30 Aralık 2011 Cuma

Boyu Değil İşlevi Önemli

Başlığa kanmamak lazım aslında, muhtemelen aklınıza gelenden bambaşka bir şeyden bahsedeceğim.
Kocaman kocaman adalet saraylarının reklamları yapıldı hep "Avrupa'nın en büyük adalet sarayı" vs gibilerinden gözümüze gözümüze sokuldu, İstanbulluların çoğu bilir, görmüştür birebir yapılırken bu koca binalar. Atlanılan bir nokta var sanırım ya da ben mi abartıyorum? Bu kadar büyük adalet sarayları ne için? Gerçekten insanlar bu kadar çok adalet sarayına ihtiyaç duyuyor mu yoksa ihtiyacımızdan çok daha fazlası sırf göz boyamak için mi yapıldı, bunca müsriflik? E hiç ihtiyacımız olmayan bir konuda, hem de sevimsiz bi konuda bu kadar abartı neden? Bu kadar büyük adalet saraylarına ihtiyaç duyulması utanılıp, üstü örtülmeye çalışılacak bir konuyken neden bu kadar gözümüze sokuldu? Neden, nasıl, ne zaman bu kadar suçlu üretildi?

Bu kadar adalet sarayına bu kadar cezaevi...

Yakacık'ta bir tane cezaevi var, Paşakapısı var, Maltepe'de var... İstanbul'da en azından ilk anda aklıma gelen cezaevleri bunlar. Pardon ama İstanbul içinde 15 yıl öncesine kadar bu kadar üniversite yoktu!(Abartma huyumun gözü körolsun!)


Bu yılın belki de son blog yazısı, böyle bir konudan bahsetmek istemezdim ama yazmasam daha da rahatsız edecekti sanırım bu sorular beni.

Sanırım yılın büyük bir kısmı isteyerek-istemeyerek ben de kendimi tecrit ettim birçok şeyden. Bilinçaltım mı yönlendiriyor nedir anlamadım. Yılın ilk 6 ayını pek hatırlamıyorum zaten, 2010 yılı büyük kayıplar yılıydı, şoku geçmemişti daha. Sonraki 6 ay yavaş yavaş açılmaya başladım. 1 Ocak da diğerlerinden farklı bir gün olmayacak aslında ama işte... Umut etmeden olmuyor sanki. Yine o nar patlatılacak, yine yüze bir gülümseme oturtulacak. Bereket dilenecek, sevgi, para, mutluluk, sağlık bereketi. Kuş cıvıltılı, defne kokulu pazar sabahı aile kahvaltısı sırası neredeyse evcilleştirime olarak düşünülecek kadar yakına gelen serçeleri beslemeli çocukluk günleri geri gelmeyecek olsa da etraftaki ufaklıklara o duyguyu yaşatabilme telaşı saracak, büyüklerin gittikçe azalan mutluluklarına gözler kapanıp.


Gecenin bir yarısı bu kadar uzun cümleler pek hoş olmuyor aslında. Her neyse, herkese bereketli yıllar, en çok neyin bereketine ihtiyacınız varsa...



Foto Kaynak

25 Aralık 2011 Pazar

Çirkin kadın yoktur, az makyaj vardır.: Hayvan Deneyi Yapan ve Yapmayan Markalar

Edit: (4 Kasım 2013)

http://www.peta.org/living/beauty-and-personal-care/companies/default.aspx

Vakt-i zamanında aşağıdaki linke tıklayarak ulaşılan bu liste ve görsel artık yerinde durmuyor malesef ve gelen uyarı, öneriler sonucu eklediğim PETA'nın kendi sitesinde yer alan en güncel listeye  hemen üstteki linke tıklayarak ulaşabilirsiniz.




Çirkin kadın yoktur, az makyaj vardır.: Hayvan Deneyi Yapan ve Yapmayan Markalar:

13 Kasım tarihli "Çirkin Kadın Yoktur Az Makyaj Vardır" adresindeki blog girdisini gördüm geçenlerde. Gördüğüm tarihten beri de pek bloga giremediğimden yayınlayamamıştım. Yukarıdaki linke tıkladığınızda hayvan deneyi yapan ve yapmayan kozmetik ve kişisel bakım markalarına ulaşabilirsiniz. Ama tıklamaya üşenmenin ne demek olduğunu çok iyi bilen bendeniz, listeyi buraya da ekleyeceğim.





Öncelikle bu listenin yüzde yüz güvenilir olmadığını söyleyeyim. Oradan buradan araştırmalar ya da markalara gönderilen e-mail'ler ya da satış görevlilerinin güvenceleri vasıtasıyla oluşturulmuş bir şey bu. Yani ne kadarı doğrudur ne kadarı yalandır bilemeyiz, ama "yapanlar" listesi çoğunlukla doğru çıkacaktır. Peta'nın sitesinden ayrıntılı bir liste görüntülenebilir fakat yurtdışından sipariş yasak olduğu için çoğu güvenilir hatta vegan markalara ulaşamıyoruz. Ben de daha bilinen ve Türkiye'de satışı olan markalara yer vermeye çalıştım.

HAYVAN DENEYİ YAPAN KOZMETİK / KİŞİSEL BAKIM MARKALARI

Coty Grubu:
Adidas
Calvin Klein
Davidoff
Esprit
Jennifer Lopez
Kate Moss Parfüm
Lancaster
Marc Jacobs Parfüm
OPI (marka olarak deney yapmıyorlar ama Coty grubuna aitler)
Pierre Cardin Parfüm
Rimmel
Sally Hansen
Vivienne Westwood Parfüm
Vera Wang Parfüm
Henkel Grubu:
Clynol
Diadermine
Gliss
Igora
Indola
Palette
Schwarzkopf
Syoss
Theramed
Taft
Vital
Johnson & Johnson grubu:
Aveeno
Carefree
Clean & Clear
Johnson & Johnson
Johnson's Baby
Listerine
Neutrogena
RoC
L'Oréal grubu:
Biotherm
Cacharel
Diesel
Garnier
Giorgio Armani
Helena Rubinstein
Kérastase
Kiehl's (marka olarak deney yapmıyorlar ama L'Oréal grubuna aitler)
L'Oréal Paris/Professionnel/USA
Lancome
La Roche Posay
Maybelline
Matrix
Ralph Lauren Parfüm
Redken
Shu Uemura
SkinCeuticals (marka olarak deney yapmıyorlar ama L'Oréal grubuna aitler)
The Body Shop (marka olarak deney yapmıyorlar ama L'Oréal grubuna aitler)
Victor&Rolf
Vichy
Yves Saint Laurent
Procter & Gamble grubu:
Anna Sui
Always
CoverGirl
DFF
Dolce & Gabbana
Fekkai
Gucci Parfüm
Head & Shoulders
Herbel Essences
Hugo Boss
Lacoste Parfüm
Max Factor
Olay
Oral-B
Pantene
Rejoice
Wella
Shiseido Grubu:
Bare Escentuals (marka olarak deney yapmıyorlar ama Shiseido grubuna aitler)
Nars Cosmetics (marka olarak deney yapmıyorlar ama Shiseido grubuna aitler)
Shiseido
Unilever grubu:
Dove
Lux
Rexona
Signal
Vaseline
Bioderma (deney yaptığını duydum ama resmi veya kesin bir açıklama yok bu konuda)
Colgate
Mary Kay
Palmolive
Sensodyne
Speed Stick
Veet

Kozmetik alanında olmayan bazı markalar da verelim:
Ace
Air Wick
Algida
Ariel
Becel
Calgon
Calvé
Cif
Cillit Bang
Dettol
Domestos
Duracell
Durex
Finish
Glade
Harpic
Knorr
Lipton
Mr. Muscle
OFF!
OMO
Persil
Perwoll
Prill
Pringles
Raid
Sunlight
Surf
Vanish
Vernell
Vicks
Woolite



HAYVAN DENEYİ YAPMAYAN KOZMETİK / KİŞİSEL BAKIM MARKALARI

Beiersdorf grubu:
8x4
Juvena
La Prairie
Labello
Nivea
Estée Lauder grubu:
Bobbi Brown
Clinique
Darphin
La Mer
MAC Cosmetics
Stila
Tom Ford Beauty
LVMH grubu:
Benefit Cosmetics
Christian Dior (kimi yerlerde Dior'un deney yaptığını duymuştum, o yüzden emin değilim, olana kadar da almayı düşünmüyorum)
Givenchy Parfüm
Guerlain
Kenzo
Make Up Forever
Puig Grubu:
Carolina Herrera
Comme Des Garçons
Mango
Massimo Dutti
Ninna Ricci
Paco Rabanne
Prada
Valentino
Zara

Almay
Amway
Avéne
Avon (Peta'da deney yapanlar listesindeler. Elinde kesin bir bilgi olan varsa yardımcı olsun lütfen)
Barry M
BellaPierre Cosmetics
Bourjois
Burt's Bees
Cargo
Chanel (Marka olarak kürkü destekliyorlar)
Clarins
CoastalScents
Dermalogica
Decleor
Dottor Ciccarelli
Dr. Hauschka
Eco Tools Cosmetic Brushes (vegan)
E.L.F Cosmetics
Everyday Minerals
Galénic
Gosh
H2O Plus
Hard Candy
Hello Kitty
Illamasqua
Inglot
Jane Iredale Mineral Cosmetics
Jo Malone
Kryolan Professional Makeup
L'angelica
L'Occitane
Laura Mercier
Lime Crime
Logona
LR Kozmetik
Lush
Manic Panic (vegan)
Melvita
Murad
Nivea
Noviderm
Nuxe
NYX
N.V. Perricone
Obsessive Compulsive Cosmetics (aka. OCC) (vegan)
Organicum
Organix
Oriflame
Orly
Priori Skincare
Physicians Formula
Revlon
Sebamed
Sephora (kendi ürünleri)
Skincode
Smashbox
Superdrug
Tarte
Thierry Mugler Beauty
Too Faced
TheBalm
Urban Decay (bazı ürünleri vegan)
Urtekram
Victoria's Secret
Wet'n Wild
Yes To (Carrots, Cucumbers, Tomatoes)
Youngblood Mineral Cosmetics
Yves Rocher

Türk markalarından deney yapmadıklarını iddia eden sadece Flormar, Pastel ve Alix Avien'i biliyorum. Golden Rose, Carmina, Catherine Arley gibi markaları araştırma sürecindeyim şimdilik.



Bu listeye bakınca kendi adıma utandığımı söyleyebilirim. Hayvan deneyi yapan her 5 markaya karşılık yapmayan 1 markayı kullandığımı farkettim. Bilinçli olarak yaptığım bir şey değildi ama bu konuda daha erken duyarlı davranabilirdim. Yine de zararın neresinden dönülse kardır diyerek, yanımda taşıdığım not defterime normalde kullandığım ama hayvanları denek olarak kullanan markaları yazdım. Böylece bir göz farı, deostik, oje, yüz temizleme mendili, peeling vs almadan önce elime listemi alıp ona göre bir değerlendirme yapacağım.

En azından elimdekileri bitirdikten sonra yeni bir yüz temizleme mendili, deepliner, rimel, allık, tonik, temizleme sütü, vücut losyonu markası bulmam gerektiğini gördüm. Bu durumda sanırım Lush' a yeniden bir uğramam gerekecek tonik, temizleme sütü vs için.

24 Aralık 2011 Cumartesi

Havalar Sular

Yazmak istediğim, zaman içinde aklıma gelen o kadar çok şey ama bir o kadar da yapmak zorunda olduğum şey var ki... Bir gün 24 değil de 30 saat olsa ve yine günlük 5 saat uykuyla güzel güzel idare edebilsem buraya yine vakit ayırma sorunu yaşar mıydım, bunun hesabını yapamıyorum.

