13 Haziran 2011 Pazartesi

Sanatsal Arızalanmalar

 Gün geçmiyor ki bir sanatçı başka bir sanatçıyla ya da bütün bir halk sanatçıyla karşı karşıya gelmesin.
Belki benim bu işlerin peşine daha çok düşmemle ya da toplumun son 10-15 yılda daha çok değişmesiyle gerçekleşen bir durumdur. Aslında iki şık da -en azından bana göre- aynı derecede mümkün. Çünkü toplum sürekli olarak değişme eğilimindedir, insan sürekli etkileşim içindedir. İnanılmaz basit bir örnek vereceğim; 10 yıl önce bir erkek, kulağına parlak taşlı küpe taktığında götünü keserlerdi İstanbul' un birçok semtinde ama şu anda Dudullu' da da olsanız, Beşiktaş' ta da olsanız kabul görebilecek bir durum. Geleneksel 55-70 yaş aralığındaki posta-fotomaç ekseninde hayatlar yaşayıp flaş tv de "ne güzel de oynuyorlar be" diyerek halay çekenleri izleyen amcaları tenzih ediyorum. Onların da tepkileri daha çok kendi aralarında gelişip birbirlerini dirsekle dürterek önlerinden geçen "parlak taşlı küpeli erkeğe" bakarak "bah hele bah bah" şeklinde kendi aralarında bu durumun normalleşmesine pasif-agresif tepkilerini koyuyorlar.

Biz Burada Devrim Yapıyoruz Sinyorita
Ece Temelkuran' ın (ne güzel bir soyaddır) "Biz Burada Devrim Yapıyoruz Sinyorita" kitabında değil meydanlardaki, parklardaki heykellerin; birçok bölgede kapı zillerinin bile yerinden sökülüp götürüldüğünü anlattığı bir bölüm vardı; insanların, o metallere ihtiyacı olduğu gerçeğini gözardı etmiyorlardı, sonra dönüp ülkeme baktığımda yanlış hatırlamıyorsam lisedeyken gazetede okuduğum bir haber geliyor aklıma (2000-2004 arasına tekabül ediyor) Mimar Sinan Üniversitesi GSF Heykel bölümü dönem projesi (ya da diploma projesi) işleri okulun yanındaki parkta sergileniyordu. Kısa bir süre sonra heykellerin ya tahrip edildiği ya da götürülebilinecek olanların alınıp götürüldüğü haberi çıkmıştı. Mimar Sinan Heykel bölümü öğrencileri daha sonra eserlerini doğal alanları olan parklarda sergilediler mi bilmiyorum ama psikolojik olarak yara aldıklarına adım gibi eminim. Psikolojik yaraların, travmaların ise genel olarak sanatçıların besin maddesi oldıuğunu biliyorum. İlla kendi başına gelmesi gerekemez, başkalarının travmalarını da kendine maledebilir, etmeli. Ülkemizde karikatür kültürü oldukça gelişmiştir. Altını deşip nedenlerine odaklandığımızda az önceki cümlenin ne demek olduğunu daha iyi görebiliriz. Bugün karikatüristlerin, gazetecilerin ve köşe yazarlarının işini yüklenmek zorunda kaldıklarını görüyorum. Böylece karikatüristler meslektaşı sayılan köşe yazarlarını, gazetecileri de sayfalarına taşıyorlar. Bütün bu şartlar altında karkatürün gelişmemesi talihsizlik olurdu.

Ece Temelkuran' ın anlattığına en
yakın görünen Caracas
Gelelim Chavez' e; desteklediği Bolivar akımıyla kendi dünya sistemini, yaşam düzenini kurmuştur. Aynı şeyi kendince yapan Ahmedinejad ile geçen aylarda bir buluşmaları olmuştu. Bu durum başka bir açıdan ele alındığında bir hayli ironik kaçmakta. Her iki ülkenin sokaklarını gözünüzün önüne getirin şimdi; birinde o ülkenin olmazsa olmazı nazlar-cilveleşmeler, flörtöz havalar, birbirini daha önceden tanımayan iki insanın rahat bir şekilde alenen birbirlerine kur yapmaları, diğerinde ise iki sevgilinin, karı-kocanın dahi sokakta, parkta birbirine biraz olsun sokulmasına müsamaha gösterilmemesi. Başka bir çarpıcı zıtlıksa evleri; bir yerde küçük evlerde, mahallelerde komün bir hayat yaşanırken diğerinde koca evlerde çekirdek aileler yaşamakta. Ortak düşmanın gücü bu olsa gerek. Aynı dertler farklı yapılardaki, kültürlerdeki insanları birbirine yaklaştırıyor diyebiliriz.

Şimdi tekrar sanat; Savaş zamanı eritilip madeni kullanılan heykeller kurulan sistemin bir başka yarasıdır. Savaş gibi "varolan" yıkıcı bir gerçek ve anlattığıyla dünyayı, görüntüsüyle çevresini güzelleştirmek adına yapılan heykeller... Başlarda "savaş"-"sanat eseri" savaşını savaş kazanıyor gibi görünse de savaşın yarattığı travmayı sanatçı, ancak ortaya bir eser koyarak kendi içinde hafifletebiliyor. (Bu da son tahlilde sanatın kazanımı oluyor.) Çünkü sanat kendini ifade etme olduğu kadar içinde ne olduğunu henüz farketmediğin yerleri de ortaya çıkarmana yarıyor. Sanatçı bir eseri bitirip de karşısına alıp baktıktan, eline alıp okuduktan ya da ne bileyim gözünü kapatıp dinledikten sonra bile kendi içinde daha önceden varolduğunu keşfetmediği şeyleri nasıl güzel ya da apaçık bir şekilde ortaya koyduğunu farkedebiliyor. Bu nedenle sanat eserlerini okumak da ancak bir yere kadar mümkündür benim için. Çünkü bu çok kişiseldir. Sanat eseri nasıl biricikse yorumu da biriciktir. Dahası bir eserde sanatçı açık açık anlatsa da bunda şunu anlattım bunu anlattım diye illa o gözle bakmanız gerekmez. Çünkü bu durum sanatın ruhsal, duygusal, düşünsel özgürlük kavramına tamamen aykırıdır.

Hiç yorum yok: