halbuki yaratıcı güç senin için ne kadar normalse o insanın duyguları ve düşünceleri, istekleri ve istediği kalitede yaşam hakkı da onun için normaldir. O çift de yaratıcı güce inanma fikrini çocuklarından sakınabilme hakkını ellerinde bulundurabilmeliler bu durumda.  Eğer ikisinden sadece birini savunuyorsan bencilsindir, iki yüzlüsündür. Hatta iki taneden de fazla yüzün vardır birbirini bile tanımayan.
Bana şu anda kimse ama hiiiiiiiç kimse evrenin bambaşka bir noktasındaki bambaşka bir gezegende yaratıcı bir güce inanmanın ayıplandığı, hor görüldüğü ve aynı cinstekilerin (2 ya da 3 farklı cins olduğunu varsayarak konuşuyorum) ilişkilerinin "normal" kabul edildiği ihtimalinin olmadığını kanıtlayamaz.

Gelelim başka bir konuya; gazeteleri 13-16 yaş aralığındaki elinde sürekli telefon, ya mesajlaşan ya internetten mutlaka her an iletişim halinde olan veletler basmış gibi. Ne doğru düzgün bir dil kullanımı var ne düzgün, anlamlı, alakalı başlıklar. Bu kadar basit mi cidden bu işler? Herkes borazan çalıyor "bağlaç olan -de" diye ama gazetelerin redaktörleri anlaşılan sağır sultana taş çıkartıyorlar! Ben bu blogda dilediğim kadar yanlış yazarım, biri şikayet etse o kişiyi bloklama hakkımı da keyfime gelirse çatır çatır kullanırım ama sen gazete çıkartıyorsan YA-PA-MAZ-SIN! Zaten internet gazeteleri olmuş 15 yaş ortalama ergen bilgisayarındaki fotoğraf dosyası... Gerim gerim gerildim durduğum yerde. Gazete mi okuyorum dayak mı yiyorum anlamadım özellikle son 2 aydır.

Dünyalı olmak şimdilik böyle bir şey. İnsanlığa baktıkça "Umarım uzun bir süre daha ölümsüzlüğün sırrını bulamazlar" diye kendi kendime söyleniyorum.

24 Temmuz 2011 Pazar

The Doctor Lies

Clean!
2 haftadır oturup artık bir şeyler üretmem gerekiyor ama final zamanı gelmiş öğrenci gibi yapmadığım iş kalmadı. Uzun zamandır toplamadığım odamı topladım, temizledim, laptopımı düzenledim vs vs vs. Seinfeld dizisinin 3. ve 5. sezonlarını tam izlememiştim; onları indirmeye başladım, Doctor Who' nun tekrar ne zaman başlayacağını araştırdım en sonunda oturup biraz çalışmaya başladım, yarım saat çalıştıktan sonra açtım blogu, dolanmaya başladım oradan oraya.

Seinfeld Wars
Bu arada daha önce Doktor' un 13 rejenerasyon geçirebildiğini, şimdi de 11. rejenerasyonda olduğunu yazmıştım. Geçen gün bununla ilgili bir yazı okudum; o da Doktor' un rakamı tam hatırlamasam da 500 küsur rejenerasyon geçirebildiğini söylediğini ama River' ın "The Doctor lies" lafının da unutulmaması gerektiği yazıyordu. Daha sonra da Doctor Who dizisini neden sevdiğimi düşündüm -ve bu da sanırım çalışmamak için kafamı meşgul etmek amaçlıydı- sonunda Blink, Midnight gibi efsanevi bölümleri gözönünde bulundurarak en sıkıştıkları anlarda bile konuyu çok güzel bağlamaları ve sonucunda "aaa rüyaaaymıııııış" diye bağlamıyor olmalarından dolayı olduğu sonucuna vardım. Rüya veya benzeri şeylere bağlamalarındansa tutarsızlık göstermelerini tercih edeceğimi farkettim. Acı olabilir ama gerçeklerle yüzleşmemin vakti geldi. "Ohhhhh hayır! Çalışmam lazım!"

I said you Clean!
"The Doctor Lies"-River Song

E Ama?!