Son zamanlarda durmadan soruyorlar "Ehliyetin var mı?" diye. "Hayır yok" deyince şaşırıyor insanlar. Arkasından hemen bir "Neden?" sorusu geliyor. İhtiyaç duymadığımı anlatsam da kimseyi tatmin etmiyor bu cevap. Yolun ortasında öylece yatan henüz yavruluk dönemini bitir-e-memiş kedileri, kocaman köpekleri gördüğüm günler benim için vicdan azabına dönerken araba kullanmaya devam edebileceğimi sanmıyorum. Sabahın köründe belki de işe yetişmek için deli gibi gaza basan adamın arkasında bıraktığı kanlar içindeki köpek cesedini en azından kendini artık hiç koruyamayacak olan cansız bir bedene saygıdan ağlaya ağlaya ben kenara çektiğim sürece de en azından benzine, arabaya konan saçma vergileri bahane etmeye devam edebilirim.


Son zamanlarda hep böyle oluyor. Güzel şeylerden bahsetmek için açıyorum blogu, sonunda öyle bir yere bağlıyorum ki okuyan bütün geçen günlerimi yas içinde geçirdiğimi sanır. Aslında öyle değil. Güzel şeyler de oluyor hayatta. Hatta bu güzel şeyler bana da oluyor ama nedense ağzımı açınca bir şomluk yerleşiyor, kuruluyor dilimin ucuna. Bu nedenle de bir süre yazmadım pek.


Şimdiyse hava güzel. Canlandırıyor beni bu havalar. Dışardaki işlerimi bu saate bıraktım. Bilerek. Bir yerlere yetişme acelesi olmadan sokağa çıkacağım, çok da zorunlu olmayan işlerimi yavaaaşca halledeceğim. Daha fazla acele etmek istemiyorum hayatta.

Herkese iyi haftasonları.



Hung dizisinin introsundan bir kare bu da. Intro boyunca cinselliğe göndermeler yapılmış dizinin içeriğinden dolayı. Bu da sanırım orgazm olmuş bir surat. Ama bu fikirden hoşlanmayanlar için mutlu bir surat da diyebiliriz pekala.

11 Aralık 2011 Pazar

Süpersonik 7 Şey-Mim

Uyumayan Ses mimlemiş beni, teşekkürler Uyumayan Ses, neden yazmamayayım aşkolsun der ayaküstü meltem esintili tribimi de atarım. Konu, kendimiz hakkında 7 gerçek, itiraf... İtiraf olması da şart değil aslında, kendinizi ne kadar göz önüne getirmek istediğinizle doğru orantılı işte. Neleri yazsam emin değilim aslında, asla drafta dönüp bakmayan bir insan olarak yazmaya başlar, yayınlar bitiririm blog yazımı. Bu nedenle düşünmeden başlayacağım bir yerlerden.

***Daha küçücükken de ne isteyip, ne istemediğini bilen bir insan olmanın çoğu dezavantajını yaşadım. Şu andaki mesleğime (tam olarak olmasa da neyle ilgili olacağına) 12-13 yaşında karar verip "ölmek var dönmek yok" olarak devam ettim. Çoğu kişi anlamadı tabii, "E canım şunu da yapıver n'olacak yani" tavrında yaklaştı. Ama kulak tıkamayı iyi bilirim-İşte benim hakkımda ilk gerçek-.

***Yelkenden yüzmeye, basketboldan voleybola hayatımın ilk 11-12 yılında birçok spor denedim ama gerçekten tek uzun süreli ilişkim yüzmeyle oldu. Onu da elde olmayan nedenlerden dolayı bıraktım. Bu kadar çok spor dalı deneyip de kendime göre birini bulamayıp hepsini bırakmam -isteyerek bırakmadığım için yüzmeyi tenzih ediyorum- yakın çevremde "maymun iştahlı" olarak algılanmama neden oldu. Bu durum da epey sinirlerime dokunmuştu. Sevemiyorsam sevemiyorum işte, yapacak bir şey yok. Hala anlamıyorum yani, "Şunu da denemek ister misin, belki daha çok seversin" diyeceğine "Süpersonik de çok maymun iştahlı canım" demek nasıl bir kendini bilmezlik ve çocukluktur.

***Bende olmayan, başkasında olan şeylere karşı en ufak bir kıskançlığım olmasa da konu sevgilime gelince çizmeyi aştığımı kendimin bile farkettiğim ama yine de kendime engel olamadığım zamanlar oluyor.

***Bir gün içinde içtiğim Türk kahvesi, filtre kahve sayısını kimse gerçekten bilmiyor. Yalnızca, gazetelerde filan yazarlar ya "Bir erkek günde ... kere seks düşünüyor" diye, ben de o kadar kahve düşünüyorum.

***Hayatımla ilgili önemli kararları almam 1 saniye sürmezken, önemsiz kararları bir türlü alamam. "Mavisini mi alsam lacivertini mi, Kadıköy'de mi kalsam Taksim'e mi çıksam, Apranax mı içsem Majezik mi alsam...."

***Ayrıntılarla çalışmayı çok seviyorum ama profesyonel hayatta hep bir "kısıtlı zaman" durumu olduğu için bazen gelip beni birinin dürtüklemesi gerekiyor "O kadar ayrıntıya girmene hiç gerek yok, görünmeyecek bile onlar" diye.

***Hayatımdaki insaların yarısı, beni "Prenses gibi" diye tanımlarken diğer yarısı bu ihtimali aklının ucundan bile geçirmiyor. İşin ilginci iki taraf da ne olursa olsun bu görüşünden vazgeçmiyor.


Foto Kaynak



Mimlediklerim ise;

Öykü ve İnanırsak Olur Bence

Edit: 10 kişiyi mimlemek gerekiyormuş ama ben o kadar aktif bir blogger olmadığımdan mütevellit mimleyecek 10 kişiyi zor bulurum, mimleyeceklerim de çoktan mimlenmiştir, bu nedenle yalnızca 2 kişiyi mimliyorum.

Tekir'den Haberler

Eylül ayında bir sabah dışarıdan gelen bir kedi ağlama sesiyle uyandım. Bu ağlama sesinin "Yardım edin bana!" demek olduğunu anlamak için eminim kedilerle iletişimin başlangıç seviyesinde olması bile yeterli olurdu.

Kedim Tekir, şu anda 3 patisiyle, 4 patisi olduğu zamanlardan daha hareketli bir yaşama devam ediyor. Morali iyi, keyfi yerinde, öteki ön patisindeki yara da iyileşti. Veterinerimiz de memnun durumundan. Çünkü kalan ön pati de tehlikedeydi; şiş durumda 1 hafta kaldı. Şiş kalması çok uzun sürünce 2. bir ameliyat geçirmişti. Ondan sonra da her şey yoluna girmeye başlamıştı. Ama yine de gözlem altındaydı çünkü pati yeniden şişebilirdi damar tıkanıklığı yinelenseydi. Ama neyse ki korkulan olmadı ve evimizin tatlı kuzusu, şımarık tekiri kalan hayatına 3 patiyle devam etmeye başladı. Ara ara soran, haber isteyen takipçilerim için gelsin bu yazı da; işte Tekir ve keyfi!




6 Aralık 2011 Salı

Yangın Yanıyor!

Dün akşam, trafiğin en civcivli yerinin en civcivli saatinde öylece kuzu gibi arabanın içinde trafiğin ilerlemesini beklerken 15 metre öteden feci halde dumanlar yükseldiğini gördüm. Kartal bir arabadan deli gibi alevler çıkıyordu, neredeyse etrafını ısıtacak kadar yoğundu alevler. İçim cız etti; çok ihtiyacı olmayan biri, zorunda olmayan biri o arabayı kullanmaz.


Birkaç önceki yazımda listelerden bahsetmiştim, fena çuvalladım, liste bile yapacak zamanımın olmamasıyla. Gün içindeyse onlarca şey geliyor aklıma "Aaaa şunu yazayım" diye ama sonra hiç halim kalmıyor yazmak için, en sonunda da unutuyorum.

Yazı yazamasam da yazılanları takip etmeye çalışıyorum, çok uzun yazılarınsa, çok akıcı değilse -ve ayrıca dürüst olmam gerekirse- okunurluğu iyice azalıyor.

Kendinize çooook iyi bakın.

ps: Bu arada hayvanlı porno olarak arama yapıp benim sayfama ulaşan arkadaşım, yaşattığım hayal kırıklığından dolayı özür dilerim.

28 Kasım 2011 Pazartesi

Çocukluğum, Elma Dersem Çık...

Günlerdir evde şu ekrana bakıyorum, gözler kan çanağı haliyle, sırtım ister istemez kamburlaşmaya başladı artık... Yarına yetişmesi gereken işler, üstüne bir de yarın yapılacak bambaşka işler... Yaklaşık 1 saat sonra uyku düzenim alarm vermeye başlayacak; başlamadan kahve yüklemesi yapsam iyi olacak sanırım. Bütün bunlara karşılık aynı koltuğu paylaştığım Zeytin kedimin fosur fosur uyuması, yatağımdaki Tekir' imin saat başı gerinip gerinip sesli bir şekilde esnemesi... Ben de uyumak istiyorum, ben de tembel tembel gerinmek istiyorum.

Çocukluğuma dönmek istedim birazcık, şimdii. Geçen günkü mimden beri çocukluk anılarım daha sık ziyaret etmeye başladı, bu kadar strese, yorgunluğa sanırım beni biraz olsun rahatlatmak için daha çok çalışıyorlar. O zaman, hem çocukluk hem de tatil fotoları... Sanırım aynı tatilden.

Ne garip, masada cep telefonu yok
Kıskanmam ki ben!

27 Kasım 2011 Pazar

Yan Yana



Beldedeki bir çay ocağında dün oturarak arkadaşlarıyla şakalaşan iki genç, akşam saatlerinde beldeye 7 kilometre uzaklıktaki Malatya kent merkezine giderek bir ip aldı...







2 gün önce gazetede bir haber vardı, 3. sayfa haberi. Küçük, kalabalık olmayan bir kasabada aynı kızı seven 2 genç. Birlikte, aynı iple kendilerini asarak intihar etmişler. Öncesinde şiirler yazmışlar internette sayfalarına. Okuyanlar hatırlamıştır.

Bayağı bir zaman önce yine bir gazetecinin, haberler hakkında yaptığı bir yorum geliyor aklıma; "Haberler, yalnızca zaman hakkında doğruları söyler."

Sonra, yıllar yıllar öncesinden bir olay geliyor aklıma. Kuzenimin, baba tarafından kuzeni üniversiteyi şehir dışında kazanıyor. 2. senesinde, karşıdan karşıya geçerken kırmızıda dur-a-mayan bir araba kıza çarpıyor. Kız, orada, ambulans bile gelmeden hayatını kaybediyor. Gazetede, hiç olmayan ve artık ol-a-mayacak olan bir nişanlı yolun karşısında bekliyor oluyor, zaten yeterince üzücü bir olayı iyice dramatize etmek için.

Bütün bunlardan sonra başka başka hikayeler geliyor aklıma. Bambaşka gazete haberleri.
En sonunda 2 gün önce verilen haberin eksiklikleri, tutarsızlıkları gözüme çarpıyor. Bir kıza aşıklarmış, kim o kız? Küçük bir yerde yaşayan ortalama bir Türk erkeği potansiyel rakibiyle ölümüne kapışacakken, aynı kızı seven 2 erkek de mi bu kadar naif, ince ruhlu olabiliyor? Biri, babayı arıyor, "Bir daha beni görmeyeceksin." diyor. Ergenlik döneminde intihar olaylarının daha çok, aileyi pişman etme kaynaklı olduğu ise psikolojide kendine çok sağlam yer edinmiş bir gerçek. Bu iki biligiyi harmanlayınca da sorunun kızla değil de aileyle, yaşanan çevreyle olduğu gerçeği gözle görülür şekilde kendini belli ediyor-bana göre-.

Amacım kesinlikle ölünün arkasından konuşmak değil, zaten bu haberde gördüğüm bütün bu eksik noktalar ve çelişkilerden sonra yaşanan gerçekler, aklıma gelen ihtimal ise eğer, kendi çocuğumda olur da ortaya çıkarsa tamamen desteğimi kazanacak bir durumdur. Daha 5 yaşında veletlerin, hayvanlara yaptığı işkenceler, koca koca adamların birazcık para için gencecik insanları gözü kapalı ölüme göndermesi gibi temelinde sevgisizlik sorunu olan olaylardan sonra sevginin her türlüsü çok değerli aslında.

26 Kasım 2011 Cumartesi

Anneanne-Mim

İnanırsak Olur Bence mimlemiş beni. Konu, babaanne ya da anneanneyle ilgili anılar. 
Babaanneme duygusal açıdan uzak biri değildim, ama anneannenin elinde büyüyünce tabii daha çok hikaye geliyor aklıma anneannemle ilgili.

Ben henüz 4-5 yaşındayım, kuzenimse benden 4 yaş büyük. İkimize de gündüzleri anneanne bakıyor, çalışan annenin çocukları olduğumuz için. Tabii ben kuzenin üstüne bir nevi "kuma" gidince başlıyor kavgalar-gürültüler. Bir gün deli gibi kavga ediyoruz, bağrış çağrış ama ne gürültü yer yerinden oynuyor... Anneannemin kalbi çarpıyor, ilk ve son kez anneannemi öyle görüyorum. Birimiz kapı-pencere açıyor, birimiz kolonya döküyoruz , diğerimiz su getiriyor... Az önceki kavgadan eser yok anneanneyi ilk defa öyle görmenin etkisiyle. Neyse... Teyzem geliyor, kuzen evine gidiyor ardından anneannem beni eve götürürken benimle konuşuyor "Bak yavrum, ablanla böyle kavga ederseniz ben iyice hasta olurum, bakamam size. O zaman size kim bakacak?" Bende hala sinir geçmemiş haklı olduğumu düşündüğümden, belli gelen cevaptan "Eh o zaman n'apalım, başımızın çaresine bakarız!". Anneannem geçen onca senden sonra hala gözümün içine baka baka bu hikayeyi anlatır insanlara, nasıl üzdüyse onu cevabım. Tabii o zamanlar anneannemin ne kadar kırılgan ve alıngan olduğunu bilmediğimden sallamışım bol keseden, halbuki şimdi bile sığınılacak bir yerdir anneannemin evi, kucağı.

Yine kuzenle Susam Sokağı saatlerimiz vardı, sokaktan koşa koşa girerdik anneannemlere, koltuğun televizyona en yakın köşesini kapmak için yarışırdık. Yerleşmemiz bitip Susam Sokağı' nın başlama saati geldiğinde mutfakta anneannenin zaten hazırlamakta olduğu şey için seslenirdik "Anneannneeeeeeeeeeeee! Hoop tereyağlı ballı ekmeeeeeeek!" Anneanneme hiç hatırlatmamıza da gerek kalmazdı aslında, ne zaman koltuğumuza kurulsak, bizim seslenmemizle anneannem elinde tepsiyle girerdi salona. 

Anneannem çok tatlı düşkünü biri değildi, bu nedenle pek tatlı yapmazdı da ama ben bayılırdım tatlıya. Kek için ölmezdim ama kek hamurunun kasede kalan kısmına delirirdim. Sadece bunun için anneanneme -bir de havuçlu olacak!- kek yaptırırdım. Kek piştikten sonra 1 dilim ya yiyip ya yemediğimi keşfedip hamura nasıl dadandığımı keşfettiği için bir daha yapmamıştı, yapsa da "Keki yiyeceksen yapayım" derdi, gözlerimin içine içine bakarak yalan söylüyor muyum diye anlamak için. O bakışlara sıkıysa yalan söyle! Bunun dışında gül kokusu da her zaman anneannemi, anneannemin evini hatırlatır bana. Çocukluğumdan beri anneannemlerin bahçesinde büyük büyük gül ağaçları vardı. Hala var gerçi ama eskisi kadar çok gül vermiyorlar ve daha az gül ağacı var. Bu ağaçların verdiği güllerin birazını toplar gül reçeli yapardı. Gül reçeli yaptığı günler anneannemin evine girip girip çıkardım o şekerli muhteşem gül kokusu için. Başka gül reçelleri tatsam da hiçbiri anneannemin yaptığı kadar güzel tatta ve kokuda olmadığından bu gül reçeli denemelerimden vazgeçtim sonunda.

Bu yazıyı okuyup kendi hikayelerini anlatmak isteyen herkes mimlidir. =)

25 Kasım 2011 Cuma

Bana Listeni Söyle Sana Nasıl Halledeceğini Söyleyeyim

  • 5 haftadır düzenlenmeyen çekmeceler,
  • 3 gündür silinmeyen yerler,
  • 2 haftadır değiştirilmeyi bekleyen halılar,
  • Silinmesi gereken kapılar,
  • Saç bakımı,
  • Değişmesi gereken yatak çarşafları.
Bunlar ne mi? Yalnızca evden çalışan birinin çalışmaya başlamadan önce kafasından geçenler. Tabii geçmekle kalmıyor, hareket de beraberinde geliyor. Bir enerji, bir şevk ki sorma gitsin. Hepsi çalışmamak için.
Bulaşığınız, çamaşırınız mı var? Haftalık yapılacaklar listenizi bir türlü tamamlayamıyor musunuz? O zaman gitmeyin ofise, uğramayın stüdyoya, girmeyin atölyeye; evinizde çalışın! Deadline alarmları çalsa da tertemiz bir eviniz olur, inlerle cinlerin at koşturduğu bir yapılacaklar listeniz olur.
Kendi adıma konuşmam gerekirse hiçbir şey bulamazsam bloga girip bakıyorum işte. Fena mı, Siminya' nın son 3 yazısını okumamışım, artık o da tamamdır. 




21 Kasım 2011 Pazartesi

Süpriiiiz!

Geçtiğimiz 3 haftanın büyük bir kısmını evde geçirdim ve sonunda "Bu da can ama!" deyip B.' ye gittim. Waffle partisi yapcaktık. Waffle makinesinin sanırım teflonunda sorun vardı, önceki yaptığında da hep yapışmış wafflelar, dün de girişimimiz hüsranla sonuçlandı. Bir dönem her hafta en azından 1 kere  waffle partisi yaptığımızı düşünürsek bir devrin kapanması diyebiliriz bu duruma.
Eh aç kalınca, dışarı çıktık yemek için. Fenerbahçe' deki Happy Moon's' a gittik. Ben, Burrito, B. ise Vegas Burger istedi. Saat 6 daki waffle denemelerinden sonra saat 10.30 da Happy Moons' a gittiğimizde düşünün artık açlığımızın boyutlarını(arada mandalina filan yemiştik gerçi ama çaktırmayın). Neyse 10-15 dakika sonra yemeklerimiz geldi, yalnız B.' nin yemeğinde sorun vardı, Vegas Burger etle yapıldığı halde burgerin içinde köfte vardı. Bir garsona söylediğimizde, siparişimizi alan ve getiren garson olmadığı için ne istediğimizi kontrol edip geleceğini söyledi, bir karışıklık olup olmadığını anlamak için. Neyse 2 dakika sonra garson geldi ve yalnış sipariş getirdiklerini, burgerler kapalı olduğu için de siparişlerin karışmış olabileceğini söyledi ve eğer 10-15 dakika bekleyebilirsek siparişi düzelteceklerini ekledi ama çok aç olduğumuz için gerek olmadığını söyledik. B.' nin sadece Kadıköy' deki Express İnegöl Köfte' de köfte yediğini düşünürsek Happy Moon's' ta gelen köfteden de memnun olduğunu söyleyebiliriz sanırım. Biz bir yandan yemeğimizi yiyip bir yandan muhabbete devam ediyorduk. B., burgerinin yarısını bitirmişti ki aynı garson, elinde Vegas Burger tabağıyla geldi ve "Yanlışlığı düzelmek istedik. Dilerseniz yiyebilirsiniz, tadına bakabilirsiniz, dilerseniz dokunmayabilirsiniz de ama kabul ederseniz memnun oluruz" dedi.
Açıkcası Türk işletmelerinde böyle bir harekete alışık olmadığımız için ikimiz de şaşırdık ve çok memnun olduk. Biz talep etmediğimiz halde yemeğimizin doğrusunun getirilmesi, hatanın açıkca kabulü pek fazla karşılaşılan şeyler değil. Tüketici hakları dernekleri henüz çok temel sorunlarla cebelleşirken, tüketici de böyle ince bir hareketi pek beklemiyor doğal olarak. Happy Moon's sık olmasa da gittiğimiz, tercih ettiğimiz bir yer ve ilk defa yanlış sipariş olayıyla karşılaştık, bu durum da bu kadar profesyonel bir şekilde kotarılınca burada bir teşekkür yazısı yazmam gerektiğini düşündüm. 

Bu olay da aklıma başka bir olayı getirdi, üniversitenin son senesinde bir süre Starbucks' ta çalıştım part-time olarak. Bir akşam okuldan çıkıp işe gittim ama pek yorgun değilim. Rush saati geçti -ki çalıştığım mağazada açık çift kasa dahil 6 kişi barda, 2 kişi cafede kapıya kadar kuyrukla 1.5 saat süren rush bilirim- her şey süt liman, barda 3 kişiyiz ve gayet yeterli o kalabalık için, kuyruk yok, sakinlik var... Bir bayan geldi, siparişi bugün bile aklımda. Espresso makinasında ben varım, bardağı kodlandı, hazırladım kahveyi tam olması gerektiği gibi ve hand-off tan bayana kahvesini verdim. 10 dakika sonra aynı bayan geri geldi ve kahvesinin istediği kahve olmadığını, kahvesinde bir sorun olduğunu söyledi. O sırada süpervizor aynı zamanda coffee master da olan E. beydi. E. bey geldi ve kahvedeki sorunun ne olduğunu, neyin aynı olmadığını sordu. Bayan da "İşte her zaman içtiğim gibi değil, bilmiyorum ne farkı var." dedi. E. bey daha yardımcı olabilmek için kapağı açtı ve tadında mı sorun var, kokusunda mı diye sordu ve bayan kokusunda da tadında da sorun olduğunu söyleyince E. bey kahveyi kokladı ve bana dönüp "Süpersonik, bir shot alabilir misin?" dedi, ben de espresso shot aldım ve E. beye uzattım. Bayana, aldığım shotı koklattı ve "Bakın, bu espressonun kokusu, kahvenizden aldığınız kokuyla aynı. Ama ben yine de size, kendim siparişinizin aynısından hazırlayayım." dedi ve hazırlayıp bayana içeceğini uzattı, bunun üzerine çöpe atmamız için bayan bize, benim yaptığım ilk kahvesini uzatınca, bardağın dibinde sadece 1 parmak kahve kaldığını gördüm. 
Amacım niyet okumak değil şimdi ama ben ne zaman böyle bir sorunla gitsem bunu en fazla 2. yudumdan sonra  söylerim, o da ilk yudumda ağzımdaki tattan belki bana farklı gelmiştir diye emin olmak içindir.  Başka türlü bir niyeti varsa kişinin, gerçekten anlaşılıyor her halükarda. Starbucks' ın kahvesi belki çok çok süper değil, self-servis mantığına göre bazılarına kahveleri biraz pahalı gelebilir ama ben yıllardır Starbucks' ta en ufak bir süprizle bile karşılaşmadım Bazı haftalar 3-4 kez gitmeme rağmen. Kahve içeceksem süpriz istemem. 
Çalışırken de ilk defa gelen, bir içeceği ilk deneyen ya da kararsız kalan herkese söylediğimiz bir şey vardı "Beğenmezseniz değiştiririz.". Bazen çok aç olur da insan, yiyeceği yemeği hiç beğenmeme ihtimalinden dolayı o sırada yeni bir şey denemez ya, ben de kahve konusunda çoğunlukla böyleyimdir. Ağzıma aldığım ilk yudumda neyle karşılaşacağımı bilmeliyim. Filtre kahve içeceksem, içine ne kadar süt konmasını istediğimi bile ayrıntısıyla anlatırım, espressoda tanımadığım ya da yeni biri varsa, sütün özellikle hiç köpürtülmemiş olmasını eklerim. Süt, buharla ısıtıldığı için, yeni çalışmaya başlayan biri sütü ısıtırken istemeden de olsa köpürtebiliyor, o köpük de midemi bulandırıyor, neden bilmiyorum. Her neyse... Böyleyken böyle!