Yalnızca iki ay kadar önce bir arkadaşımla konuşurken "bence herkesin hayatının bir ritmi var, ne yaparsa yapsın kafasının içinde bir şarkı döner durmadan, ne yaparsa yapsın o şarkının hikayesini yaşar en zıttını yapmaya çalışsa bile" diye bir cümle kurmuştum. Ardından da benimkinin "You Know I' m No Good" olduğunu itiraf etmiştim. Çoğu insan gibi ben de dünyada en son anlaşabileceğim insanların hayatına girip elimde olmadan yaptıklarımla nasıl değiştiklerini izleyip en sonunda da "ben sana demiştim!" insanına dönüşüyorum. Kendini çabuk harcadığını ama bunu elinde olmadan yaptığını biliyorum aslında. O saçma sapan adama hala nasıl aşık olduğunu da anlıyorum. Elinde de değildi. E ama gerekirse 5 albümlük şarkılar hazırlayıp bütün derdini anlatman lazımdı.
Dünkü Norveç olayı, bugün İskoçya' da karaya vuran, kurtarılamayan 25 balina, Çin' deki tren kazası... Çok fazla ölüm var bugünlerde. Sen de gelmeseydin keşke üstüne.  15 yıl sonra ben ve benim gibiler için geçtiğimiz yolları, aklımızdan geçenleri anlatacaktın. Çünkü birkaç kafiye uydurmaktan daha fazlası gerek bir insanın içindeki ritm olacak şarkılar yapabilmek için.

22 Temmuz 2011 Cuma

Gücün Yettiğine

Yer ve zaman gözetmeksizin ortalıkta hayvanlara zarar vermeye çalışan çocuklar görüyorum sürekli. Bu durumdan nasibini en çok kediler alıyor çünkü köpekler çocuklara biraz daha ürkütücü geliyor. Eğer gerçekten evinde şiddete maruz kalan ya da şahit olan çocuklar şiddete daha eğilimliyse çok acı bir noktadayız. Önümüzdeki 10-15 senede cinayet, dayak, tecavüz, gasp gittikçe artacak demektir. Geçen hafta akşam yemeğinden sonra havanın güzelliğinden yararlanmak için arkadaşımla kahvelerimizi ve kamp sandalyelerimizi alıp Caddebostan sahile gittik. Daha önce de bahsettiğim bol kedili tarafa gittik daha sakin olduğu için. Tabii haftasonu kalabalığı vardı yine de. Hem mangalcılardan uzak hem sakin hem geniş bir alan ararken mangal yapan  ailesinden 5-10 adım ilerde 9, en fazla 10 yaşında bir kız çocuğunun elindeki sopayla sarman bir kediyi korkutmaya çalışmasını izledim. Birkaç saniye sonra elindeki sopayı kediye fırlatmasıyla tepemin atması bir oldu tabii. O kızgınlığıma rağmen elimden geldiğince yumuşak bir şekilde uyardım çocuğu. Ama her zaman olan şey oldu: ailesinden bir tek laf bile işitmedi. Anlaşılan çocuk kendi başlarının etini yemediği sürece ne yaparsa yapsındı. Böyle davranan çocuklarda, en azından yeniden aynı şeyi yapmak akıllarından geçtiğinde etraftan tekrar uyarı alma çekincesiyle otokontrol ihtiyacı hissettiriyorumdur umarım. Yoksa boşu boşuna bir çocuğu azarlamış olmayı istemem.

Daha çocukken etrafına sevgisizlik yayan bir çocuğun  kontrolsüzce sevgisizliğini yaymaya devam etmesi çok korkutucu bir düşünce. Bu kadar sevgisiz insanları, çocukları gördükçe mevcut silah taşıma şartları çok düşündürücü. Uyanın millet; kızını, oğluna öldürten babaların, buna seyirci bırakılan annelerin memleketinde yaşıyoruz. Şu anda bir evde, aile meclisi bir araya gelmiş, aileden bir kadının, genç bir kızın nasıl öldürüleceğine karar veriliyor. Doğumu merakla beklenen; kendi ellerinde büyüyen bir kız çocuğu. İlk defa kendi yemeğini yemesi, ilk okul günü, ilkokuldan mezuniyeti; artık o anıların bir önemi yok çünkü yine sevgiyi tatmamış, sevgiyle ve istekle kendisine dokunulmamış birinin aklından tecavüz etmek geçti. Muhtemelen 10 yıl önce kedileri canlı hedef tahtası olarak seçmişti; o zaman bir kediye yetiyordu gücü, şimdi bir kadına, karısına, çocuğuna.

Okul masrafından kısılan paranın çeyize yatırıldığı bir yerde evliliğin, anneliğin kutsallığı tartışmaya açık hale geliyor. Bir yandan siyasiler 3 çocuğu öve öve bitiremezken etin fiyatı talep(!) karşısında uçuşa geçiyor. Ortalık alışveriş ve çağrı merkezi işleriyle kaynarken üniversite mezunları vasıf gerektirmeyen işlere talim ediyor. Okumak da okumamak da ayrı bir dert oluyor. Yeterli sayıda bilimsel yayın yapmayan yüzlerce üniversite için yıllarca kurslara, hocalara paralar döken milyonlarca aile... Bu durumda çocuğu evlendirivermek daha ucuza maloluyor.