19 Kasım 2011 Cumartesi

Drink Up One More Time And I'll Make You Mine

  • Bir yerde bir kitap, bir şarkı, grup ya da bir film yorumu okuduğumda, eğer sevdiğim bir yazarın kitabıysa mesela ve yorumu yapan kişi de peşinen o yazarı sevmediğini söylüyorsa o cümlenin sonunu getiremiyorum malesef. Gitmiyor gözüm sonraki kelimeye! Yok böyle bir şey! Yok! Olmuyor... Kendimle cebelleşiyorum sonraki kelimeleri okuyabilmek için, rekorum 3 kelime ama dahası... Mantıklı düşünmeye çalışıyorum, uzlaşmacı olayım diyorum ama baştan "Babanı da sevmezdim sütoğlan!" yaklaşımı söz konusu olunca bütün o farklı olanı kucaklama yetim kaybolup gidiyor. 
  • Between The Bars dinliyorum günlerdir. Durmadan kafamın içinde "Kim kendini göğsünden bıçaklayarak öldürebilir ki?" cümlesi dönüp duruyor kayan yazıyla. Bu, sanırım içinden, hüznü, mutsuzluğu somut bir şeymiş gibi bıçakla söküp alma isteği. 8 yıl olmuş, ne garip.
  • Tanıdığı, sevdiği birini kaybetmeyen, tanıdığı, sevdiği birini kaybedeni mümkün değil içinden içinden hissederek anlamıyor.
  • Hiç görmediğim, bilmediğim bir pusulanın bozulmasına sevineceğimi söyleseler, mümkün değil inanmazdım. Ama işte hayat Murat Menteş kitabından,  alakasız ihtimalleri çıkarıp getirebiliyor önüne çok lezzetli bir tatlı tabağı yanında.
  • Gog, Dublörün Dilemması, Parfümün Dansı önerdim sevgiliye. Kendime de, Stefan Zweig kitaplarıma yenisini ekleyip Macellan aldım. Bu adamda bambaşka bir biyografi yeteneği var. Fouche, Marie Antoinette, Amerigo... Acaba şu anda hayatta olsa kimin biyografisini yazardı? Steve Jobs? Condoleezza Rice? J.K. Rowling?...
  • Haber sitelerinde götten, memeden, six packten ayıklayabildiğim haber kırıntısı bulduğumda cesurca yalıyorum leoparı.


12 Kasım 2011 Cumartesi

Cervantes' in Eli O Kadar Gezsin Ben Şurdan Şuraya Gidemeyeyim






Şimdi sabahın bu saatinde uyku problemi yaşadığımı söyleyince okuyan herkes uyumadığımı sanacak. Benimki daha çok 1-2 saat uyuyup, uyanıp tekrar uyumak için akla-karayı seçmek şeklinde oluyor. İnsanın bütün hayatını etkiliyor bu uyku problemi. Eğer saat 10 gibi yeniden, birkaç saat önce olduğu gibi olduğum yerde yığılıp kalmazsam evden çıkıp birkaç sergi gezeceğim, dönerken biraz örgü için yün-mün alıp kış modunu açacağım iyice. Düşüne düşüne pek bir yere varamıyor insan. İş yok-güç yok... Kendini sanata verince bambaşka açmazlara giriyorsun. Ya anlatmak istediğini tam anlatamıyorsun, ya kafanın içinde bir yerlerde bir şeyler eksik kalıyor ve onu bir türlü bulamıyorsun. Yaratma süreci sorunu işte klasik... Sürekli araştırıyorsun araştırıyorsun, en sonunda "Kendini tekrar eden" bir sanatçı olmuş oluyorsun. 3. dünya ülkesi vatandaşı olmaksa apayrı bir sorun, çıkmaza girdiğinde gerçekten çıkmazda oluyorsun ve o çıkmaza mutlaka bir gün giriyorsun. Girmemen için kafana bol jöle sürüp sana verilen hakların çok olduğunu gözlerini belerte belerte kameralara filan anlatman gerekiyor.

Eğer başarabilirsem Kutluğ Ataman' ın, ARTER' deki sergisi Mezopatamya Dramatürjileri sergisine gitmeyi planlıyorum, ardından Karşı Sanat' taki Cervantes' in sol eli sergisine gideceğim. Daha başka sergiler de var gitmek istediğim ama bu ikisi en çok ilgimi çekenler.

Bilemiyorum... Aslında bu uykusuzluğun verdiği ruh haliyle yalnızca gidip kahve içsem kitabımı yanıma alıp, sonra da eve dönüp yeni uyku dalgamı beklesem daha iyi olur gibi.

10 Kasım 2011 Perşembe

Bir Şapkanın Anlattığı

-Efendiler, ey millet, iyi biliniz ki Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz. En doğru, en gerçek tarikat, medeniyet tarikatıdır.





Geçenlerde bir video izliyorum; Videoda, Osmanlı saray ailesinden bir bayan bir şeyler anlatıyor. Anlattıklarından bazıları sunucu üzerinden geri kalan halkı aşağılar tarzda, bazıları "Ben bilirim her şeyi" tarzında, bazı bazı da akıllı-usturuplu laflar ediyor. Her neyse... Baktım bir kim bu kadın, ne yapmış, ne etmiş diye, bir yerde bir yorum gözüme çarptı "Cumhuriyet Türkiyesi' nde dış görünüş olarak yıllardır oluşturulmaya çalışılan kadın ama kafasının içi bambaşka, bak gördün mü demek ki böyle olmuyormuş!" tarzında bir yorum... Bu yorumu yapan kimdir, necidir bilmiyorum yalnızca şapka devriminden ne anladığını merak ediyorum. Şapka devrimi yalnızca şeklin şemalin batılılaşması için miydi? Farklı sınıflardan, mesleklerden, görüşlerden insanların farklı şapkaları, sarıkları, fesleri vardı... Hepsinin bir olması da aslında kanunlar önünde herkesi aynı kefeye koymak demekti hatta bir bayanla bir erkeği aynı kefeye koymaktı.
Tabii yapılan bu devrimlerin başka anlamları da var, ben sadece bu yönüne değiniyorum şimdilik.

Benim için Atatürk demek, beni erkekten 3 basamak aşağıda tutmaya çalışan kanunların, din adamlarının gücünü kesen insan demek, güçsüzün elinden tutan demek... "Çoban hiç okur mu?" diyen küçük çobana "Tabii okur, sen çoban olmayacaksın, okuyacaksın!" diyen insan demek, parasız eğitim istediği için aylarca hapse atılmış olmak kesinlikle değil... Bu yüzden Google istediği kadar yok saysın, Atatürk' ü yürekten seven insan buna yalnızca gülüp geçer... Bu halk neler gördü ve görüyor, sen vız gelir tırıs gidersin.


9 Kasım 2011 Çarşamba

Bir Varmış Bir Yokmuş

Bir varmış; bir yokmuş, evvel zaman içinde...

House MD' den tanıdığımız Jennifer Morrison'ın (House' daki adını hatırlamıyorum) yeni dizisini izledim geçen gün. Birçok masal kahramanını alıp, merkezine Pamuk Prenses' in kızını oturtmuşlar. Kızı rolünü de bu hanım kızımız oynamakta. Şimdiye kadar bu hatunun güzelliğinin, House' da, filminde vs hep abartıldığını düşünmüştüm, Once Upon a Time' a kadar. Burada gerçekten daha güzel görünüyor.
Diziye gelince... Bazı manzaralar WoW' dan bazı yerlere, bazı haritalara çok benziyor. Dizinin tamamı bu havada geçmiyor tabii. Büyük kısmı günümüzde gerçekleşiyor. Ayrıca kötü kalpli cadı, hapsedilmiş bir başka kötü cadının yanına gitmek için fare şekline giriyor. Bu da WoW daki Mage sınıfını hatırlatıyor. Şu anda hatırlayamadığım birçok ayrıntıyla da WoW' a selam gönderiyorlarmış gibi geliyor bana. Daha ne kadar kendini izlettirir bilemiyorum... Zamanında büyük bir yemin etmiştim bir daha Lost yapımcılarının, senaristlerinin, oyuncularının dizi veya filmlerini izlemek konusunda ama gel gör ki Game of Thrones yok, Doctor Who yok, can sıkıntısında çerezlik gidiyor işte.



Kötü kalpli cadı ve elmaları

7 Kasım 2011 Pazartesi

Madde 1




Yapılacaklar listesi hazırlamak, yalnızca, o listeye uyacaksan güzel bir şey. Kendini bir programa sokmak istiyorsan harekete geçirici bir etkisi olabilir, her gün 1 fazla ya da her gün 1 tane daha zorlayıcı bir madde ile daha yararlı hale getirmek mümkün. Ama tabi başta, o listeye uyabilmek için başka yöntemler gerekiyor.

Bu listeleri yapmayı fetiş haline getirmiş insanlar da var tabi. Ama uyulamayan her maddede acı çekmeleri an meselesi oluyor. Gerçi onlar da bundan zevk almaya başlayıp "düzenli ve mazoşist" olmaya başlıyorlar. Tanıyorum böyle insanlar... Ama başka bir grup var ki en sevdiğimden, baldan tatlı sınıfından... Listeyi hazırlar, yapabildiklerine bakar, yapamadıklarına bakar, yapamadıkları için dert yanmaz, bıdılanmaz, "oooh bir sürü şey yaptım caaanııımmm" diye sevinirler bir de üstüne. Liste yapmanın özünü kavramıştır o insan, onu kimse tutamaz... Ne mazoşistlik yapar, ne kendini yer bitirir. Sürekli, etrafına "Şunu yapmam lazım, bunu yapmam lazım" diyen insanın sevimsiz mi sevimsiz huzursuzluğunu vermez.

Ben de yeni başladım liste yapmaya. Yavaştan yavaştan başladım. Bunları yapmayı bitirdikçe yeni maddeler ekleyebilirim sanırım. Listemde 3 madde kaldı, onları da yapabilirsem gerçekten mutlu bir insan olacağım, zira en uzun süredir ertelediğim şeyler onlar... Bana şans dileyin.

6 Kasım 2011 Pazar

Küt Küt Küt Küt

Blogları gezerken hani, 8-9 blog birden açarsın, okumaya başlarsın birini, o sırada birden bir şarkı başlar, hiç bilmediğin, duymadığın, dövseler duymak istemeyeceğin... Sayfalar tam yüklenmemiştir, şarkı kesik kesik devam eder bir türlü anlamazsın nerden geldiğini! Heh, işte ben o durumlarda saçımı başımı yolmak istiyorum, sesi kısana kadar birkaç kez daha aynı şey oluyor, en yüksek volümden baslar, davullar, ziller giriyor ya... Kalbim küt küt oluyor her vuruşta, yerinden çıkacak! Yapmayın n' olur, özellikle benim gibi gece blog gezenler için daha kötü oluyor, bütün o sessizlik, sakinlik içinde. Bu blogları iş yerinde kaytararak okuyanlar da var, ifşa etmeyin. Arada çok mu istiyorsunuz insanlara dinlediğiniz şeyi dinletip benzer ruh haline sokmayı? Link verin efenim, daha iyi daha güzel!

5 Kasım 2011 Cumartesi

Vanilya-Çilek Olsun

Ben burada modern zamanla didişirken, Onun, çaresizce dalgaların arasında uyumaya çalışması sanırım evrenin dengeleme olayının bir parçası.

Her şey çilek, her şey vanilya olsun istiyorum. Kısa zaman dilimlerinde de olsa... O' nun gitmesiyle nezle olup çıkamamıştım evden, O.' nun çıkıp hava alabileceği yer sınırlıyken... Gideli 1 haftayı geçti ve ben daha yeni dışarı çıkabilir kıvama geldim. Sanırım evren durumu sürekli eşit tutmak için elinden geleni ardına koymuyor. Eh, sanırım bakış açım da gayet vanilya-çilek kıvamında.

"Haberleri okuyamadığın için şanslısın." diyorum. "Neden?" diye sormuyor. Başlarsam susmayacağımı ikimiz de biliyoruz. Başka konulara akıveriyoruz.

Ben, yaptığım resimleri anlatıyorum, biraz yapmak istediklerimden, O. da ne zaman döneceğinden, dönünce yapmak istediklerinden.


O.


Zaman geçiyor sürekli. Ama hiçbir zaman yeterli hızda geçmiyor diye düşünüyoruz sanırım ama her zaman çok hızlı geçiyor. Birini özlemeyi ya da bir şeyin olacağı zamanı umutla beklemeyi, varılacak yere varana kadar geçen zamanı güzelleştirmek demeyelim de özelleştirmeyi beceremiyoruz pek insanlık olarak. Hep, şu zaman geçse de, bu olsa da, o bitse de...
Evet, gelse iyi olur ama O. gelene kadar yapmak istediğim, yapmam gereken o kadar çok şey var ki...

Ah ama bu haberler o kadar enerjimi çekiyor ki, yapışıp kalıyorum yerimde.

N.Ç. ve onun gibiler üzerine düşünüyorum bu aralar en çok... Bu haberler ne kadar arttı birçokları farkındadır. Artık, millet idamı istesin diye bilerek  bu haberlerin bu kadar çok verilmeye başlandığını, bu verilen cezaların böyle dağ gibi arkasında durulduğunu düşünmeye başladım. İdam önce tecavüzcüye gelir, sonra ona buna derken farklı görüşten kim varsa hedef haline gelmeye başlar. Hiçbir şey ilk başladığı noktada kalmaz, kalamaz. Kim olursa olsun, ne olursa olsun "yaşama hakkı"dır. Özgürlük hakkı belki ömür boyu elinden alınabilinir, (böyle bir uygulama var mı bilmiyorum ama işte tekrar işleme konması için ya çok güçlü nedenler ya da minimum 35 yılını özgürlük hakkı elinden alınmış olarak geçirmiş olması şartları konabilir) ama yaşama hakkı bambaşka bir şeydir.

Kuzen bildirdi bu arada, bugün Guy Fawkes günü imiş. Eğlenceye bahane, maytap filan alıp sokağa çıkmak isteyen varsa çekinmesin.

Neyse... Sonu gelmez bıdılanmalarımın. Güzel bir şarkıyla bitirelim madem.




.

31 Ekim 2011 Pazartesi

Gidip Bi' Dolaşayım Açılırım

Geçen hafta, terör olayları, arkasından deprem olduğunda internetten, televizyondan biraz uzak kalmıştım elimde olmadan. Geri döndüğümde gazetelere, oraya buraya baktığımda 40 yıl düşünsem aklıma gelmeyecek şeylerin harıl harıl tartışmasının yapıldığını gördüm. Yok öğretmen gönderilince böyle oluyormuş, yok polis gönderince böyle oluyormuş o yüzden oradaki insanlar şimdi gidip PKK' dan yardım istesinmiş... Aklıma 17 Ağustos sonrası 7.4 yetmedi mi pankartı taşıyan kadın geldi. Ne farkın kaldı ondan? 17 Ağustos' ta ölen namazında-niyazında-kendi halinde-ekmeğinde-işinde-gücünde insan yok muydu? Her şeyden habersiz bebekler yok muydu? Hadi her şeyi geçtim sana göre bir insan ne olursa olsun bu şekilde ölmeyi hakediyorsa cehennemin aslında bu dünyada olduğunu göstermez mi? Bu kendi içinde çelişkilerle dolu olaydan bahsetmeyeceğim daha fazla, dönelim şimdiye, değil Van, batıya çok daha yakın yerlerde bile eşit koşullar sağlanamıyor insanların, hayvanların, muhtaçların, öğrencilerin yaşaması için.
Herkes gerçekten hakettiği şekilde mi yönetilir emin olamıyorum. Neden ben de Şili' de ki o fıstık gibi hatun gibi çıkıp öğrencileri ayaklandırmıyorum herkese eşit haklar sağlansın diye? Polisse orada da polis, hükümet baskısıysa orada da hükümet baskısı... Gerçi o kadar sınav skandalına ardı ardına istifalar gelmediği için hiç şaşırmadım. Şili' de olansa -bana göre- sınav skandallarından daha üstü örtülü bir durumdu ama yine de birileri karşı çıktı ve istifalar geldi ama bu yeterli değildi...
Devlet okulu öğrencilerinin bile müşteri gibi görülmeye başlanması da bizim hatamız ama o kadar çok yerden saldırı geliyor ki herkes bir türlü bir araya gelip de hakkını arayamıyor ya da en basitinden tepkisini koyamıyor biraz olsun çekinmeden. Kime sorsanız ayrı bir derdi var. Biri tanıdığı olmadığı için iş bulamıyor, öteki işi olsa da aldığı para yetmiyor, birinin oğlu şehit olmuş, ötekinin damadı, kızına ölüm tehditleri savurmuş ama koruyanı yok. Bir yerlerde ipin ucu kaçmış belli ki ama nerede onu gören varsa haber etsin.
Bu ambale olmayla küfür yese alkışlayacak bir hale geldik. Umursamamaya çalışıyorum artık ama her şeyi elden bırakmaya da niyetim yok; 3 çocuk yapıp da tadından yenmeyecek şartlarda yaşamıyorum çünkü ben. Türkiye' nin en eski, köklü üniversitelerinden birinden mezunum, verdiği eğitim kalitesi ortalamanın üzerinde -son açılan mahalle üniversitelerini sayarsak çok çok üzerinde- ama bana üniversite hayatım koca bir yalanmış gibi geliyor. O 4 seneyi yeniden yaşayacak olsam sanırım üniversite eğitimini boş geçerdim. GSF mezunu olduğum için söylemiyorum. Al mühendislik eğitimi alan adamı, sok bir işe, 4 yılda, okulda öğreneceğinden çok daha fazlasını öğrenir, okulda sadece temel eğitimleri vermek yeterli. Kimse kusura bakmasın ama o temel eğitimler de 4 yıl sürmez! 2 yıl doğru düzgün, reklam yapmadan, öğrencini geçim derdiyle başbaşa bırakmadan, gözüne iphoneları, burberry montları falan sokmadan eğitebiliyorsan 2 yıl fazlasıyla yeterli. Zamanında askerlik için denirdi "en verimli zamanlar" diye, ben de artık üniversite için diyorum "en verimli zamanlar"...

Başıma direkt gelen bir şeyi anlatayım, istersen atla burayı ama her konuda geçerliliği olan bir gerçek ve bu kafama çekiçle vurulma etkisi yarattı; üniversitenin ilk yılındayız, atölye derslerimizden birindeyiz, bütün bir yıl yalnızca 3 farklı çalışma çıkardık; 1 çalışma ilk dönem, 2 çalışma 2. dönem. Daha doğrusu genel olarak 2 farklı çalışma çıkardık ama ben ve benden başka 4 kişi daha fazladan 1 farklı çalışma daha yaptık anasanat dalı farklılığından dolayı. Neyse, okullar kapandı, ilk seneyi kazasız belasız atlattık, eh dedik hadi bir de staj yapalım... Uğraşlar sonucu bir yer buldum staj yapacak... Staj yaptığım yerde konuşmayı inanılmaz seven biri vardı ve asıl öğrenmem gereken şeylerin yarısı bu adamın kafasının içinde bir yerlerde öylece duruyordu. Stajın 2. ya da 3. haftası ilk şokumu yaşamıştım; benim ve bölümde geriye kalan 29 kişinin daha, yapmak için koca bir dönem uğraştığı şeyi bu adam günün yarısında bitirmişti. Ertesi güne sadece ince işleri kalmıştı... Bana önce uzun ve zor yolu öğrenme martavalını okumasın lütfen kimse... Bu adamın uzun ve zor yolu öğrenme lüksü yoktu ve yıllardır bu şekilde gayet güzel idare ediyordu! Tabi bundan sonra 2. senemde hoca, bu kadar ilgisiz olmama sitem etti... Halbuki ben hesabımı çoktaaaaan kapatmıştım.

Peki, işin teorisini geçtik, pratikte ne işe yarar bu üniversite eğitimi dediğimiz şey? Tanıdığınız yoksa iş hayatında diplomanızın değeri yoktur, zaten diplomanızda eğitimini aldığınızı yazan şeye ne kadar hakimsiniz kimse bilemez, hele siz hiç bilemezsiniz. Sosyal çevre, arkadaşlık deseniz... 4 yıl kimi kendi haline bıraksanız, kendi ilgi alanlarında, kendi ortak zevklerinde, düşüncelerinde yüzlercesini bulabilir... Araştırmaya yöneltme? Ihh-ıh... İnsanın kendi içinde olmadıkça olmuyor. Bitirme tezini, daha önce o konuda tez yazıp vermiş birinden, sadece adını değiştirip, bir kaç görsel ekleyip-çıkarıp mezun olmuş insanlar biliyorum.

Bütün bunlardan sonra 3 çocuk yapsam, bu 3 çocuğu da üniversiteye kadar okutsam çocukların hayatlarından çaldığım bütün o yıllar için hayatımın sonuna kadar vicdan azabı çekerim herhalde.

Üniversiteli gençler toplanıp şiddet gören kadınlar için, şiddet görenler memura-işçi ve emekliye yapılan azıcık zamlar için, memur-işçi ve emekli töre cinayetlerini durdurmaya çalışanlar için, töre cinayetlerini durdurmaya çalışanlar anayasada hala mal olarak görülen hayvanları korumak-haklarını geliştirmek için harekete geçmedikçe her şey aynı şekilde devam edecektir. Lan yoksa hepiniz aynı saatte aynı yerde buluşmak için gizlice sözleştiniz de benden mi saklıyorsunuz?









*

30 Ekim 2011 Pazar

Vanilya Kokusu

Çok tartışmalı kokular vardır, herkes sevmez. Hatta bazı kokular vardır, insan, ya çok sever ya nefret eder, hindistan cevizi kokusu gibi. Çok sevmeme rağmen bir insanın neden hindistan cevizi kokusunu sevmeyeceğini hatta nefret edebileceğini anlıyorum ama iş vanilya kokusuna gelince sanırım algılarım kapanıyor. Ikea' ya gittiğimde, her bayan kişisi gibi oradaki çeşitli mumlardan birkaç tanesini beraberimde evime getirdim. Vanilyalı mum da bunlardan biri. Genel olarak kakao kokulu olanı yakmama rağmen  bugün vanilyalıya ihtiyacım oldu ilk kez henüz kendisini görmeye doyamadan göndermek zorunda kaldığım O. için. Bütün evi baştan aşağı yıkasam yine de vanilya koksun istiyorum her yer. Vanilya kokuları eşliğinde, yıllardır gözüm olup da nedense bir türlü alamadığım ama bana hediye ettiği Van Gogh suluboyamla renkleri birbirine karıştırmak istiyorum sabaha kadar.