18 Temmuz 2011 Pazartesi

Bu Serginin Tam Zamanı

Bugünlerde yolu İstiklal' e düşen herkesin gözü eminim geçen yıl açılan ARTER' in camından içeri kaymıştır. Patricia Piccinini' nin "Beni Bağrına Bas" sergisi hem görsel olarak çok büyük bir zevk kaynağı hem de düşünsel açıdan "aaa gerçekten" nidaları attıranbir sergi ve bu klişeleşmiş cümleyi ilk defa kullanmama neden oldu; "farklı olanı yargılama" konusunda dönüp kendime bir bakmamı sağladı. Gündemin can acıtıcı derecede kötü bir şekilde yoğun olduğu bugünlerde farklıyı, kendi algımızca çirkini, bizden olmayanı bağrımıza basabileceğimizi farkettiriyor. Serginin girişinde 2 çalışma göze çarpıyor biri, birbirine sokulmuş, vespa tarzında motosikletten devşirilmiş geyik figürlerinin mutlu mesut birbirine sarılması, diğeri ise 10-15 tane üstüste konmuş sandalyenin tepesinden etrafı izleyen çocuk. Broşürdeki açıklamalarda, sanatçı, çocuğun etraftakileri tepeden izleyerek belki de etrafı kendi değer yargılarınca yargıladığını anlatıyor. Benim favorim ise "The Welcome Guest" isimli çalışması oldu. Sanatçının çalışmaları için, sergiye gidenlerinin çoğunun farkedeceği şey, çocuk figürlerinin çokluğu. Bunun için de "yarattığım dünyayı en iyi, en kolay çocuklar kabullenebilir" demiş. Dönüp son 1 haftanın gazete manşetlerine baktığımızda bu kadar düşmanlık, bu kadar farklılıkların kabul görmediği bir dünyada aslında ihtiyacımız olan tek şey çocuksu bir bakış açısıdır. Seinfeld' in bir bölümünde Jerry' nin şovu sırasında söylediği bir şey geliyor aklıma; yaklaşık olarak şöyle bir şeydi; "Çocukken arkadaş olmak daha kolaydı; kapının önünde bir çocuk mu duruyor? O zaman arkadaşındır."

Patricia Piccinini "The Welcome Guest"


Şu 1 paragrafa bakıp "çocuklara, çocukluğa övgüler düzdün; çok mu seviyorsun çocukları Süpersonikçiğim?" derseniz tansiyonumu oynatacak derecede agresifleşirim. Ben ki pazar pazar Moda' daki kahvaltıma gürültü unsuru ekledikleri için çocukların önlerinden göstere göstere koca bir külah Ali Usta dondurmasıyla geçen insanım.

Bu noktaya kolay gelmedim tabii. Oku, mezun ol, iş bul, eş bul, evlen, çocuk yap, onu okut vs vs. Bütün bunların sadece belli bir düzeni sürdürmek adına bunca desteklendiğini farkettiğimden beri alabildiğine karşıyım. Evliysen başkasının hayatından da sorumlusun demektir, 3 kuruş maaş da alsan aileni yaşatabilmek için boyun eğmek zorunda kalacaksın bütün bunlara. Çocuğun olduğunda durum daha da vahim. Artık tamamen senin sorumluluğunda başka bir varlık var. Eğer hayatında en ufak bir düzen değişimine gidersen kaybedeceğin çok şey var. Normalde daha 5 yıl öncesine kadar hiçbir şekilde kabul etmeyeceğin şeyleri çocuğun için düşünmeden kabullenmeye başlıyorsun. Hatta şu aralar o kadar revaçta ki ne kadar çok şeyden fedakarlık ediyorsan o kadar iyi bir annesindir-babasındır. Bütün bunlar daha korunaklı "son model" arabalardan alma, bilmem ne citylerden güvenlikli, havuzlu, çocuk parklı ev alıp orada yaşamaya başlama noktasında buluyorsun kendini. 3 saat bile vakit ayıramayıp hayvan haklarının savunulduğu bir yürüyüşe bile katılamıyorsun, imzanı atamıyorsun bir kampanyaya. Yani sesini çıkaramıyorsun en demokratik halde bile. Üstelik bunlar ne için? Sürekli "ben" diyen, kendi isteklerinden başka bir şeyi umursamayan çocuklar için.
Bu noktada da iğrenç bir ikilem bekliyor seni; çocuğun 20 li yaşlarına geldiğinde o çocukken katılamadığın protestoların, yürüyüşlerin, imza kampanyalarının ceremesini çekecek oluyor.