"Pardon Bayan"


Buna isim vermedim henüz.

Sabah nezle olarak uyanmamın bütün her yeri vanilya kokusuyla doldurmaya çalışmamla bir ilgisi olabilir gerçi, ancak alırım kokusunu gibi geliyor.


Gün boyu hasta bir şekilde evde yattığım ve ancak 1-2 saattir kendime geldiğim için ancak kutlayabiliyorum; Cumhuriyet bayramımız kutlu olsun hepimizin. Şimdi kalkıp trollük yapmayacağım bazı kesime karşı. Umurumda değil artık ne dedikleri, ne yaptıkları, amaçları dikkat çekmekse evet çektiler, umursanmaya bile değmez benim açımdan söyledikleri yalnız her milli bayramda bir şeyler üretebilmelerine şapka çıkarmak istiyorum. He bu arada o bayram "Şeker bayramı"dır der uzaklaşırım.

23 Ekim 2011 Pazar

Biri Kadın Sanatçı mı Dedi?

İstanbul Modern' de 20 Ocak' a kadar devam edecek olan Hayal ve Hakikat sergisindeydim geçtiğimiz gün. Bizler için kült olmuş isimler olan Füreya Koral, Alev Ebüzziya' yı bir arada görmek heyecan yapabiliyormuş bünyede. Bunun yanında yine Füreya Koral' ın iki teyzesi Aliye Berger ve Fahrünisa Zeid' in de eserlerini görmek ayrı bir güzel. İstanbul Modern' in sürekli sergisinde başka bir Fahrünisa Zeid eseri varken aynı yarım saat içinde bir diğerini görmek bildiğin lüks bir duygu oluveriyor.

Bunun dışında saygı duyulası bir başka isim Hale Tenger çalışması da vardı. Şu yazıya başladığımdan beri 3 seramik sanatçısı isim vermiş oldum, e hepsi İstanbul Modern' de... İnsan düşünmeden edemiyor bir daha mı gitsem acaba diye.
Hale Tenger' in "Sikimden Aşşa Kasımpaşa" adlı eseri sergileniyordu. Kocaman içi kan dolu bir kazan, kazanın etrafında musluklar, kazanın tepesinden ise çoğunluğu Osmanlı izleri taşıyan fakat çok farklı-çok farklı dediğim Batı tarzında- tarzlarda kılıçlar hatta çocuk kılıçları da sarkıyor. Din adına yapılan baskı, savaş gibi gibi unsurlar ele alınıyor. Hale Tenger' in zaten gördüğünüz ilk anda insanı hapseden çalışmaları bu sefer tam olarak büyülemiş oluyor.

Hale Tenger-Sikimden Aşşa Kasımpaşa


Eh ben size daha ne anlatayım? Gidin görün!

Daha önce "Bak Bu Sefer Son" yazımda yazmıştım ama tekrar hatırlatayım; İstanbul Modern' i Perşembe günü ziyaret ederseniz elinizi kolunuzu sallaya sallaya, ücret ödemeden girersiniz içeri.

"Waoww" Dedi Sanki Biri

İnanılan değerler uğruna biri/leri\nin ölmesi gerekiyorsa 1 saniye bile kaybetmeden değerleri yeniden gözden geçirmek gerekir. Gazeteleri açtığımda ölen-öldürülen kişi bir diktatör de olsa nasıl öldürüldüğünü apaçık görmek bunu yayınlayan gazetecinin kafasını sorgulamama neden olur ancak. Libya halkı yıllardır iyi-kötü (bilmiyorum hangisi daha çok), kendisini yöneten adamı linç ederek öldürüyorsa o adamdan pek bir farkı kalmıyor, demem o ki aynı tas aynı hamam devam edecektir her şey. O adamın sana yaptığını sen ona yapıyorsan aynı renktesin demektir. E madem her şey aynı olacak ne demeye birini öldürüyorsun ki gaza gelip? Bunun dışında ülkemiz dahil dünya basını çok da duyarlı davranmadı -ne olursa olsun- bir insanın ölümü hakkında. Savaş uçakları reklamları, "waaoooww" lar, sanki futbol maçı galibiyeti almışcasına "Nasssıııı kodukk amaaaağğğ!!" tarzı yaklaşımlar... Amerika' yla Fransa birinin katili olma hissiyatını aralarında paylaşamamışlar! Aman ne büyük meziyet! O adam ülkesinin içine sıçıyorsa sen dünyanın içine sıçıyorsun!

Bunun dışında ülkemize bakınca da güzel şeyler söylemek mümkün değil tabii... Ölen askerler, lanetlemeler, kınamalar... Oturduğun yerden kına sen onları bebişim, aynen devam et, dünyayı değiştirmişsin gibi hissettin di mi! Gece rahat uyursun artık, kınadın, lanetledin ya (kıps). 

Ben sana diyeyim, 3 gün daha yaklaşık 20 kişi ölecek, sonra muhteşem bir manevrayla aylardır, yıllardır bombalana bombalana taş taş üstünde bırakılmayan bölgelerde yeniden taş taş üstünde bırakılmayacak, sonra devlet erkanından birinin kızı-oğlu dünyaevine girecek, "5 değil 15 çocuk doğursam ben vazgeçmem bu işten" denecek, (gülüşmeler), sonra yine öğrenciler protesto edecek, polis gelip asayişi sağlayacak, sonra zaten yılbaşı gelir, 3-5 gün ellenen turistler yoğun gündemi oluşturacak, National Geographic Şubat ayında "Aşkın Kimyası" adlı yazısıyla gündeme oturacak, bu sefer her yer kan değil aşk kırmızısı olacak, kol-bacak çıkarmış GDO lu kalp yastıklar, sahiplenici -be mine- ayılar havalarda uçacak, sonra 1 Nisan' da "Şaka Gibi(!) Sınav" başlıkları olacak gazetelerde... Bu arada Kandil' de filan sıcak saatler olacak ara ara... Ve hayat hala belirsizliklerle dolu gibi gelecek sana!


18 Ekim 2011 Salı

Doğum Günü!?!

Daha az önce Ocak ayıydı! 5 dakikada 10 ay geçmiş olamaz!
Eh madem öyle "Yaşasın doğum günüm!".
Henüz elime pasta geçmediği, önüme pasta konmadığı için Kahve Dünyası' ndan aldığım portakal parçacıklı bitter Bonte ile idare ediyorum ama akşam bir güzel içecekmişim gibi bir his var içimde!
O zaman bana mutlu mutlu seneler.









Not: Aslında değinmek istediğim çok fazla şey var ama yakında değinmek isteyip de neden değin-e-mediğimi de anlatırım sanırım.




.

14 Ekim 2011 Cuma

Dikkaaaağğğğyyyyt!

Uzun zamandır ciddi bir dikkat sorunu yaşadığımı farkettim az önce.

  • Yarım saatlik diziyi 3 güne yayarak izliyorum, en son ne zaman film izlediğimi kimsecikler bilemez, ben hiç bilemem, dikkat etmemişim.
  • Uzun blog yazılarını başından sonuna okuyamıyorum. Bir başını, ortada 2-3 cümleyi ve sonunu okuyorum son zamanlarda.
  • Akşamüstü F. aradı, aslında ilk öğlen aramıştı ama işim vardı meşgule verdim sonra aramak için ama unutmuşum, her neyse, benden bir şeyler tasarlamamı istedi çok sayıda üretilecek bir şey için ve benim aklıma 5 dakika önce geldi ve yarına en azından birkaç taslak versem iyi olurdu. 
  • Son blog yazımdan beri sürekli bir şeyler yazmaya başlıyorum, 3 cümle ve gerisi yok. Tamamen dikkat eksikliğimden. Nasıl toparlayacağım bilmiyorum. İyisi mi dikkat gerektiren bir şeyler yapmayayım bir süre.
  • Sigaraya yapılacak-yapılan zammın arkasına iliştirilen "Biz halkımızın sağlığını düşünüyoruz." ilüzyonuna zerre inanmıyorum.
  • Pek muhterem hükümetin yaptığı "Güncelleme" ye söyleyecek söz bulamıyorum o yüzden susuyorum!
  • Tekirim artık hepten iyi durumda. Oyun oynamaya başladı, antibiyotikleri bitti, sadece her gün bandajını yenilemek gerekiyor o kadar.

Kalın sağlıcakla canlarım.


7 Ekim 2011 Cuma

Merhaba, Ben Tecrübe

Çoğunluğun büyük birer bayrak taşıyıcısı olduğu doğma-büyüme-okuma-evlenme-çocuk sahibi olma zincirleme olay tamlamasının bir yerlerinde bir şeyler insanı kötü manada gıdıklayabiliyor. Gıdıklamazsa zaten o kafaya özenir dünyanın geri kalanı; öyle berrak, öyle temiz ve alabildiğine dingin, Maldivler mübarek!

1- Lisede talebe iken -heheheh çok tumturaklı bir söz bekliyorsan "talebe" lafından dolayı, özür dilerim-  3 kızarkadaş vardı, bunların yediği içtiği ayrı gitmez, anca beraber kanca beraberlerdi her konuda. Bütün sınıf toplanır bir plan yapılır bir yere gitmek için bunlardan ikisi gelecekken üçüncüsü gelemeyeceğini bildirdiğinde diğer ikisi de gelmekten vazgeçerlerdi (Based on a true story). Bir gün bir hocamızın bunu farketmesi üzerine "Ben sizi ayrı bireyler olarak görmüyorum; üçünüz bir bireysiniz benim gözümde" demesine de bozulmuşlardı ama bir hayli. Böyle yaşanan ikili ilişkilerle dolu ortalık, ikili ilişkiden kastım aşna fişnesel durumların olduğu ikilik. Bu insanları ayrı göremezsiniz, ya ikisi birden ortalıklardadır ya da hiçbiri. Her ikisi de birbirinin ne zaman sıçmayı daha çok sevdiğini, bigfish games üye şifrelerini filan bile bilirler. 

2- Üniversitedeyken bizimle aynı dönemde ama önceden 1 yıl hazırlık okumuş bir grup insan vardı. Her sorunlu insan paratoneri gibi ben de bunları kattım yörüngeme istemeden de olsa. Bunlar da aslen saatte 200 km hızla çarpık giden arkadaşlık ilişkilerini (Madde 1 benzeri) öve öve bitiremiyorlardı. Aslında kendi aralarında bile tahminimce rahatsızlık duydukları şeyleri ısrarla ve inatla yapmaya devam ediyorlardı. Şu anda -ben diyeyim 10; siz deyin 15 kişinin birden- birbirinin yüzüne bile bakmadığını hesaba katarsak, sanki birbirleriyle arkadaş olmak için yaratılmış havalarında dolaşarak, aslında birbirlerinin "Biz birlikte süperiz" gazından geriye doğru yalnızca bir adım bile atabilme ihtimallerini kaçırıyorlardı durmadan. 

Herkes, herkesle can ciğer kuzu sarması olamaz, gerçeklikte bağdaşmaz bir kere, şartlar uygun değil, hava elverişli değil... Bunun yanında, herkes, her an iletişimde olmak isteyecek diye bir şey de yok. Suratında ancak kenarlardan  bantlarsan bir gülümseme barınabilecek bir gün olabilir o gün ve o gün yeni insanlarla tanışmak için kesinlikle uygun bir gün değildir, basit aslında. Kişiselleştirmemek, içselleştirmemek gerekir bu durumun karşı tarafındaysanız.

Ve ben, Süpersonik Bombastik, yeniden anlatmak istediklerimin çok uzağındayım.

Bütün bu yanlış anlaşılmaların vs ötesinde, ortamın Yoko kişisi olma ihtimali var ki... Evlendiğin insanı bütün bekar arkadaşlarından soyutlamaya kalkmıyorsan, bekarken kendi ailesini yılda 3 gün gören adamı haftada 3 gün kendi anne-babanın elini öptürmeye, bütün koltukların televizyona baktığı, her daim bir yarışma kanalı ya da haberlerin sesinin sonuna kadar açık olduğu, birbiriyle kuzen-kardeş en az 5 çocuğun durmadan koşturduğu, varaklı-yaldızlı kenarlı aynalı, oymalı-kakmalı ayaklı koltuklu, mermer üstlü orta sehpalı odalarada herkesin aynı anda konuştuğu kalabalık bir odaya hapsetmeye kalkmıyorsan Yoko sayılmazsın, göğsünü gere gere gezebilirsin!


Bunun insanlısı!





5 Ekim 2011 Çarşamba

Ikarus Yaşam

Bu büyüüüük, kocaman şehirlerde yaşamak aslında hiç akıl karı değil. Evet, daha çok paralar kazanabiliyorsun ama bu kazandığın paraları yine daha çok olan kiraya-elektriğe-suya-yemeğe harcıyorsun. Kocaman kocaman trafiklerde tıkılı kalıyorsun, eğlenmeye gittiğinde mutlaka bir kendini bilmez akşamını mahvediyor, hava kirliliği yüzünden de her gün saçlarını yıkamak zorunda kalıyorsun ya da 1 gün daha saça yapışan yeşile boyanmış "doğa dostu!" Ikarus' ların egzozunu kokluyorsun.
Küçük yerlerin de kendince sorunları var, biliyorum... Mesela benim gibi en dayanamadığı şeyler listesinin en üstlerinde, ilgilendirmeyen kimselerin sorduğu sorular varsa bazı sorunlar yaşayabilirsiniz ama bana bu saçma sapan şehirde küçük yerde yaşıyormuşum hissini veren komşuma buradan teşekkür etmeyi bir borç bilirim. Bu komşu teyzemizin mahallemizdeki her şeyden, herkesten haberi var ve bu haberi olma durumunun da kişilere direkt sorular yönelterek olduğunu düşünürsek pek de ilginç bir durum değil aslında ama asıl merak ettiğim ben akşam 7 de dışarı çıkıp teyzemizin kapısının sınırından henüz ayrılmışken arkamdan "Nereye gidiyorsun hanım kızııııım?" sorusunu çekinmeden yöneltirken ben neden kendisinin her sabah 5.30 ta nereye gidip yine sabah 8.30 ta eve döndüğünü sormuyorum ki kendisine? Ya da merak ediyorum cidden, her gece her gece 3 ten önce dönmeyen kızlarına da soruyor mu bu soruları?


Göbek kaşıttıktan sonra
Papatyam!


Son olarak tekirim iyice iyileşme yolunda ilerliyor. Bandajlı patisindeki dokular kendini yenileyebiliyor, daha sağlıklı görünüyor. Morali daha iyi gibi. Dün gerçi biraz kendisiyle ilgilenemediğim için trip atıyor gibiydi ama gönlünü aldım yine de.

29 Eylül 2011 Perşembe

Tekir

Geçen hafta pazar günü çok kötü bir ağlama sesiyle uyandım. Ayrıntılara girmeyeceğim. Kedilerimden birinin ön patisi kesilmek zorunda kaldı, diğerini iyileştirmeye çalışıyoruz. Bu arada ciddi bir antibiyotik tedavisi ve tabii sonuçları, ayrıca sürekli ilgi, sevgi. Neyse ki moralini yüksek tutabiliyoruz. Uysallığı, tatlılığı ve cana yakınlığıyla veterinerdeki herkesin gözbebeği oldu küçük tekirim. Gece 3 kere uyandırıp sevgi istemeler, 5 dakikada bir "gel beni kontrol et" mırmırlarıyla geçiyor günlerim. Bunun dışında güzel şeyler de oluyor ara ara, üst kattaki kadının sabah 9.30 ta, gecenin 12 sinde bağıra bağıra TSM şarkılarını Kibariye havasında ve ciddi ritm kaçırarak-aynı yeri defalarca ve defalarca söylemesini saymazsak!

Başka şeylere pek vakit ayıramıyorum. Sanırım önümüzdeki 1 haftayı da atlatırsak tekirimin ihtiyacı olan minimum ilgi seviyesi biraz daha düşecek, o zaman gezineceğim yeniden bloglarda. Kendinize iyi bakın efenim, kedilerinize, köpeklerinize daha iyi bakın.


Yaslanarak uyumayı da pek sever!

15 Eylül 2011 Perşembe

Yamuk ve Dünyanın Geri Kalanı

Bu adreste , geçen yılın Ekim ayında saçma sapan bir insanın, kendisine en ufak bir zararı bile olmayan bir hayvana yaptıklarından sonra yaşanan hukuki süreç anlatılmış.
Kedinin sahibinin verdiği isimle Yamuk' un 8 Ekim' den önceki hikayesini ise buradan okuyabilirsiniz.

Hayvanlara yönelen şiddetin, tecavüzün kökeninde nelerin yattığını anlamak zor bir şey değil. Nereye kadar gideceğini anlamak da zor değil.

Kısaca, insanda uzun zamandır varolan, durmadan büyüyen sevgisizliğin yansıması işte. "İşte" deyip kolayca bitiriveriyorum cümleyi ama aslında o süreç maruz kalana o kadar kolay değil.

O adamlarla, o adamların elindeki o köpekle, gecenin bir yarısı ben dahil çoğu insan başedemeyecekken küçücük bir kedinin yaşadıkları daha fena. Belki ben sesimi duyururum birilerine, belki bir umut biri çıkar da pencereden "N' oluyo orda?" der, ama bir hayvanın bu durumda bu şansı da yok.
Yamuk için artık çok geç ama diğerleri için umarım bir umut olur bu dava.

14 Eylül 2011 Çarşamba

Serzenişim Sana Blogger Efendi

Haziran ayından beridir ne zaman sayfanın yukarısındaki minik, şirin, orada öylece duran "Next Blog" sekmesine tıklasam aynı blogları getirip duruyor. Peki, getirsin, o kadar da sorun değil aslında ama getirdiği bloglardan biri pazarlama, diğeri bitki-bahçe bakımıyla ilgili, bir üçüncüsü var ki neyle ilgili olduğunu pek de anlamadım... Sayfayı açıyorsun 1-2 afiş ve altında bir iki cümlelik bir şeyler... Tamam aslında bundan da o kadar şikayetim yok ama hepsine en son taaaa 7-8 ay önce bir şeyler yazılmış. Madem bu kadar millet birbiriyle kaynaşsın etsin diye o "Next Blog" u koyuyorsun, e o zaman bir zahmet aktif olmayan blogları kendi içinde ayır, bir şeyler yap. Bir laf vardır  "Gönülsüz işten götsüz oğlan doğar" diye, bildin mi? Seninki de o hesap Blogger!

Sana birkaç önerim var bu konuyla ilgili... Bloglarda şu Dashboard kısmında mesela seçenekler olsun, blogun hangi temalarla ilgili olduğunu anlatsın, sanat, müzik, moda, edebiyat, çocuk... Ayrıca ben "Next Blog" dediğimde görmek için seçtiğim seçeneklerde işaretlenenleri göreyim filan... O zaman dünya daha güzel bir yer olmaz mı? Ne dersin?

Aslında başka bir konuda daha serzenişim olacaktı sana ama unuttum dua et ki...

Al bu şarkı da sana gelsin Blogger!

13 Eylül 2011 Salı

Ölmeden Önce Mutlaka - Mim

Pek becerikli, puantiyeler prensesi inanirsakolurbence mimlemiş beni. Konu ise "Ölmeden önce mutlaka yapmak istediklerimiz". Bu listeyle sürekli kafamın içinde oynadığım için benim için oldukça zevkli ve eğlenceli bir konu.

Gelelim yapmak istediklerime. Önem sırasına göre dizmediğimi belirtmek istiyorum ayrıca.


-Kişisel sergi açmak. Okurken yapılan işleri zaten sergiliyorsun, herkesle birlikte sergini açmış oluyorsun zaten ama yalnızca 1-2 işle kafanın içindeki dünyayı tam olarak anlatamıyorsun insanlara.

-Skydiving yapmak. Birazcık yükseklik korkum olduğu için taaa tepelerden kendini boşluğa salıp ardından pıt diye paraşüt açmak sanırım bu korkumun önüne az da olsa geçmeme yardım eder ve o anki özgürlük hissi ağzın içindeki krem şanti etkisi yapar.

-Dönemini takip edip, gerekli mercileri kafalayıp, arkeolojik kazılarda çıkan eserleri resimlemek istiyorum. Derseniz ki "E ama Süpersonik, artık fotoğraf makinesi denen bir şey var hem de çok şahane, pek şahane!" demeyin, kırarım! Yok canım kırmam kolay kolay kimseyi. Orada olmak, o olaylara, dönemlere daha yakından tanık olmak vs... Unutulmaz bir olay olur benim için.

-Evcil olmayan bir hayvana dokunmak. Tabii bazı şartlar var; sürüngen sınıfından olmayacak (O korkumu yenmeye hiç niyetim yok), hayvanat bahçesinde olmayacak, zehirliler sınıfından da olmayacak ve uyuşturulmuş da olmayacak. Tüylü olabilir, büyük pençeleri olabilir, haşarı bir hayvan olabilir...


Mimlediklerim: Pisikopati, Uyumayan Ses.

11 Eylül 2011 Pazar

Satürn Deme Bana!

Çok astrolojiksel bir başlık oldu, evet. İçeriği de biraz öyle olacak zira -benden söylemesi-.
29 yaşa yaklaşırken yaşanan bir döngüdür Satürn döngüsü -ben biraz erken yaşadım ve bitiriyorum-. Mahveder, yakar, yıkar, taşı taş üzerinde bırakmaz. Satürn, hangi evinizden geçerse orayı vurur. Benim 12. evimdeydi; bilinçaltı, sezgi, geçmişin tortularıdır bu ev. Aynı zamanda tutsaklığı yönetir. Hapis halidir; nasıl ki bilinçaltımızdakiler derinliklerde bir yerlere bir nevi hapsolmuşsa bu da öyledir. Duygusal hapis, baskıdır. İnziva getirir. Soyutlanmadır.O zamana kadar yapılanların karşılığını göremediğini düşünürsün, sahip oldukların yeterli gelmez, gerekli de gelmez. Yeni kararlar gereklidir ama o kararları uygulayacak ne enerjin vardır ne de isteğin. Bir akşamüstü, senin için "Aaaa o, benim için çok özeldir" diyen insanların ne kadar rahat yalan söylediğini görürsün, sıradan bir sabah, birden, nasıl 13 kilo birden aldığını farkedersin, sevdiklerinin aslında seni kullandığını ayan beyan görürsün, iş bulamazsın, görüşmeye gittiğinde senin konunda, senin yarın kadar bile bilgi sahibi olmayan -alakası da olmayan- insanlar sana saçma sapan şeyler iddia ederler durmadan, ama susmak zorunda kalırsın, uyandığında sabah mı akşam mı farketmez senin için, "Madem bir yaratıcı var; o zaman neden...?" ile başlayan cümleler beyninin içindeki depremden arta kalan yıkıntıların arasından çıkan karafatmalar gibi dört bir yana üşüşürler, manevi olarak seni ayakta tutan neyse çıkar gider hayatından, isteyerek ya da istemeyerek, bilerek ya da bilmeyerek.


Bu blogu ilk açtığımda bu ruh hallerinin tam ortasındaydım. Savaşıyordum biraz bu hallerle. Bambaşka dünyalara,  bulaşmadan, kıyısından geçerek tanık olmak istemiştim. Sağlam planlara ihtiyacım vardı, hayatına devam eden, edebilen insanlar neyle ayakta kalıyordu bilmem gerekiyordu. Çoğu sabah, sanki banyoda ayağım kaymış ve kafamı lavabonun kenarına çarpıp bayılmış da kendime yeni gelmiş gibi uyanıyordum. Manevi olarak beni ayakta tutan insanları kaybediyordum birer birer. En sonuncusu ise aralarında en son hayatıma giren ama beni diğerlerinden daha çok anlayan, sevdiğine inandığım biriydi. Aslında ben hatalıydım ama bazı hatalar yapılmaya mahkum oluyor, bilsen de tutamıyorsun kendini, sonunu bildiğin bir cinayet romanını okumak gibiydi bütün bu kaybediş süreci.

Bu bloga ikinci kez başladığımda ise kötü şeylerden bahsetmemeye karar vermiştim. Pek çok zaman başardım da. Bu yazıyı ise daha çok "tecrübe aktarma" niyetiyle yazıyorum. İç hesaplaşmalarımın sonlarındayım. Yakında yükselenimin evine giriyor Satürn, yani 1. evime. Daha mutluyum, daha hafif içim. Karanlığımla tanıştım, kaybettiklerimi kabullendim, asla ne olmadığımı gördüm ve ne olmamam gerektiğini anladım. Artık planlarım var. Hem de pek çok planlarım var. Bu planların B planları da var.
Çok yenilgi tattım bu dönemde. Olmadı bir şekilde hiçbir istediğim, hatta istemeye istemeye adım attığım yollar da kapandı. Şimdi omzumu silkip "her ne haltsa, o zaman bakalım bu yol nereye gidiyor" deme cesaretim var. Sabır konusunda biraz daha çalışmam gerekiyor ama sonuçta bir şekilde olacak bir şeyler. 2 yıl öncekinden bambaşka biriyim. "Eh normal canım" demeyin. Savaş sonrası Japonya' dan yok bir farkım. Bütün değer yargılarım değişti, yok etti beni, ama artıık yeni değer yargılarım, yeni "ben" var tam burada, bu satırları yazan. "Tebdil mekan ferahlık getirir" diyen bir miletin ferdiyim. Değişik olan da tadılmalı, bata-çıka, yanıla yanıla doğruyu bulmalı.

9 Eylül 2011 Cuma

Geri Dönüşler

Merhabalar herkese!

En son uzuuuuun bir zaman önce tatile gideceğimi yazmıştım, sanmayın ki yeni döndüm! Döneli bir hayli oluyor ama ilk önce elime fotoğrafların geçmesini bekledim, fotoların ancak yarısı geçti elime. Sanırım B.' ye biraz daha baskı yapmam gerekiyor. Ben beklerken bu sefer evde badana telaşı başladı. Daha yeni yeni eşyalar yerlerine yerleşiyor. Tabii her badananın klasiğidir, ev hallaç pamuğu gibi atılır, yıllardır atılmayanlar atılır, eşyaların yerleri değişir, bu sefer her şey kafanızdaki gibi durmaz, önceden kıyıya köşeye saklanmış bazı eşyalar iyot gibi açıkta kalıverir! Eh ama yapacak pek bir şey yoktur, yatağınıza yattığınızda belinizde, kollarınızda, bacaklarınızda minik minik sızlamalar...

Zeytin
Bu, evin hallaç pamuğu gibi atılması durumundan malumunuz, kediler pek hoşlanmaz ama bizim evin en akıllı, en tombiş, en halden anlayan, en arkadaş gibi olan kedisi Zeytin kızımız -kendisi bu kış 12 yaşına girecek- bu durumdan inanılmaz zevk alıyor. Çocuğa lunapark neyse Zeytin' e de  temizlik, badana-boya, bilimum tamirat-tadilat o. Hani kediler temizlikten hiç hoşlanmaz da en kuytulara girip temizlik bitene kadar ortaya çıkmaz, ardından temizlik bitince mümkünse en çok üzerinden geçilip, en canla-başla temizlenmiş yere kurulurlar, eşyaların yeri değiştiğinde değişen yere gidip uzun uzun koklarlar sonra dönüp size "Neden bunun yerini değiştirdin ki şimdi?" diye bakarlar ya... Zeytin kızımız mağrur bir komutan edasıyla ortalıkta salınır, emirler yağdırır, neyi nasıl yapmamız gerektiğini gösterir, söyler, bir şef gibi sürekli teftiş eder bizleri. Durum böyleyken kimse de kalkıp emir ve isteklerine karşı gelmez Zeytin komutanın.

İşte durum böyle. Elime fotoğraflar geçince Kıyıköy' ü ve tatili güzel güzel anlatacağım sizlere.

28 Ağustos 2011 Pazar

Tatil!

Bugün akşam B. aradı ve pek de hesapta yokken -uzak bir ihtimal olarak değerlendiriyorduk sadece- "Haydi seninle bir yerlere gidelim." dedi. Kendisi benim pek büyük bir hayranım olduğundan sürükler beni peşinden oradan oraya. Neyse efendime söyleyeyim, pek tatil planı yapmamış olan ben bu fikrin üstüne birazcık atladım tabii. Küçük, kısa, yakın bir tatil olacak.-Olursa-. Aslında her şey yarın belli olacak. Gideceksek yarın yola çıkacağız. Gideceğimiz yer kamp alanı olduğu için çooook eskiden alınmış ve bir yerlerde olması gereken çadırın bulunması gerekiyor. Sadece sırt çantası alacağım için kitap konusunda tek bir atış hakkım var. Burada da belirttiğim gibi yanıma, olabildiğince konusunda mücadele barındıran bir kitap almam gerekiyor. Elimde bu kriterlerde henüz okumadığım birkaç kitap var ama en güçlü aday Ece Temelkuran' ın Ne Anlatayım Ben Sana! adlı kitabı. Bu kitaba ilkbaharın ilk günlerinde başlamıştım, ilk 50 sayfada ağlaya ağlaya bir hal olduğum, ağlamadığımda da boğazımda yumruyla dolaştığım için başka bir zamana bırakmıştım okumayı. Açlık grevlerini, ölüm oruçlarını, biriyle sadece arkadaş olduğu için akşamın bir saatinde ailesinin yanından belki de sadece markete gitmelik vakti olan, ailelerinin yanından patır patır toplanıp nezarete atılan, olaylardan bi' haber gençleri, bu gençlerin ailelerini anlatıyor.

Ece Temelkuran-Ne Anlatayım Ben Sana!


B. ve Pamuk kedisi veterinerden eve dönerken

Bu tüyleri simsiyah, kuyruğu upuzun kedinin adı Pamuk. Gülmeyin hemen, nedeni var adının Pamuk olmasının; ilk başlarda birçok farklı isimle seslendik amma ve lakin hiçbiri tam olarak içimize sinmedi. -Çoğul konuşuyorum onu da birazdan anlatırım- Gel zaman git zaman bu yaramaz, şımarık ve harikulade tüylü kediyi ne zaman kucağıma alsam tüylerinin yumuşaklığından dolayı "Pamuğum!" diye sevdiğimi farketmemle bunu B. ye de anlattım ve benimle hemfikir olduğunu söylediğinde resmi olarak bu dünyalar güzeli karakaçana oy birliğiyle Pamuk demeye karar verdik. Hatta bununla ilgili ilginç de bir hikaye var ki adeta bu isimde haklılığımızın sağlamasının kalesidir!-Bu kadar abartmak eminim yeter; anlatmaya geçiyorum- Pamuk' u bir gün veterinere götürüyoruz ve orada çalışan bir bayan Pamuk' u kucağına alıyor ve sarılmasıyla ağzından istemsizce "Pamuuuuk!" diye bir söz çıkıyor, adını nereden bildiğini soruyoruz ve bize bilmediğini söylüyor. Bu kediyi ilk defa B. henüz 3-4 haftalıkken veterinerin birinde görüyor ve çok seviyor, ardından bana anlattığında "Madem yakın hadi gidip bakalım" diyorum. Çoğu insan farkında olmasa da aslında kediler sizi seçer arkadaşı olarak, Pamuk da bizi seçiyor. B. de ben de anlıyoruz seçtiğini. B.' nin endişeleri vardı mutlu edip edemeyeceği, yeteri kadar ilgilenip ilgilenemeyeceği konusunda, ara sıra İstanbul dışına da çıkması gerekiyordu 1-2 haftalığına. Ben de bu minicik kedinin minicik haliyle özellikle B.' yi seçmesinden dolayı "Senin işin olduğunda ben bakarım. Hem sen mutlu edemeyeceksin de kim edecek?!" diye cesaretlendirdim. 1 kez bile pişman olmadık ikimiz de bu karardan dolayı; hatta büyük bir mutlulukla geliyor aklımıza bu miniğin ailesi olmaya karar verdiğimiz gün.
Ayrıca fotoğraftan da anlaşılabileceği gibi yaklaşık 5-6 ay tasmasız-kutusuz, omuzda gitti-geldi Pamuk veterinere. Veterinerimiz de ne zaman aşılarını yapsa geldi o sırada kolumuzun altına girdi, sarılmak istedi bize. Pamuk da öyle bir kedi işte.



Ayrıca bu aralar şanslı bir dönemimde olmalıyım ki artık neredeyse rüyalarıma girecek olan, aylardır beklediğim Doctor Who' nun yeni bölümünü izlemeden tatile gitmeyeceğim!

Yani demem o ki sevgili okur, muhtemelen bir süre yokum; beni özle.

27 Ağustos 2011 Cumartesi

Gitmek Dinlemek Lazım

Geçtiğimiz Perşembe günü B. ile Shaft' ta Apsent grubunu dinlemeye gittik. B. de şan dersi aldığından kendi müzik zevkine uyan-uymayan çoğu grubun canlı performanslarını dinlemeyi seviyor. Apsent grubunu ilk keşfettiğinde ise bana anlatırken gözleri parladı çünkü bu grubun vokalinin -özellikle kendi alanı olduğu için- çok iyi olması ve grubun repertuar seçimi özellikle hoşuna gitmişti. Bunların arasında Judas Priest, Helloween, Stratovarius, Manowar gibi ortalama bar gruplarının repertuarlarına ya çok az aldığı ya da hiç almadığı gruplar var. Ayrıca grubun kendi çıkardıkları bir albümleri var ve o albümden "Bana Ölümden Bahsetme" adlı parçalarını çaldılar. Erken kalkmamız gerektiği için sonuna kadar izleyemedik ama kendi albümlerinden başka parçalar da çalmış olabilirler. Ayrıca enstrümanlar da oldukça iyiydi ama çoğu ortalama müzik dinleyicisi gibi -üzgünüm ama- en çok vokale yoğunlaştığımı itiraf etmem gerekiyor. Vokal ise şarkılardaki duyguları bana burada bahsettirecek kadar verebiliyor. Bana gelip "Ben bunları dinlemeye gideceğim; pişman olur muyum?" diye sorduğunuzda "Hiç de pişman olmazsınız. Hatta barlarda kolay kolay bulamayacağınız bir performans izlemiş olursunuz." desem başım ağrımaz. Bu da grubun kendi parçası olan Usandım.